Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

4 Ocak 2025

Edebiyat

Uyurgezer Bir Zaman Meleği: Kalabalıkta Yüzler

Nurhan Şahinkaya

Paylaş

1

0


Kalabalıkta Yüzler, bana her şeyi söylemeniz gerekmiyor, sadece en önemlilerini söyleseniz yeter, bırakın gerisini ben hayal edeyim anlayışıyla yazılan yoğun bir roman.

Valeria Luiselli ilk romanıyla başlayan sonraki eserleriyle de ödüllendirilen genç bir yazar. 1983 Meksika doğumlu. Daha otuz beş yaşına gelmeden ona beş önemli ödül verildi. Lisansı felsefe olan Luiselli, yüksek lisans eğitimine daha sonra ders vereceği Columbia Üniversitesi’nde devam etti. Yazdıkları pek çok dile çevrilen yazar, yeni kuşak Latin Amerika edebiyatının tanınan isimlerinden.

Kalabalıkta Yüzler bol ödüllü, çok sayıda atıf yapılan bir roman. İlk sayfadan yoğun yapısı hemen fark ediliyor. Alışılmış bir olay örgüsüne sahip değil, sonuçta ulaşılabilir bir anlam bütünlüğünden de söz edemiyoruz. Yapı içinde, çoğunlukla kavramlar ve parça parça hikâyeler var. Peki bu romanı ilgi çekici kılan nedir diye sorulabilir. Çok genel bir yanıt, edebiyat sanatının resmigeçidi, daha fazlası zaten bu yazının inceleme konusu. Elindeki yapı taşlarının tanıyan, olanaklarını iyi bilen bir yazarın tasarımıyla, kurmaca gövdesinden ayrılan dallar çok sayıda anlama kapı açmış. Son sayfaya gelince insanda şu hissi oluşturuyor, anlamın tamamlanıp bitmediği, her okumada yeniden değerlendirilmeye açık, asla bir yere indirgenemeyecek uçsuz bucaksız işaretler sistemi. 

Oldukça yoğun ve anlaşılması güç olan bu romanı incelemek biraz yorucu. Ancak sonunda açılan anlam katmanları ve edebiyata ait ders niteliğinde söylemleri epey doyurucu. 

Kalabalıkta Yüzler sonradan bütünleşmek koşuluyla ayrı ayrı okuma düzeni gerektiriyor. Hikâyenin kurulumu ve akışı, metnin biçimi ve dili, kurmacanın derinliği ve kanonik değerlendirme. 

Önce ilk okumadan başlayalım, daha genel bir bakış bu, hikâyesinin ne olduğu ve kabaca nasıl anlatıldığıyla ilgili. 

Yazarımız bu romanda dış dünyayı olduğu gibi yansıtmaktan özellikle kaçınmış. Birinci tekilden daha çok iç monolog yöntemiyle oluşturulan yapıda, tekinsizlik ve rüya uyanıklık arası belirsizlik hâkim. Kurmaca günümüz yaşamı içinde başlıyor. Kasvetli, küçük evlere sıkışmış, bazen koyu bulutlu sokaklarda ama sıklıkla gündüzün bir türlü görünmediği gece karanlığının metro tünellerinde, pespaye bar köşelerinde, saksıda kurumuş portakal ağacı elimizde, geçmişle şimdi ve hayalle gerçek arası bir anlatıda dolaşıyoruz. Ana karakterin adını bilmiyoruz. İki çocuğu ve kocasıyla gündelik yaşamın içinde roman yazmaya çalışan bu genç kadının, içinde bulunduğu durumu anlatmasıyla başlıyor. Harlem'de yaşayan, bir yayınevi için Latin Amerika Edebiyatı'nda henüz tanınmamış yazarlar araştıran, siyahilerle aynı mahalleyi paylaşan bir kadın bu. Yazmaya çalıştığı romanı kocası okuyor, bazı bölümleri için onu küçük iğnelemelerle suçlayınca o da bundan sonra bilgisayarında iki ayrı dosya açıyor. Aslına bakarsanız Luiselli bu yolla nasıl roman yazdığıyla ilgili ipuçlarını da vermeye başlıyor. Önce metnin yoğun ve gözenekli yapısından söz ediyor, sonra da derinliğin esas alındığı, bakılması gereken asıl boyunun dikey yapısı olduğu, ancak yatay bir anlatı kuracağını söylüyor. 
Luiselli ilk sayfada, tanımlanmış roman geleneğine yeni bir biçim verme isteğini sezdirdikten sonra, bir üst kurmacayla bunu yapacağını belli ediyor. Şimdiden önce ama diğerinden sonra, başka bir şehirde, başka bir hayatta diye başlayan kurmacasında, anlatacaklarının müphemliği konusundaki sözleşmeyi de daha en başta önümüze koyuyor. 

İlk bölümde roman yazan ana karakterin Harlem'deki yaşamını, Latin Amerikalı yazar arayışını, kıyıda köşede kalmış şair Gilberto Owen'ı bulup onun şiirlerini İngilizceye çevirmesini, sonunda da işsiz kalışının hikâyesini okuyoruz. Roman gerçek karakterlerden ve olaylardan bahsederken bir noktadan sonra kurgunun dokusu gerçekliği değiştiren oyun şekline dönüyor. Romanın ortalarından itibaren anlatıcı Owen. Bu kez ses bir erkeğe dönüşüyor ancak yine birinci tekil anlatıcının muğlak tarzı devam ediyor. Owen’ın yaşamını, düşüncelerini, toplum ve aile ilişkilerini, edebiyat anlayışını, Federico Lorca başta olmak üzere diğer yazarlarla gerçek dışı karşılaşmalarını, hastalanışını ve fantastik şekilde defalarca ölümünü okuyoruz. Owen'ın yaşamının sonuna doğru gelen kısa öyküler arasındaki boşluklarda Luiselli’nin kurmaca anlayışını görüyoruz.  

Pek çok edebiyatçı ve başka sanat dallarının temsilcileriyle fantastik karşılaşmalar yaşanan iki bölümlü romanda, ana karakterlerin zaman zaman birbirleriyle karşılaşmaları, her bölümde olan saksıdaki portakal ağacı, kuyruklarını kaybeden kediler, evlerde bulunan notlar, ortancanın kehanetleri bizi bir bulmaca içine sürüklüyor. Okuduklarımızın yalnızca bir kurmaca olduğunu, Owen kesinlikle yeni Bolaño’ya dönüşüyordu, hatta daha iyisi yeni ve kalıcı Neruda’ya, diyen anlatıcı, bazen araya girerek içinde olduğumuz durumu bize hatırlatıyor. Roman, anlatıcının yazdığı kurmacayla özdeşleşen evin depremde yıkıldıktan sonra yapıyı yeniden kurmasıyla sonlanıyor. 

İkinci okumaya kendimi ve yazarı yeni bir konumda düşünerek başlıyorum. İlk okumanın yeterli olmadığı açık, çünkü derinlemesine düşünecek çok şey var ve henüz kanonik okuma yapılmamış. Üstelik Luiselli bu romanın ilerleyen bölümlerinde, ben gözlerle dolu bir asansörle bitmek bilmeyen sayısız seyahat taslağı sunuyorum, diyerek bize bu hatırlatmayı yapmış. Bundan sonra onun dil denizine girip, sözcük anlamlarının dalgalar gibi birbirini izleyişine, metinler, kimlikler ve yorumlarıyla yeni göstergelerine bakılabilir. 

Nitelikli romanların ilk bölümü tıpkı filmlerin açılış sahnesi gibi neredeyse bütünün bir temsili. Bu anlayışla ilk bölüm daha dikkatli bir inceleme gerektiriyor.

Hemen açılıştaki detay bir epigraf. Amazonların Kabala kabilesinin hayaletler üstüne alıntısı. Başka dünyadan gelen bu atıf, gerçekle hayalin birbirine karışacağı düşüncesini daha başlangıçta önümüze koyuyor. Açıkçası yeni kuşak Latin Amerikalı yazarın böyle girişi ilgi çekici. Zira onların başta Márquez, Cortázar, Fuentes ve Llosa olmak üzere büyülü gerçekçi edebiyatı patlama şekline dönüştüren yazarlara, bir karşı duruşu var. Latin Amerika edebiyatını büyülü gerçekçilikten daha büyük diye düşünüyorlar. Bu isimlerin yaptığı gibi mitlere, efsanelere, çok derindeki kadim inanışlara dayanmak yerine şimdinin gerçeğine inanıyorlar. Hayal ürünü yerine gerçek şehirler ve mekânlar, fantastik, gösterişli, ilgi çekici karakterler yerine sıradan, basit ve sahici kişiler edebiyatın konusu olacak, düşünceleri böyle. Ancak Kalabalıkta Yüzleri’in bacakları, hayaletli mitolojik göndermeyle başlayan bu girişten sonra ilerleyen bölümlerde de görüleceği gibi, ölülerin dirildiği, rüyaların ve hayaletlerin kol gezdiği, efsanelerin, Machbet’in anıldığı tiyatro oyunlarının, şiirlerin, kutsal kitapların, doğa üstü olayların gövde gösterisine dönüştüğü yapısıyla, Latin Amerika edebiyatının köklü mirasına basıyor.  
Epigraftan sonra Luiselli bizi Hemingway’in bir anı kitabına gönderiyor. Bu kitabı biraz araştırınca içinde yer alan anılardan birinde Hemingway’in Ezra Pound’la tanıştığını öğreniyoruz. Zira romanın ilerleyen bölümlerinde hem şiirleri hem düşünceleriyle Ezra Pound önemli yer tutuyor. Böyle bir açılış şunu düşündürüyor; demek ki Luiselli’nin yönü modern Amerikan edebiyatı, yüzünü çevirdiği yazarlar da Pound ve Hemingway. 
Konu buradayken roman boyunca Luiselli’nin önüne koyduğu kanonik seçime bakalım. 

Kalabalıkta Yüzler’de sıkça atıf yapılan modern epiğin öncüllerinden Pound, Amerikalı. Ona göre şiir ciddi, direkt ve coşkusallıktan kurtulmuş olmalı. Yeni bir şey söylemenin yollarını araştırıp başka dillerden, başka inanışlardan, kültürlerden yararlanarak kendine has bir üslup oluşturmuş. Elliot, Hamingway ve Joyce için öncül olmuş, onlarla yakın ilişkiler kurmuş. Böylece modernler birbirini bulmuş ve büyük sanat gelenekleri bu karşılaşmalardan doğmuş. Luiselli’nin kendi edebiyatı adına yapmak istedikleri düşünüldüğünde, kurmaca boyunca bolca andığı

Pound, Hemingway, Joyce, Elliot gibi modernist edebiyat öncüllerine yönünü çevirmesi beklenir elbette.  
Owen kurmacadaki tek Latin Amerikalı. Etkileyici bulduğu yönleri var ancak Luiselli roman boyunca onu öyle eğip bükmüş ki, adeta Latin Amerika edebiyatından bir temsilcisi seçip buralı bütün yazarların canını okumuş. Kurmaca içinde defalarca öldürüp o boşluklarda kendi roman anlayışını kurmuş. Ezra Pound gibi modernist bir şair olan İspanyol Federico Garcia Lorca’yla onu dost kılmış. Üçünü bir bar köşesinde buluşturup, Owen’la Lorca’yı uzun uzun konuşturmuş. Bu fantastik buluşmalarda dil bilinç akışı, gerçeklik alt üst ve amaç tamamen kişisel roman anlayışını sergilenmek.  

Fransız Marguerite Duras ve Anaïs Nin de gönderilen yazarlar arasında. Kadın cinselliğini bolca anlatan bu yazarların romanda yerini alması, Luiselli’nin kadın cinselliğini yaşamın bir parçası olarak kurmacaya katmasıyla ilişkilendirilebilir elbette. Ben de onlar gibi bu konudan rahatça bahsedebilirim dercesine. 

Ya yönetmen Jim Jarmush’un kurmacaya girmesine ne demeli. Nedeni açık, postwestern filmlerin yönetmeni Jim Jarmush, Pound gibi Birleşik Devletler’in ırkçılığına karşıt tavırlı. Buraya bir vurgu gelmiş. Kurmaca boyunca çok sayıdaki fikirde bu yolu izliyor Luiselli. Fikirler türlü buluşlarla ve estetik bir tavırla kurmacanın içine teker teker sızdırılıyor. 

Örneğin Bessie Smith, bağımsızlık, korkusuzluk ve cinsel özgürlüğü vurgulayan şarkılarıyla yer alıyor. Tıpkı Luiselli’nin roman yazan karakteri gibi diye düşünmeden edemiyor insan.  

Burada sözünü ettiklerim dışında daha pek çok sanatçı bu zengin metinlerarasılıkta yer almış. Onları da incelemeye kalktım elbette ama baktım çok uzuyor, başka yazının konusu olsun diye çıkarıp ayrı bir dosyaya kaydettim. 

Bütün bu atıflara baktığımızda Luiselli’nin yönü hep Amerikalı, İngiliz ve İspanyol edebiyatçılar. Latin Amerikalı yazarları özellikle reddediyor. Anlatıcı kadının çalıştığı dergi editörü ikinci ‘boom’ akımının yeşereceğine emin olsa da o, Bolano’yu tanımadığını söylüyor. Böylece Luiselli, hem Latin Amerika edebiyatının büyükleri Marquez, Fuentes, Llosa ve Cortázar’dan hiç söz etmeyerek, hem de onlardan sonra gelen ‘postboom’a dahil Bolano’yla tanışmadığını vurgulayarak roman anlayışını bu yazarların tamamen dışında tutuyor. Meksikalı şair Octavia Paz’ı ve arkadaşlarını da sıkıcı buluyor. Anlatıcımıza, yeniden Eliot’a dönüyorum, bir daha Meksika’ya gitmeyeceğimi biliyorum, dedirten Luiselli adeta son noktayı koyuyor. Tartışma bitti. Hatta bundan o kadar emin ki ancak kavanozdaki külleri Meksika’ya dönebilir, öyle söylüyor. 

İşte burada aklıma bir yazıda karşılaştığım boom kuşağının o kült isimlerinden biri geliyor. Fuentes’e bu konudaki fikri sorulmuş, o da sakince düşüncelerini anlatmış. Kendinlerini, McOndo, Novosimo, Crack gibi yeni isimlerle tanımlayıp, büyülü gerçekçiliğe kesinlikle karşı duran bu yeni yazarları bumerang kuşağına benzetmiş. Ve şunları söylemiş; onlar kıtaları şöyle bir dolaşıp Faulkner, Virginia Woolf, James Joyce gibi yazarların arkaik formunu öğrenir, Márquez’in büyülü gerçekçiliğine, Cortázar’ın oyunlarına, Llosa’nın tıkır tıkır işleyen mekaniğine ve bendeniz Fuentes’in

Balzac yorumuyla oluşturduğu anlatı tarzına bir gün dönerler. 

Haklı mı zaman gösterecek ancak bu dönüşün pek gecikmeyeceği düşünülebilir. Luiselli her ne kadar Meksikalı edebiyatçılara kesinlikle sırt çevirse de, onların yerel mitlerden kentsel yapıya uzanan zengin anlatı izleri bu romanda var. Fuentes’in modernist düzyazısının göz kamaştırıcılığı, Rulfo’nun sosyal yaşamı aktarmadaki gücü, Octavia Paz’ın Nobel getiren iç dünyaları anlatmadaki ustalığı, kolektif bilinçdışının yansımasıyla kıyıdan köşeden Kalabalıkta Yüzler’e sızmış gibi görünüyor. Sanırım Luiselli de durumun farkında. Çünkü kurmacanın içine tabula rasayı yerleştirmiş. Üstelik, yazısındaki bu çoksesliliği kişiye bahşedilen anonimlikten diye kurmacanın bir köşesine sıkıştırmış.  
Şimdi gittiğimiz bu sanatçı yolculuğundan tekrar başa dönelim. Kalabalıkta Yüzler canlı bir kurmaca. Doğuyor, gelişiyor ve ölüyor. Elbette önce doğum. Yazar metnini genç, bacakları güçlü ve ince olarak niteliyor. Sonra roman büyüyor, güçleniyor ne nihayet sonunda bacaklar başka yerlere uzanan fil hortumuna benziyor. Ve ayaklar yine yok. Bastığı toprakları bir kez daha reddediyor. 

Detaylara geçmeden önce yapıyı nasıl kurmuş, dil tavrı ne olmuş ona bakalım. Bu konudaki anlayışını da açıkça belirtilmiş yazar. Bunu buraya yazmak nasıl da aşağılık, nasıl da kaba. Fakat gerçek bundan daha aşağılık, daha kaba.  Kullandığı dili estetize etmeyeceği çünkü niyetinin gerçeği olduğu gibi anlatmak olduğu çok net. Ancak bu yazın tarzında dil oyunları gerçekliği temsil eden değil kuran yapıda. Böylece anlam çoğulluğuna ulaşılmış. Ne demek istiyorum biraz daha açayım. Kurmacanın içinde Sorites Paradoksu’ndan söz ediliyor. Bu paradoks dilin yapı içinde sahip olması gereken özelliklerin değişebileceğini söylüyor. Onun için yazar, yapı boyunca anlatmak istediği parça parça hikayelere göre dil tercihi yapıyor. Bazen destansı tarihi anlatı, bazen makale, gazete haberi, şiir, tiyatro oyunu, bazen de düzyazı nitelikleri görülüyor.  

Bir de Luiselli’nin İspanyolca vurgusu var. Owen’la Federico Lorca’yı buluşturup önce Fransız Gide ve Valery’den bahsettiriyor sonra da dil üstüne düşüncelerini sıralıyor. Kökenimizin klasik dillere dayanması bizi kurtarıyordu. Hispanikler olarak asil bir filolojinin varisleriydik. Bizimkinin aksine İngilizce, Latincenin piç evladıydı ve uyduruk bulgularla böbürlenip dururdu. Artikellerin gücüne yaslanmak, dünyayı telaffuz aracılığıyla icat etmek. Ben sadece Eliot ve Joyce’un dikkate değer olduğunu iddia ediyordum. Bir de Williams, Pound ve Dickinson’un. Federico, Langston Hughes’u seviyordu, kısa süre önce Nella Larsen’i keşfetmişti. Analitik ve sentetik dillerden bir şey anladığımız yoktu. 

Luiselli İspanyolcayı göklere çıkarıp İngilizceyi yerin dibine batırsa da kurmacada yeri geldikçe İngiliz edebiyatının büyük temsilcilerine hakkını teslim ediyor. 

Dil kurulumunda dikkat çeken diğer bir detay da yeni sözcük üretme çabası. Bu durum çok yer etmiyor ancak yine de var. Rüzgârabakan hortumu, yeraltıbudalası bunlardan ikisi. 

Yazar, diyalogların yerli yerinde olması gerektiği düşüncesinde. Anlatıcı, gürültüden kaçınmak için az diyalog kullandığını söylüyor. Ayrıca Ludwig Wittgenstein, Samuel Beckett gibi dil teorisyenlerini de kurmacaya dahil ederek Ludwig hayalet, Samuel ise özgün olandı diye onlarla ilgili düşüncesini de söylüyor. 

Peki romanın biçimi nasıl olacak. Elbette kurmacada bu konu da işlenmiş.  Bunun için anlatıcının arkadaşı Moby seçilmiş. Bu ismi okuyunca çağrışımlar hemen harekete geçip Melville’i düşündürse de bu düşüncenin doğrulanması için birkaç sayfa beklemek gerekiyor. Luiselli işini sıkı tutmuş. Moby Dick göndermesi iyice anlaşılsın diye yirmi yedinci sayfada bunu açıkça telaffuz etmiş. 
Gelelim Moby’ye ve evine. O, yani muhtemelen Melville, Luiselli’nin bu kurmacada söylemekte sakınca görmediği gibi ruhsuz muhafazkâr. Eviyse Moby Dick gibi on dokuzuncu yüzyıldan kalma. Moby’nin başucu kitabı George Santayana biyografisi. Peki Santayana kim. İspanyol asıllı, Amerikalı şair ve filozof. En önemli özelliği natüralist olması ve zihnin doğal eğiliminin gerçeğe değil öze yakın olduğunu düşünmesi. Bilinen en popüler düşüncelerinden biri, geçmişi hatırlayamayanların onu tekrar etmeye mahkûm olacağı. Bir de olguları bilmediğimizde bu duruma katlanabilmek için kuramları yardıma çağırdığımız düşüncesi.

Roman yazan anlatıcı kadın karakterimiz -tekrar hatırlamakta fayda olabilir, zira romanda anlatıcı ve Luiselli’yi, anlatım özellikleri nedeniyle bazı yerlerde ayırmak güçleşiyor- bir gün Moby’nin evine gidiyor. Bu ev merceğin ardından seyredilmek üzere tasarlanmış abartılı güzellikteymiş, öyle söylüyor. Moby önce onun giysilerini çıkarıyor, sonra bir sabahlık giydiriyor, sonra da soyup görünmez dudaklarını teninde şöyle bir gezdiriyor. Ertesi sabah Moby’nin sinemavari hayatının epey yapay bulan ve hiç ona göre olmadığı anlayan anlatıcı, kendi anahtarını ona bırakarak evden koşarak uzaklaşıyor. 

Yani Luiselli demeye getiriyor ki, Santayana’nın söylediği gibi kuramlarla inşa edilen, natüralist roman Moby Dick evini görüyorum, düzyazıdan yüksek retoriğe şekillenen mükemmel tasarının tenime şöyle bir dokunmasına izin veriyorum ve hiç bana göre olmadığını anlayıp oradan kaçıyorum.

Peki Moby Dick burada neden anıldı, bu romandaki biçimle bir ilgisi var mı, bunu düşünüyorum. Aklıma Warner Berthoff’un Moby Dick incelemesi geliyor. Melville'in romanı için formun kompaktlığından ve öngörülmeyenden daha fazla verinin özgürce bir araya getirilmesinden söz ediyordu. Tıpkı Kalabalıkta Yüzler’de olduğu gibi. Bir de paragraflama biçimini oldukça benzer buluyorum. Moby Dick’te romanın ilerlemesiyle Melville'in cümleleri uzuyor, paragrafları kısalıyor ve sonunda tek cümlelik paragraflama karakteristiğine dönüşüyor. Kalabalıkta Yüzler de aynen böyle bitiyor. Belli ki Moby’nin evi ona göre olmasa da içinden seçtiği şeyler olmuş Luiselli’nin. 

Dil ve biçim özelliklerinden sonra gelelim hikâyenin kurulumuna. İlk sahnede az eşyalı, küçük bir apartman dairesindeyiz ve anlatıcı büyük oğluyla konuşuyor. İki çocuğundan biri bebek, yaşamaya çalışıyor, en büyük kendine ortanca diyor, bunu öğreniyoruz. Roman üstüne bir kurmaca okunacağı akla getirilirse, ev ve içinde yaşayanlar bu sanatın sembolik temsilcileri olabilir. Üstelik en büyüğün hâlâ çocuk olduğu bilgisi var elimizde. Öte yandan büyük gibi görünenin ortanca olduğu onun da önünde biri olduğu söyleniyor. Bütün bu veriler, birbirini izleyen akımları, önce klasik roman, ortada modern roman sonra da postmodern roman kavramlarını akla getiriyor. Demek ki sembolik bu roman evinin içinde hepsi yaşadığına göre her üç yaklaşıma ait izler göreceğiz. Okumayı bitirdiğimde aynen böyle olduğunu düşünüyorum, zira önüme koyduğum her üç başlığın altında da epey tik olduğunu görüyorum.     

Daha ilk bölümdeyiz, açılış sahnesi bitmedi. Anlatıcı Güliver gibi hissediyor kendini, kimseyi uyandırmamak, önemli ya da kırılabilecek şeylerin üstüne basmamak için parmak ucunda dolaşıyor. Gülliver’i andığına göre burada onun yolculuğunu düşünmek gerekir tabii. Benimsenen ölçüleri, değerleri, yasaları ve yönetim sistemlerini sorgulayıp onlara sert bir eleştiri getirdiğini hatırlayalım. Yazarın niyetini bundan daha iyi sezdirecek sembol bulması da zor olurdu doğrusu. 

Boşluklarla dolu bir yapı inşa etmek ve böylece kendime sayfalarda yer açabilmek, içine yerleşebilmek. Asla gereğinden fazlasını katmamak, fazla yüklenmemek, süsleyip püsleyip donatmamak. Kapıları, pencereleri açmak. Duvarlar inşa etmek, sonra da onları yıkmak. 

Nokta. Kurmaca anlayışının böyle olduğunu net bir şekilde ortaya koyduktan sonra yavaş yavaş o kurmaca evin içi dolacak, sonunda gelen depremle yıkılıp yeniden yapılacak, bütün roman boyunca bunu okuyoruz.

Anlatı boyunca saksıdaki portakal ağacı her bölümde var. Yazarın nesnelerin sembolik değeri konusundaki düşüncesi nedir, diye geliyor akla. Acaba bunu nasıl kullanmış, nasıl ilerletmiş. Gördüğümüz şu, portakal ağacını bütün bölümlerde örümcek ağının tutucusu gibi kullansa da pek de anlam yüklememiş. Zaten bu konudaki düşüncesini de roman içinde çok net şekilde yazmış. Canlı nesnelere metonimik bir değer atfetmekten daha sakıncalı bir şey yoktur. İnsan bir saksının içindeki bir bitkinin kendi ruh halini ya da daha beteri, sevdiği birinin ruh halini yansıttığına inanıyorsa hayal kırıklığına veya daimî paranoyaya mahkûmdur.  

Gelelim anlatı zamanına. O, doğrusal değil döngüsel. Yer yer geri dönüşlerle ama daha çok başka zaman boyutlarına yolculuklarla sürüyor. Bunu yapabilmek için bir hayalet seçmek iyi fikir çünkü o zaman atlamalarını çok rahat yaparak başka yaşamların içine girip döngüyü sürdürebiliyor. Tıpkı kuantum fiziğinin bizi anlamaya zorladığı zaman atlamalarında, iç içe geçen başka zamanlarda yeniden doğup yaşamayı okuyoruz. Hayaleterin kol gezdiği kurmacanın ortalarında Luiselli zamanı eğip büktüğünü, çift yarık deneyine atıfla düz yatay pespektifin son bulduğunu, dördüncü boyut adını verdikleri zamanla hacim kazandığını söylemiş. Bu deneyi hatırlatarak bu karşılaşmaların pekâlâ mümkün olabileceğini kendince temellendirmiş. 

Sonuçta bu parlak yazar, edebiyata ve hayata dair söylemek istediği pek çok şeyi bir yolunu bulup anlatmış. Bazen gönderdiği sanatçılar ve kurduğu hikâyelerle, bazen bir makale yazısına dönüştürüp açıkça, bazen bir şiir dizesiyle, yeri gelip bir gazete alıntısıyla, duvara asılan bir afişle, bazen de kurduğu evlere, içine koyduğu kişilere sembolik göndermeler yaparak ve bütün bunları düzyazının içine ustalıkla yerleştirerek sağlamış. 

Canlı bir metin olarak tasarlanan kurmaca sonunda ölüyor tabii. Hem depremde yıkılıyor hem de ortancanın demesiyle, hayaletin depodaki suyu bitirmesi evin de susuzluktan ölmesine neden oluyor. Böylece Luiselli, yaşamının üstüne yorgan misali serilen hayalet yazarlardan sıyrılıp kendinden çıkan yorumla yeni roman yapısının kuruluşundan söz ediyor.  

Kalabalıkta Yüzler, bana her şeyi söylemeniz gerekmiyor, sadece en önemlilerini söyleseniz yeter, bırakın gerisini ben hayal edeyim anlayışıyla yazılan yoğun bir roman. Gerçeğin yeniden yorumlanabilir şekliyle kurgulandığı, kendinden önceki anlatı seslerinin roman boyunca yankılandığı, metinlerarası göndermeler mozayiği içinde seyreden bir kurmaca. Burada, görünen durum, gerçekte olan durum ve beklenen durum yan yana getirilmiş. Bir üst kurmacayla, hayal ve gerçek arası gidip gelmeler, çeşitli türden anlatılar kullanılarak yapı oluşturulmuş. Çeşitli mekânlar ve zamanlar arasında serbestçe hareket eden kısa öykülerde, farklı birinci tekil anlatıcıların paradoksal konuşmalarıyla, kurmaca, yaşam ve ölüm hakkındaki kavramlar tartışılmış. 

Nispeten az hacimli ama oldukça yoğun bu romandan alınacak çok şey var. Çünkü, bir evrensel yoruma neden olacak düşünsel anlamın sürekli kaybolduğu ya da ertelendiği bu yapıda, kendine ait bir edebiyat anlayışının nasıl geliştirildiği ve roman sanatının sonsuz olanakları, anlamları çoğaltan boyutuyla önümüze cömertçe serilmiş.
 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Resimli Puslu KıtalarRuhi U. Karakurt
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Halil Yörükoğlu

24 Ağustos 2025

Banu Yıldıran Genç: “Okur problemimiz ..

Edebiyatta yeteneğe çok inanmam ama dilde sanırım biraz inanıyorum.Halil Yörükoğlu: Sevgili Banu,klasik bir girişle yani nasılsın demekle başlayacaktım ama hemen aklımdaki soruya geçmek istedim. Dünyanın herhangi bir yerinde..

Devamı..

Evlilik Hakkında Konuşmalıyız

B. Y. Genç

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024