Netflix ve Warner Bros arasındaki anlaşmanın nihayete ulaşması halinde sektör gözlemcilerinin “tek çatı altında toplama” olarak adlandırdığı bir süreç yeni bir aşama kaydetmiş olacak.
Peş peşe çok şaşırtıcı iki haber aldık. Bunlardan ilki, Netflix’in 83 milyar dolar karşılığında Warner Bros’u (WB) satın almayı kabul ettiği haberi, ikincisiyse Paramount Global’in Warner Bros’u satın almak için 108,4 milyar ABD doları tutarında bir karşı teklifte bulunduğuydu.
Eğlence endüstrisini yakından ilgilendiren bu iki haber pek çok kaygıyı da beraberinde getirdi. Kapsamlı işten çıkarmalar, abonelik ücretlerindeki artış, her iki tekliften hangisi sonuca ulaşırsa ulaşsın pazar payında oluşacak dengesizlik sebebiyle gündeme gelen antitröst endişeleri ve Netflix gibi salt kısa vadeli tüketime odaklanan bir yapının, film endüstrisinin geleceği üzerinde yaratabileceği olası olumsuz etkiler.
Gündemde olan bu meseleler elbette önemli ama Netflix’in sunduğu şartların bir kısmı göz ardı edildi. Bunlardan biri de kablolu yayınlardan tanıdığımız Discovery’nin anlaşma dışında tutulması. Oysa Netflix’in vermiş olduğu bu karar, televizyon endüstrisinin mevcut durumunu yakından ilgilendiren ve geleceğine ışık tutan bir adım.
Discovery’nin anlaşma dışında tutulması, Netflix’in eski TV altyapısını devralmak istemediğini gösteriyor. Öte yandan hızla çevrimiçi platformlara kayan izleyici kitlesi, medya şirketlerinin artık televizyon yapımlarına ilgi göstermediğinin bariz bir kanıtı. Öyleyse on yıldan uzun bir süredir tekrarlanıp duran “dijital platformlar televizyonu ortadan kaldıracak” kehanetinin gerçekleştiğini ya da gerçekleşmek üzere olduğunu söyleyebilir miyiz?
Netflix ilk çıktığında pek az insan tarafından bilinen basit bir video kiralama platformuydu ama 2013 yılında House of Cards’ın piyasaya sürülmesiyle birlikte kamuoyu nezdindeki imajı kökten değişime uğrayıp bu politik dizinin gördüğü ilgi onu, mevcut yayın modellerini geçersiz kılan, yenilikçi ve devrimci bir teknoloji şirketi haline getirdi.
Peki gerçekten öyle miydi? Elbette hayır çünkü yeni kitabımız Television Goes Back to the Future: Rethinking TV’s Streaming Revolution’da da belirttiğimiz gibi bu, gereğinden daha fazla önem atfedilen, dolayısıyla da olması gerekenin çok üstünde bir tüketici kitlesine ulaşan, sözde bir devrim anlatısıydı. Zira Netflix bu yeni retorikle tüketici karşısına çıkarken arka planda eski televizyon geleneğine sıkı sıkıya bağlı kalmaya devam etti. Tek bir farkla, ya uyarladı ya da doğrudan kopyaladı ama kopyaladığı her şeyi en baştan ambalajladı.
Netflix ve Warner Bros arasında akdedilecek olan anlaşma da bu durumun bir uzantısı. Her ne kadar Netflix anlaşmayı duyururken “kendi sahip olduğu yenilikçi anlayışı yüz yıllık hikâye anlatıcılığı mirasıyla birleştirmek” istediğini belirtse de, Warner Bros bünyesinde yer alan HBO’nun pakete dahil olması, kablolu yayın üzerinden prestijli dramalar üreten ve aynı zamanda Netflix’in kendisine de örnek teşkil eden ilk yenilikçi anlayışın satın alınması demek. Dolayısıyla yaygın anlatının aksine ortada televizyon dünyasından dramatik bir kopuş falan yok.
Zamansız bir geleceğe dönüş
TBS, TNT ve İngiltere merkezli Gold ve Dave gibi kanalların iş modelleri stüdyo sit-comları ya da polisiye diziler gibi hangi dönem olursa olsun izleyicinin ilgisini çeken yapımların yayın haklarını satın almak üzerine kuruludur. Netflix’in, Warner Bros’un kapsamlı televizyon ve film arşivini satın almak istemesinin nedeni de bu çünkü televizyonu ortadan kaldıracağı söylenen dijital platformlar aslında televizyon kanallarıyla aynı stratejiyi izler. Mesela Suits ve Lost’un yayın hakları televizyonda yayınlandıktan yıllar sonra Netflix tarafından satın alındı ve bu iki dizi, orada da olağanüstü bir başarı elde etti. Bir diğer örnekse Netflix İngiltere’nin kısa süre önce Friends’i yayından kaldıracağını duyurması üzerine izleyicilerden gelen tepki. Öyle ki, gelen tepkiler “tekrar yayınların” izleyici açısından ne derece önemli olduğunu da ortaya koymuş oldu. Ve Friends dizisini de içeren Warner kataloğu bu tarz talepleri karşılamak için birebir.
Amazon’un 2022 yılında 8,5 milyar dolar gibi bir bedelle MGM’yi satın alması da benzer bir hesaplamanın sonucuydu. Stüdyonun elinde tuttuğu arşivin anlaşma tarihindeki güncel bedeli 3,4 milyar dolar civarındaydı. O halde televizyon dünyasının yok olmaya yüz tuttuğunu söylemek yerine uzun süredir kablolu televizyonun temelini oluşturan film ve TV arşivinin artık dijital platformlar için de bir temel haline geldiğini pekâlâ söyleyebiliriz.
Netflix ve Warner Bros arasındaki anlaşmanın nihayete ulaşması halinde sektör gözlemcilerinin “tek çatı altında toplama” olarak adlandırdığı bir süreç yeni bir aşama kaydetmiş olacak. Bu sürecin başlangıcı 1980’li yıllara dayanır. O zamanlar ağır ağır yayılmaya başlayan Amerikan kablolu TV anlayışında izleyiciler tek tek kanallar için ücret ödemek yerine kendilerine paket halinde sunulan birden fazla kanal için ücret öder. Dijital platformların ortaya çıkmasıyla birlikte bu model parçalara ayrıldı ve izleyiciler birden fazla abonelik arasında gidip gelmeye, birini iptal edip ötekine geçmeye başladı. Platformların buna yanıtıysa farklı içeriklere sahip platformları tek çatı altında birleştirip sunmaktı. Örneğin Disney, hâlihazırda kendi bünyesinde yer alan Hulu’yu Disney+ uygulamasına entegre etti ve tek paket altında her iki hizmeti birden sunmaya başladı. Yorumculara bakılırsa satın almanın tamamlanması halinde Netflix’in HBO konusunda izleyeceği yöntem de bu olacak.
Medya analisti Rua Aguete’ye göre Netflix küresel bir köprü olmaya devam ederken HBO da aynı ekosistem içinde premium düzey bir içerik markası haline gelecek. Fakat Netflix’in geleneksel televizyon uygulamalarını kendi içeriğine katması, yani sunduğu içeriğe sevilen TV klasiklerini dahil etmesi yeni bir şey değil. Bu açıdan bakıldığında Netflix’in getirdiği tek yenilik belli bir zamana bağlı kalarak izleme zorunluluğunu ortadan kaldırmasıydı. İstediğinizi, istediğiniz zaman izleyin.
Ancak Television Goes Back to the Future başlıklı çalışmamız da da belirttiğimiz gibi platform izleyicide ortak ve eş zamanlı deneyime olanak veren canlı etkinliklere de giderek daha fazla yer vermeye başladı ve bu da beraberinde televizyon yayıncılığının finansman araçlarından biri olan reklamları getirdi. Böylece Netflix’in kesintisiz yayın vaadi de sona ermiş oldu.
Netflix’in ABD dışındaki faaliyetlerinde de benzer süreklilikler göze çarpıyor. Platformun sunduğu yapımlar sayesinde sınırlar ortadan kalkıyor, tek bir küresel kütüphane dünyanın her yerinden erişilebilir hale geliyor ama öte yandan kurulan yerel üretim ofisleri, Netflix’in küresel yayın stratejini yerelleştirip medya uzmanı Ramon Lobato’nun da belirttiği gibi, ortak bir platform üzerinde birbirine bağlanan ulusal yapım hizmetlerine dönüştürüyor.
Şu an Netflix’in farklı ülkelerde kurduğu bu yerel üretim ofislerinde bölgesel yöneticiler işe alınırken sipariş edilen yapımlar da genelde o bölgede yaşayan izleyici kitlesine göre şekillendiriliyor. Dolayısıyla Netflix aynı zamanda ulusal yayın sistemlerinin uygulamalarını ve altyapılarını da taklit ediyor.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






