Okumaya dair en erken anım 1977 yılına ait. Altı yaşındaydım ve bağdaş kurmuş, Manchester’daki evimizin salonundaki gri halının üzerinde oturuyordum. Elimde Enid Blyton’ın o muhteşem Gizli Yediler serilerinden biri vardı ve içinde altı yaşındaki bir çocuk için inanılmaz bir keşif barındırıyordu: Emma Lane’in bir insan değil, bir yol olduğu ortaya çıkmıştı.
Büyüme çağında beni en çok etkileyen kitaplar Blyton’ın Gizli Yediler ve Afacan Beşler serileriydi. On iki yaşından sonraysa tercihlerim değişti çünkü Agatha Christie’yi keşfetmiştim. Büyürken en tatmin edici okuma türünün gizem romanları olduğu konusunda adım gibi emindim.
Ergenlik çağımda değişmeme sebep olan kitaplardan birini Didsbury Kütüphanesi’nde bulmuştum. 15 yaşındaydım, babam artık polisiyeleri bir kenara bırakıp daha ciddi romanlara yönelmem gerektiğini düşünüyor, düşünmekle de kalmayıp bu konuda ısrar ediyordu. Ben de kıramadım ve Didsbury Kütüphanesi’ne gittiğim günlerden birinde, aktris Frances Farmer’ın Will There Really Be a Morning isimli anı kitabını buldum. Farmer kitapta, yıllarca nasıl akıl hastanesinde zorla tutulduğunu anlatıyordu. Hayatta kalmak için verdiği mücadele kadar yaşadığı onca deneyimi anlamlandırmaya çalışması da benim için etkileyiciydi. O kitabı asla unutmadım.
Düşünme biçimimi değiştiren yazar, aynı zamanda yaşam koçluğu yapan kişisel gelişim uzmanı Brooke Castillo. Castillo, Self Coaching 101 ve It Was Always Meant to Happen That Way kitaplarının da yazarı. Onun kitaplarını okumadan önce gerçekler hakkındaki düşüncelerimin gerçeğin kendisinden çok ama çok farklı olduğunu ve aslında herhangi bir durum hakkında, o an canımızın istediği ya da bize en makul gelen hikâyeyi anlattığımızı bilmiyordum.
Bende yazar olma isteği uyandıran roman Helen van Slyke’ın Sisters and Strangers isimli kitabıydı. O anı öylesine net hatırlıyorum ki, ilk yazdığım (neyse ki yayımlanmamış) romanın isminin Lovers and Losers olması hiç şaşırtıcı değildi.
Sık sık aklıma gelen roman Emily Brontë’nin Uğultulu Tepeler’i. Geçmişte üç kez okumayı denemiş, çok zor geldiği için üçünde de vazgeçmiştim ama şimdi bütün zamanların en sevdiğim beş romanından biri.
Dönüp tekrar okuduğum romanlardan biri Iris Murdoch’un Kara Prens’i ve Howard Jacobson’ın Coming from Behind adlı romanı. Her ikisini de çok sevdiğim için düzenli aralıklarla dönüp tekrar okurum. Bana kalırsa bu iki roman kurguda erişilebilecek mükemmelliğin net bir ifadesi. Jacobson’ın romanı öylesine eğlenceli ki, kimi zaman gülerken gözümden yaş geliyor. Murdoch’un tuhaf bir aşk hikâyesiyle sarıp sarmalanan dedektiflik romanıysa gerçek bir baş yapıt. Aynı zamanda şimdiye kadar okuduğum, yaratıcılık hırsını ve edebi rekabeti konu alan en iyi roman.
Asla yeniden okuyamayacağım roman A Prayer for Owen Meany. Evet, nefes kesici bir roman ama bir sebepten ötürü beni bir daha John Irving’den başka bir şey okuyamayacak hale getirdi.
Geç keşfettiğim roman Agatha Christie’den Gül ve Porsuk Ağacı. Bu Mary Westmacott romanı, en az Agatha romanları kadar heyecan verici.
Şu an okuduğum kitap, Harriet Tyce’ın yakında yayımlanacak olan Witch Trial isimli romanı. Cesur ve öngörülemez bir cinayet gizemi. Okuru kendine bağlıyor ve elinizden bırakamıyorsunuz. Gerilim dolu, ürpertici.
Bana konfor alanı sağlayan kitap Hal Elrod’un Sabah Mucizesi.Normalde sabah rutinim şöyle: Telefonumu elime alır, haberlere şöyle bir göz gezdirip bol bol küfrettikten sonra yapılacaklar listesine bakarım ve gün böyle ufak tefek işlerle geçip gider. Ama bunun yerine güne meditasyonla başlayıp niyetlerimi belirledikten sonra olumlu sözler saf ettiğim bir günün hayalini kurmak daha mantıklı. İşte Elrod’un kitabına benzeyen kitaplar da tam olarak bunu yapmamı sağlıyor.
Çeviren: Fuya Kılınçarslan






