Christopher Nolan’ın yeni Odyssey uyarlaması köklü bir ahlaki soruyu yeniden gündeme getirdi.
Hayal edin, günün birinde uyandınız ve evinizin yabancılarla dolu olduğunu gördünüz. Yemeklerinizi yiyor, beslediğiniz hayvanları öldürüyor sonra da sizi kör bırakıp bütün dünyaya sizin gerçek bir canavar olduğunuzu anlatıyorlar.
Homeros tarafından M.Ö. 7. yüzyılın sonlarında ya da 8. yüzyıl başlarında yazıldığı tahmin edilen Odysseia’nın en bilinen bölümlerinden biri. Tasvir edilen istilacılar kahraman Odysseus’un adamları, saldırdıkları “canavar” ise ilerleyen bölümlerde yalnızca tek gözlü bir dev olarak hatırlanan çoban Polyphemus.
Yüzyıllardır bedelinin ne olduğunu hiç merak etmeden Odysseus’un peşinde düştük, başka bir deyişle kahramanın yolculuğunda onu haklı çıkardık. Peki ya tek gözlü dev bir canavar değil de, Odysseus’un yol boyunca paramparça ettiği onlarca hayattan biriyse?
Yönetmen Christopher Nolan’ın yeni Odysseus uyarlaması The Odyssey temmuz ayında gösterime girecek. Peki bu yeni uyarlama kendinden öncekiler gibi Odysseus’u yüceltecek mi yoksa farklı bir yol izleyip ardında bıraktığı yıkımı mı gözler önüne serecek?
Homeros’un Odysseia’sı, İthaka kralı Odysseus’un Truva savaşından sonra eve dönüşünü ve yol boyunca canavarları, tanrıları, hatta kendi kaderini alt edişini anlatır. Homeros’un bu kadim anlatısının izleri, geçmişten bu yana hemen hemen her anlatıda standart bir şablon olarak yerini alır: kurnazlığıyla nam salan bir kahraman şer odağı haline gelmiş ötekini alt eder ve zafer kazanmış biri olarak evine döner.
Bu kalıbı ezbere biliyor ama nadiren soruyoruz: bütün bu yol boyunca asıl ezilenler, yani hikâyesi hiç anlatılmayanlar kim?
Odysseus ve Polyphemus’un hikâyesinde biz tek gözlü devi, Odysseus ve adamlarını mağaraya hapseden vahşi bir canavar olarak görürüz. Odysseus, o efsanevi kurnazlığıyla karşılık verir: şarap, yalanlar, keskin bir kazık – ve kaçış.
Dışarıdan bakıldığında çok standart bir kahramanlık örneği ancak Homeros’un kendisi, bu sözde zaferin nasıl bir bedeli olduğunu üstü kapalı da olsa aktarır:
“Ölümlü insanlardan biri Tepegöz, sorarsa sana,
nasıl oldu da böyle kör oldu gözün,
dersin ki, Odysseus kör etti beni,
kentler yıkan, yurdu İthake’de olan Odysseus, Laertes'in oğlu.”*
Odysseus’un bu sözleri zorunluluktan değil, gurur ve kibirden gelir ve aynı zamanda kendi kaderini belirleyen kıvılcım olur. O andan itibaren hayatta kalmayı başarmış kurnaz bir insandan kibirli bir saldırgana dönüşür ve hikâyenin ahlaki ekseni gözle görülür bir biçimde eğilmeye başlar.
Fakat bakış açımızı değiştirirsek bütün hikâye değişir. Aslında Polyphemus kendi halinde huzurla yaşayan bir çobandır. Yabancılar evine gelir, yiyeceklerini çalar, hayvanlarını öldürür ve onu kör bırakır. Mağarası istilacıların tutulduğu bir hapishane değil, canı pahasına savunmak zorunda kaldığı eviyken acımasız olarak nitelediğimiz şiddeti yalnızca çaresizliğinden ileri gelir. O halde Polyphemus’un hiç de kötü bir varlık olmadığını söyleyebiliriz – Odysseus’un bitmek nedir bilmeyen kibrinin kurbanlarından biri.
Fakat hikâyeyi bu şekilde tersten okuduğumuz zaman rahatsız edici bir gerçekle karşı karşıya kalıyoruz: gerekçeleri meşru ve asil olduğu sürece her ne yaparsa yapsın kahramanı destekleme konusundaki kültürel içgüdümüz. Bu iç güdü bizi, antik destanlardan gişe rekortmeni Hollywood filmlerine kadar daha büyük bir iyilik söz konusu olduğunda kandırmaya dayalı dalavereleri, yıkımları ve hatta cinayetleri bile mazur görmeye yöneltiyor.
Kahraman kaçıp kendini ve yakın çevresini kurtardığında bundan ötürü memnuniyet duyuyoruz ama ya geride kalanlar? Onlar nadiren ilgi odağımız haline geliyor. Yanmış yıkılışmış bir şehir. Yas içindeki bir aile. Kör bırakılmış bir çoban. Hikâyeye uygun olduğu sürece ortaya çıkan hasarın normalmiş gibi görülmesinde sakınca yok. Kahramanlığın en ayartıcı yanı: temiz sonlar, içinden çıkılması güç neticeler.
Homeros’un hikâyesinde Polyphemus yalnızca tek bir sahnede acı çeker ve çektiği acı da onu babası Poseidon’a dua etmeye yöneltir. Ardında kaybolur çünkü sesi ve olaylara bakış açısı bir kahramanlık öyküsüyle olabildiğinde uyumsuzdur.
Biz aynı örüntüyü bugünün hikâyelerinde de görüyoruz. İmparatorlar ve krallar uzun süre düşmanlarını barbar, vahşi, canavar olarak nitelemiştir ve Roma propagandasından farklı kıtalardaki sömürge egemenliğine, hatta Ukrayna’daki “denazifikasyon” iddialarına kadar karşımıza çıkan bu taktik, “karşı tarafı” insan olmaktan çıkarıp insana dair ne kadar hikâye varsa silip atıyor, böylece “insan” olmaktan çıkan düşman sayesinde karşı tarafın çektiği acı meşru hale geliyor.
Tarihin genelde galip gelenlerce yazıldığını düşünürsek o zaman şöyle bir soru sormamız gerek: madem canavarların sesine kulak veriyoruz o halde kahramanlıktan geriye ne kalıyor? Günümüzde küresel çatışmaların kötü adamlarla kahramanlar etrafından çerçevelediği anlatılar kamusal söylem kutuplaştırdıkça inanmayı seçtiğimiz hikâyeler kadar aksi yönde duran ve sesini bastırmaya ikna olduğumuz hikâyeler de önem kazanıyor.
Peki ya dikkatleri başka bir yöne çekersek? Mesela Polyphemus bir canavardan çok daha fazlası haline gelir ve bize kontrol altına alınamamış bir kahramanlığın nasıl zulme dönüştüğünü gösterir. Başkalarının hayatı pahasına hayatta kalmak her zaman kişinin haklı olduğu anlamına gelmediği gibi zekâ da her zaman bir erdem değildir.
“Dönüşümler insanı” olan Odysseus zeki ancak bir o kadar muğlak bir karakter. Eylemleri zaferle birlikte yıkım getiriyor. Zira çıktığı noktaya dönmeye çalışan her kahraman, eylemleriyle başka yaşamların yok olmasına, başka insanların acı çekmesine neden olur. Dolayısıyla gerçek kahramanlık yalnızca cesaret gösterileri ya da cesur kaçışlar değil, aynı zamanda geride kalan bedeli üstlenmek anlamına gelir.
Tepegözlerin hikâyesi bize, karşımıza çıkan her engeli ya da engel olarak gördüğümüz her insanı nasıl canavarlaştırdığımızı hatırlatıyor. Karmaşık ve çok yönlü bir hikâyeyi, sırf zihnimizde tasarladığımız senaryoya uysun diye nasıl eğip büktüğümüzü, basitleştirdiğimizi. Basit, her zaman en kolay olandır. Homeros’un hikâyesinde de Polyphemus üzerine yeniden düşünmek Odysseus’un konumunu, kim olduğunu, nelere karşılık geldiğini yeniden düşünmeyi gerektirir ve işleri karmaşıklaştırdığı ölçüde hem hikâye anlatıcısını hem de izleyiciyi zorlar.
The Odyssey açısından Nolan’ı bekleyen en büyük güçlük, ortaya koyduğu filmin ne denli görkemli olduğu değil, seçtiği bakış açısı olacak. Kahramanın bir adım ötesine geçip arkada kalanlara bakmaya, onun gölgesinde kalanlara ses vermeye cesaret edebilecek mi? Clint Eastwood, Atalarımızın Bayrakları ve Iwo Jima’dan Mektuplar’da tam olarak bunu yapıp Iwo Jima savaşını karşı tarafın gözünden anlattı ve böylece düşmanın konuşmasına izin verip yalnızca tek bir yönüyle bilinen hikâyenin mutlak doğru olduğu yanılsamasını yıktı.
Olur da Nolan bu tarz karmaşık bir hikâye anlatıcılığını seçerse The Odyssey yalnızca kadim bir efsaneyi yeniden anlatmakla kalmayacak aynı zamanda kahramanın kim olduğunu, kimleri kahraman olarak adlandırmayı tercih ettiğimizi yeniden düşünmemizi ve bir zamanlar canavar olarak gördüğümüz kişileri daha dikkatli dinlememizi sağlayacak.
Çeviren: Fuya Kılınçarslan
*Yazarların doğrudan Odysseia destanından aldığı bu kısımda Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Azra Erhat – A. Kadir çevirisi kullanılmıştır.






