“Kayığın içinde kalan ya da kayığa yaslanan
kişinin doğal olarak kayığı hareket ettiremeyeceği açıktır”
– Aristoteles
Çevredekiler, belki de hiç var olmamış aslını bükerek ilerleyen söylenti dalgalarıyla haberi etrafa yayılan olayın adını biraz ironi olsun deyi, biraz da en uygunu bu olduğundan Kayık Vak’ası olarak hemen oracıkta koydular. Gelişini apaçık işaretlerle neredeyse duyuran ama yine de bir deprem kadar ani ve kısa olayın nasıl vuku bulduğu daha gerçekleşirken tartışmalıydı insanlara göre. Çok sonradan duyanlar dahil herkes olayı en yakından görenin kendisi olduğunu, bütün sürece baştan sona vakıf olduğunu iddia ediyor, diğerlerini yalan yanlış bir dedikoduyu dillendirmekle itham ediyordu. Hızını alamayan bazıları; gittikleri her yerde olayın geçtiği bu küçük sessiz koyun huzurunu bozan, aralarında olay sırasında kayıkta bulunan üç kişinin de olduğu kalabalık grubun eninde sonunda bir felakete yol açacağını daha baştan anladıklarını, hatta bunu yakın arkadaşlarıyla paylaştıklarını, kendilerine yakıştırdıkları haklı çıkmış olmanın gururuyla ve olaya doğrudan şahitlik ettikleri iddiasını güçlendirmek için anlatıyorlardı.
Bu tür olaylarda söylentiler her zaman olayın aslının yazılı olduğu bir tableti gizleyen sarmaşık ormanına benzerler ancak bu olayda durum özellikle böyleydi, dahası bu olayda o asılın yazılı olduğu tabletin varlığı da tartışma konusuydu. Bundan olsa gerek gazete yönetimi vak’ayı araştırmaya tecrübesiz bir muhabir göndermeyi istemiyordu. Ben de hem onları bir karar yükünden kurtarmak hem de gazetelerin mutfağının tozunu yutmuş her gazetecinin, yokluğunda haber yapmanın imkansız olduğunu gayet iyi bildiği bir motivasyon olan kişisel meraktan, sahadan ayağımı köşe yazısı kuleme çekilmek üzere çoktandır kesmiş olsamda haberi yapmayı üstlendim.
Söylentinin hızlı yayılması güneyde küçük ve sessiz bir koy olan olay yerine erkenden varmamı, başta bahsi geçen kalabalık grubun üyeleri olmak üzere vak’aya dahil olan ve şahitlik eden hemen herkesi, tatilleri henüz bitmediğinden kolaylıkla bulmamı, bulabilmemi sağladı. Bu müdahil ve şahitlerin hepsi de vak’a ile ilgili konuşmaya çok hevesli olduğundan tanıklık toplamada çok sorun yaşamadım ama konuşma konusundaki bu heves tanıklıklar konusunda içinden çıkmanın hayli güç olduğu bir kakafoniye de neden oldu. Gazete yönetiminin tam da böyle bir ihtimal ile ilgili kaygılarını gidermek için görevi kabul etmiş ve böylece şikayet hakkımdan da vazgeçmiş olduğumdan sızlanmak yerine bu kakafoniyle baş edebilmenin yollarını aradım. Böyle karışık bir tanıklıklar yığınından anlamlı bir haber çıkarmak için mesleğin en incelikli tornasından geçmiş, en zorlu tecrübeleri deneyimlemiş bir gazeteci olmanın yetmeyeceği aşikar. Bu olayın izini güvenilir bir haber için sürerken, her zaman kullandığım ve bugüne kadar en zorlu haberlerin bile üstesinden gelebilmiş teknikler listesine fazladan bir şeyler eklemek gerektiğinin farkına varmam çok sürmedi. Öyle de yaptım ama doğrusu bu tekniklerin tarifini tam olarak yapamam, sadece sezgi deyip bu teknikleri açıklama zorunluluğundan kurtulmak isterim müsaadenizle. Yine de açıklama yapmam gereken bazı hususlar var. Bu tanıklıklar yığınında kimin neyi söylediği o kadar belirsiz ki Vak’ayı bir haberin sınırları içinde anlatmak için hepsine tek tek söz vermek imkansızdı. Ben de izin verirseniz vak’ayı orada olanların dışındaki bir fazlaya, edebiyat kuramcılarının çok sevdiği isimle “Anlatıcı”ya bırakacağım. ( Burada anlatıcıya bir isim, örneğin Sevda Aydın, vermemin okumayı kolaylaştıracağını düşünenler olabilir fakat nihayetinde Gazete haberi yazıyorum, edebiyat değil. Böyle bir müdahale haberin ciddiyetine ve sahihliğine gölge düşürebilirdi ki bu da biz gazetecilerin en çok korktuğu durumdur) Tabii ki gazetecilik etiği gereği kimlerle görüştüğümü, yani haberin kaynaklarını okurlarımla paylaşacağım. Bunu okurlarıma güvenilir bir haber okudukları konusunda, ayrıştırmak güç de olsa elde ettiğim tanıklıklar toplamına sadık kaldığıma dair bir teminat olarak yapacağım.
Koyun muhtarı Barış Akpolat bey ve karısı Gaye hanım konaklama ve rehberlik konusunda yardımcı olmakla kalmadılar, görüşmeyi kabul etmelerini sağladıkları şu isimlere ulaşmam konusunda da çok emek verdiler: Vak’anın olduğu küçük otelin sahibi Gürsu Pınar, sahilin güzel ve meraklı sakinlerinden Yasemin Bülbül, otelin cevval garsonu Nilüfer Koçak, zabıta memuru Emrullah Ergürtuna, resepsiyon görevlisi Ayla Aytaç Kavak ve vak’a sırasında kayıkta olan Erkan Çelik, Özge Apaydın ve Murat Kaymaz. Görüşmelerimin, vak’aya en yakın gözlerin sahibi olduklarından anılmaya değer olan bu isimlerle sınırlı olmadığını söylememe gerek yoktur umarım.
Artık vak’ayı yok kişi “Anlatıcı”nın ağzından dinlemeye geçebiliriz. “Küçük otellerden oluşan bir sıranın kıyı şeridini çevrelediği bu küçük koya geleli, otelin önündeki şezlonglarda uzanan herkesin dikkatini çeken ama bugüne kadar kimsenin elini sürdüğünü görmedikleri biraz açıkta dibe bir iple bağlı ve sallanıp duran beyaz kayığın sahipsizlik görüntüsünün de aralarında olduğu koydaki bazı düzenlilikleri ve tekrarları öğrenecek kadar olmuştu. Kayığa binme arzularının da beslediği kayığın sahipsiz olduğu fikrinden aldıkları cesaretle bir gün ansızın, şezlongta yatarak yaşadıkları hareketsiz aylaklığı hareketli bir aylaklığa çevirmek için kayıkla denize açılmaya karar verdiler. Hemen kayığa kadar hızlıca yüzüp, kayığı ipinden çözüp kürek çekmeye başladılar. Kayığın küçük salınımları, onları her şeye sağır eden suçluluk hissi ile birlikte kalplerini gıdıklıyor, kollarına uyuşukluğa benzeyen ama kürek çekmek için gereken gücün önündeki engelleyici kontrolü dağıtan bir his veriyordu. Hiç gereği yokken küçük bir kayıkla açılmış olmalarının verdiği bu aylaklık duygusuyla gevezelik ediyorlardı. Erkan Çelik ve Özge Apaydın yoğurtlamanın sarımsaklı mı, sarımsaksız mı olması gerektiği sorusundan birer kişilik hizip oluşturmuş, kimi zaman taraflarını değiştirerek denizin derinleşmesine koşut derinleşen bir tartışma yürütüyorlardı. Kürek çekmeye diğerlerinden beş dakika daha erken başladığından daha tecrübeli olduğu kabul edilen Murat Kaymaz küreklere diğerlerinin sahip olmadığı bir süper yeteneği kullanıyor edasıyla asılıyordu. Aylaklık hissi yoğunlaştıkça çevredeki görüntüler ve sesler de değişmeye başlamıştı. Her şeyin üstüne yumuşak buğulu bir perde çekiliyordu ve üç beş kürek daha ilerleseler küçük çocuklara dönüşeceklerdi sanki. Kıyıdan bakınca çok yakın görünen, denize girince uzaklaştıkça uzaklaşan küçük çorak ıssız ada keşfedilmeyi bekleyen bilinmeyen bir kıtaya, altlarındaki kayık da tanrının bile batıramayacağı kocaman bir gemiye dönüşecekti. Onlar için belki de vak’a olmadan önceki bu anlar hatırlanmaya daha değerdi. Hafızalarının toprağına bu anlar için attıkları tohumlar daha vakt erişmeden vak’anın soğuğuyla don tutmuştu.
O sırada, sahilde elli yaşlarında birisinin, sesten çok gergin el kol hareketleriyle belli edilen ve kendisinin kayığın sahibi olduğunu gösteren öfke ile kayıktakilere, kayığı kıyıya getirmelerini söylüyordu. Gösterdiği hiddet çevredeki başları ona dönmeye neredeyse zorlamıştı.
Kayığın sahibinin sesi onlara ulaşmadan yaz sıcağı, kıyıdaki ses bulamacı ve deniz tarafından yutuluyordu ama kollarını sallayışındaki hiddet gök gürültüsü gibi önce kulaklarına hücum etmiş, kürek çektikçe etraflarını saran ve belirginleşen güzel yeni dünyayı böylece dağıtmıştı. Onlar da sahile doğru kürek çekmeye başlamışlardı. Sahip’in hareketlerinden yayılan ve filmlerde cehenneme açılan kapılardan geçen gemilerin içine girdiği koyu sisleri andıran bir sisin içine giriyorlardı sanki kıyıya yaklaştıkça. Adam değil, sis onları korkutmaya başlamıştı. Onlara göre herşey bu cehennem kapısı sisi içinde gerçekleşmişti ve kimse tarafından görülmemişti. Bu, gerçeği değil, Sahip’in öfkesinin içinde böyle çalkalanmış olmalarının utancını kimsenin görmemiş olmasına dair aptalca umutlu bir isteği ifade ediyordu elbette.
Kıyıya yakın sığ bir yere vardılar ama her atlama girişiminde kayık hareket ettiğinden her hamleleri boşa düştü. Hergün açıktan geçen yolcu gemisinin sebep olduğu dalga dizisine tam da bu anda yakalandılar. Açıkta olsalar bu kadar etkili olamayacak dalgalar sahile bir kaç metrede olan kayığı sahile sürüklemekle kalmadı büyük sudan bir el olup kayığı kaldırıp kaldırıp yere çaldı. Artık çevren maddiliğin sağladığı berrak sınırlarını yitirmiş, insan gövdesinin çeşitli parçalarının, kayığın, çoğu çığlık olan seslerin, karanlığın, öfkenin, afallamış bakışların sudan ve kumdan oluşan bir zarla çevrilmiş görüntülerinin bulamacı olmuştu üçü için. Açıktayken kurdukları hayal bir anlamda gerçekleşmişti sanki ama gemileri batmış ve karaya vurmuşlardı. Hayalini kurdukları o gemiye batık bir gemi olarak sahip olmuşlardı işte şimdi, her zaman çoktan batmış bir gemi. Yerden kalkarken üçünün de yüzünde ıssız adanın kıyısına tek başına vurmuş insanların şaşkın bakışları vardı. Kulaklarını dolduran uğultunun çatlaklarından ses parçaları sızıyordu ama bütün bir kelime ulaşmıyordu onlara. Düştükleri adayı keşfediyor gibi bakıyorlardı birbirlerine ve çevredeki insanlara. Toparlanmalarını nihayet onları o hale getiren Sahip’in öfkesi sağladı yine. Çevre ve sesler onun keskin öfkesinin uyarıcı darbeleriyle berraklaşmaya başladı. Sahip’in şiddetine ve yaygarasına anlam veremedikleri öfkesi onları, dalgalar tarafından hırpalanırken bile kurtulamadıkları mahcupluktan kurtarmıştı ve o korkunç sis de dağılıp gitmişti. Sahip’te o sisin sağladığı tanrısallıktan hiçbir şey kalmamıştı artık onlar için
Kayık vak’asının tanıklıklarından epey ince gözenekli bir filtre ile ortaya çıkan haber bu. Vak’ayı önemli yapan kendisi kadar, sonrasında koyda yarattığı atmosfer de aynı zamanda. Bir gazeteci olarak içine girdiğim ve vak’anın sebep olduğu atmosfer çok ilginç deneyimler yaşattı bana ama bu atmosferi anlatmak, yazı bir gazete haberi sınırlarını çoktan geçtiğinden bir dahaki haftaya bırakılmak durumunda. Şunu söyleyebilirim tabii: Vak’anın koyda neden olduğu, insanları saran atmosfer henüz sonlanmış değil. O yüzden olayın sonuçlanıp sonuçlanmadığından bile emin değiliz bence.






