Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

15 Ağustos 2024

Edebiyat

Kolombiya’dan Türkiye’ye Ebeveynlik: Bizim Büyük Çaresizliğimiz

Banu Yıldıran Genç

Paylaş

6

1


Her ana babanın çocuğuna söylemesi gereken şeylerden biri, kim olursa olsun, neyi seçerse seçsin, arkasında olacağıdır.

Hayatımdaki pek çok zorluğu yazarak atlatmayı başarsam da annelik hakkında yazmakta hâlâ zorlanıyorum. Daha evvel başka bir yazımda da biraz bahsetmiştim. Çocukları çok sevdiğimi sanıyor, yeğenlerime tapıyor ve erkenden doğurmak istiyordum. Şartlar buna uygun hale gelir gelmez de yirmilerimin ortasına gelmeden anne oldum çünkü planlarım vardı, otuzuma geldiğimde normal hayatıma dönebilmeliydim. Normal hayatın artık eski normal olmadığını bilmeyecek kadar safmışım.

Çocukları sevdiğimi sanmam doğurana kadarmış, bir çocuğa daha bakamayacağımı hemen anladım mesela. Ama oğluma tam da istediğim gibi kendim baktım ve çok sevgi, ilgi dolu bir ana-oğul ilişkisi oluşturduk zamanla. Hakkını yiyemem, epey de sorunsuz bir çocuğum vardı. Devlet okullarını bitirip lise sınavında kazandığı üstün başarıyla yabancı bir lisede burslu okumaya başladığı günler, memleketin geriye doğru saymaya başladığı günlere denk geldi. Pandemide kendi çabalarıyla kazandığı, tek başına gidip yurt bulduğu, kayıt olduğu gurbetteki üniversitesine de bizi hiç üzmeden sakince gitti oğlumuz.

Üniversitedeki ilk yılının pandemiye denk gelmesi, hayallerle gittiği yerde yurt odasına tıkılıp kalması, hiçbir arkadaşının onunla aynı şehirde olmaması, gurbetliği ve göçmenliği öğrenmesi ve Avrupa üniversite sisteminin bizimkine göre çok zor olması sebebiyle bu sorunsuz çocuk günbegün duvara tosladı. Kredi notu sebebiyle oturumu problem oldu, gelemedi, biz gittik, gidip gelmeler arasına uzun süreler girmeye başladı ve yavaş yavaş bir açmaza sürüklendik. Hayatımda anneliğin beni bu denli zorladığı bir dönem daha olmadı. Elbette şanslıydım, ergenliği, ilk gençliği sorunsuz atlatmıştık ama demek ki bu piyango illa vuruyor bir yerde.

Hayatımda çocuğumu görmeden geçen en uzun zamandan sonra geçenlerde yanına gittim. Özlem çok acayip bir duygu, görmeyince aylarca sessizde tutabilir, o süreğenlikle yaşarsınız ama hele bir kavuşmayagörün aylardır sessizde olan o duygu balinanın su fışkırtması gibi yükseliyor yükseliyor. Şimdi geri geldikten sonra bu duyguyla baş etmeye çalışırken aylar evvel aldığım bir kitabı okuyasım geldi. Héctor Abad Faciolince’nin anı kitabı Nisyan’ı çevirmeni Banu Karakaş’tan gördüğümden beri çok merak ediyordum. Batıl inançlarım pek yoktur ama babam öldüğünde nasıl bilmeden elime aldığım her kitap ölüme ve yasa dairdiyse, ebeveynliğe dair kafamda milyon soru, gözümde yaşlarla dolaştığım şu son günlerde hiç bilmeden seçtiğim Nisyan da dertlerime derman olacakmış. Tabii ben Nisyan’ı çok bencilce bir yerden ele alacağım ama bence bu önemli kısmının  da konuşulması gerek.

Héctor Abad Faciolince nisyan

Babaya ağıt

Nisyan, yazarı Héctor Abad Faciolince’nin öldürülen babası Héctor Abad Goméz’e bir ağıtı aslında. Babasının ölümünden yirmi yıl sonra yüzleşebilmek ve yasını atlatabilmek adına Kolombiya tarihine de ışık tutacak bir biçimde ailesini anlatıyor. Büyükanne, büyükbabalardan başlayıp anne babasına, amcalara, dayılara, halalara, kuzenlere ve yazarla birlikte kardeşlerine uğrayan bu kitap onca kalabalığa, onca olaya karşın sanki yazar karşımıza oturmuş da anlatıyormuşçasına sade ve içten bir biçimde ilerliyor.

Kolombiya yıllar içinde her Latin Amerika ülkesi gibi kendi kaynaklarını kullanarak kendi insanını daha iyi bir yere getirmenin –başta soğuk savaş sonrası komünizm karşıtlığıyla tüm dünyanın dengesini bozan Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere Kilise’nin de katkılarıyla– suç sayıldığı bir yer haline geliyor. Bugün bunu kendi ülkemizde de yaşıyoruz, yabancısı değiliz. O nedenle halk sağlığı ve koruyucu hekimlik alanında üniversitede hoca olan, sık sık köyleri, varoşları dolaşıp tuvalet, hijyen ve temiz su konusunda halkı bilinçlendirmeye çalışan baba Héctor Abad’ın adının komüniste çıkmasına, 60’lı ve 70’li yıllarda sık sık ülkeden defolsun gitsin mantığıyla iş gezilerine, yurt dışı görevlerine gönderilen bu adama şaşırmıyoruz. 80’lerde ise Kilise’nin ve devletin, eğitimi, ekonomiyi mahvedip geriye çekildikten sonra yalnız bıraktığı bu ülkeyi dolduran şey, çeteler, mafya, gerilla savaşları, birbiri ardına öldürülen aydın öğrenciler, öğretmenler, gazeteciler olacak. Yine çok tanıdık.

Yazar babasını anlatırken hiçbir biçimde idealize etmiyor, sıkça “kahramanlaştırmaya çalışmıyorum” diye tekrarlıyor ama Héctor Abad Goméz bir kahraman. Tüm hataları ve çelişkileriyle, her insan gibi. Paradan anlamayışıyla, önüne gelene borç verip bir süre sonra kapısının önünün bu fırsattan istifade etmeye çalışan öğrencilerle dolu olmasıyla, tüm bu maddi beceriksizliği yüzünden evi geçindirmek için çalışmak isteyen karısına karşı çıkmasıyla hatta… Zaten yazar kitabın ortalarına geldiğinde gerek aile reisi göreviyle babasının, gerekse evin tek oğlu olduğu için kendisinin ne yazık ki ailedeki kadınlar tarafından yıllar boyu arkalarının toplandığı, idare edildikleri, bazen de pohpohlandıkları hakikatiyle yüzleşiyor.

“İki ayrıcalıklı erkek olarak uçağa biner, karayolunda seyahat etmenin riskini ve macerasını kadınlara bırakır, kendimiz bir saatlik yolda rahat rahat, krallar gibi varırdık varacağımız yere. Bunun nasıl bir adaletsizlik ve barbarlık olduğunun ancak şimdi farkına varabiliyorum ama o vakitler bana dünyanın en doğal şeyi gibi geliyordu çünkü bizim evde kadınlar cesur, pratik, her şeye gücü yeten, yolu kararlılık ve mutlulukla göğüsleyenler olarak bilinirdi. Biz erkekler ise şımarıktık, beceriksizdik, gerçek hayat ve günlük yaşamın zorlukları konusunda işe yaramaz, yalnızca hakikat ve adalet konusunda ahkam kesmeyi bilirdik.”

Yine babasının din konularında epey değişken olabildiğini, sonuna kadar savunduğu sosyalizme dair fikirlerinin SSCB’yi ziyaret ettikten sonra nasıl da farklılaştığını, hatta son derece ileri görüşlü biri olmasına, halka yardım etmek için canla başla çalışmasına rağmen kızları koyu renk pigmentli erkek arkadaş bulduğunda nasıl rahatsızlık duyduğunu ama kendisinin de tüm bu çelişkilerinin farkında olduğunu dürüstlükle anlatıyor yazar. Biz insanlar çelişkiler yumağı değil miyiz zaten? İnandığımız teoriyi her zaman pratiğe dökemesek bile, tüm kutsal dinlerin ve öğretilerin örnek gösterdiği o “iyi insan” olmaya yaklaşmaya, yaklaşamadığımız yönlerimizin ise farkında olup terbiyeye çalışmakla geçen bir ömür değil mi ideal olan?

“Anladım ki insan doğuştan iyi olmuyor da, şayet doğuştan gelen kötülüğe tahammül edip onu yönetirse, bu kötülüğü zararlı olmayan kanallara yönlendirmek, hatta yönünü değiştirmek mümkün oluyor. Bir insana intikam alması öğretilmez (çünkü zaten intikamcı duygularla doğarız), bilakis intikam almaması öğretilir. İyi olmak öğretilmez, kötü olmamak öğretilir. Ben kendimi hiçbir zaman iyi biri gibi hissetmedim fakat babamın üzerimde bıraktığı iyi etki sayesinde pek çok defa fark etmişimdir ki eyleme geçmeyen bir kötü, ödlekliğini çaba göstererek yenen bir ödlek, tamahkârlığını kontrol eden bir tamahkâr olabildim.”

Héctor Abad Faciolince nisyan

Kuşaklar arası sorgular

Kuşak çatışmasının ne olduğunu ezelden beri biliyorduk da kuşak adlandırmalarını yine her şeyi tanımlamayı seven Batı’dan öğrendik. Ben tanıma göre X ve Y arası bir yerdeyim. Ne kuşağı olduğumu tam bilmiyorum ama şunu biliyorum, biz ana babalarımızı üzmemek için kendimizden, ideallerimizden vazgeçebilecek çocuklardık. Çok şanslıydım, bunları yaşatmayan ebeveynim vardı ama yine de ne ses yükseltme, ne herhangi bir şey için tutturma, ne ergenlik buhranları… bugüne dek üzmemeye odaklı yaşadım. Pek kimsenin umrunda olmayan, kendi kendimize büyüyen çocuklardık ki bugün sosyal medya sayesinde görüyorum ki tüm dünyada öyleymiş. Organikmiş, zararlıymış, şuymuş buymuş olmadan büyüdük. Böyle büyüyen çocuklar olarak bambaşka bir çağda çocuk doğurduk ve sadece çocuk odaklı hayatlar yaşamaya başladık. Biz çocukken ebeveyn önemliydi, biz ebeveynken çocuk. Arada kaldık, kaybolduk. Yine şanslıydım, milenyum başında bugünkü gibi zorlayıcı ve baskılayıcı değildi anne olmak, üstelik etrafımdakilere göre yaşımın da çok genç olması sayesinde rahattım, el bebek gül bebek büyütmedim oğlumu ama aklımın köşesinde hep bir soru vardı: Çok mu şımartıyoruz?

Sevilen ve sevildiğini bilen çocuğun nasıl farklı olduğunu öğretmenlik deneyimimden de biliyorum. Yine de zaman geçtikçe, özellikle öğrencilerimde yaşadığım Z kuşağı hakikatiyle yüzleştikçe aklımın köşesindeki sorular öne çıkmaya başladı. Her işleri yapılan bu çocuklar özbakım ve beceri yeteneklerini geç kazanıyordu. Hadi onu geçtim, zorlukla karşılaşmaya karşılaşmaya, onları sevme ve hayatlarını kolaylaştırma odaklı yaşayan ebeveyninin her şeyi çözmesi sayesinde en ufak problemde dağılıyor, kaygılar içinde kayboluyorlardı. İşte bu kez o soru artık kaçınılmaz oluyordu: Yanlış mı yaptık?

Ben bu sorulardan yırttığımı, üç beş seneyle kurtardığımı sanıyordum ki pandemi ve sonrası yurt dışı üniversite sürecinde yanımızda son derece güçlü gözüken oğlumun aslında öyle olmadığını ve uzak olduğu için bunu bize çaktırmamaya çalışa çalışa, maddi ve manevi olarak bize sıkıntı verdiğini düşüne düşüne, içinden çıkılması zor bir kısırdöngüye girdiğini fark ettik. Son altı aydır nerede yanlış yaptığımı -çünkü ortada bir yanlış varsa onu ne yazık ki biz anneler üstlenmeye dünden hazırız- bulmaya çalışıyorum. Sonra dönsün madem diyorum, ne olur ki en kötü. Sonra bunca yılın çabası, emeği deyip vazgeçiyorum. Sonra bu memlekete dönmesin, bu şansını kaybetmesin diyorum. Sonra en önemlisi sağlık, gerisi boş diyorum. En sonunda zaten bunun benim kararım olmadığını fark edip içimdeki sesleri bastırmaya çalışıyorum.

Geçtiğimiz günlerde oğlumun yanındayken elbette her ebeveynin yapması gerektiği gibi ne isterse onu yapmasını, her zaman yanında olacağımızı söyledim. Söyledim ama aklımın gerisinde yine sorular: Daha sert mi çıkmalıyım, daha yumuşak mı olmalıyım… Delirmemek işten değil.

Héctor Abad Faciolince nisyan

Teoriler ve pratikler

Sonra işte geldim ve Nisyan’ı okudum, dediğim gibi. Nisyan’da altmışlı yıllardan itibaren sadece sevgiyle, hoşgörüyle çocuklarını büyütmüş ve çevresinden bizimle aynı eleştirileri almış bir babayı tanıdım. Bu babanın oğlunun babası için yazdığı bu kitapta, her çocuğun aslında ebeveyninin ona hissettirdiği biricikliğin nasıl da farkında olduğunu, bunun ergenlik ve sonrasında belki de onların üstüne tahmin edemeyeceğimiz ağırlıkta yük bindirdiğini, bizlerden mecazi olarak “bizi öldürerek” kurtulduklarını ama en sonunda, her şey geçip gittikten, sular durulduktan sonra bile onları ayakta tutan şeyin yine bu koşulsuz sevgi olduğunu öğrendim.

“Babamla aramızda hep karşılıklı bir şefkat vardı (ve bu aynı zamanda fizikseldi de). Bu durum birçok akrabamız için hastalık sınırında gezen bir skandal sayılırdı. Akrabalarımdan bazıları babamın beni böyle şımarta şımarta ibneye çevireceğini söylüyorlardı. Annem de belki durumu telafi etmek istediğinden, beş kız kardeşimi bana tercih ediyor, bana karşı katı bir eşitlikle yaklaşıyor, onlara bana ayırdığından çok daha fazla vakit ayırıyordu.”

Her ana babanın çocuğuna söylemesi gereken şeylerden biri, kim olursa olsun, neyi seçerse seçsin, arkasında olacağıdır. Bu teorik bilgiyi elbette biliyoruz ama asıl iş bunu pratiğe geçirebilmekte ki hayat bu uzun yolculuğumuzda bunu samimiyetle mi, yoksa söylemiş olmak için mi söylediğimizi mutlaka sınıyor. Belki de çocuğumuz varoluşunun bizim bildiğimizden, beklediğimizden farklı olduğunu söyleyecek ki ben yukarıdaki cümlenin gerçekten samimi olup olmadığını en çok bu ânın belirleyeceğini düşünüyorum.

Héctor Abad Faciolince, okuduğu erkek lisesinde arkadaşlarının erotik şakalaşmalarının cinsel olarak uyarılmasına neden olduğunu fark ediyor ve acaba akrabaların söylediği doğru muydu, ibne mi oldum diye babasına açılıyor. Burada babasına açılıyor cümlesi bile bizim toplumu haydi haydi aşıyor ama asıl baba Héctor Abad Goméz’in verdiği cevap belki de unutmamamız gereken: “Bunu korkuyla utanma karışımı bir tonda babama anlattım, babam da bunu bilebilmem için erken olduğunu, ergenlik çağında bir sürü hormonla dolduğumuzdan her şeyin bizi uyarabildiğini ama bu durumun benim homoseksüel olduğum anlamına gelmediğini söylemişti yüzünde dingin bir gülümsemeyle. Her şeyden önce bana şunu açıklamak istiyordu ki eğer öyle olsa bile ben kendimi mutlu eden şeyleri seçtiğim, en derin istek ve eğilimlerimin gösterdiği yönde ilerlediğim müddetçe bunun bir önemi yoktu çünkü insan ne olursa olsun doğuştan getirdiği tabiatına karşı gelmemeliydi, homoseksüel ya da heteroseksüel olmak solak veya sağlak olmaktan farklı değildi.”

İç dökümü faslı

Dediğim gibi, oğlumun yanında ona destek olmak adına beş gün geçirdim, diplomanın umurumuzda olmadığını söyledim, dönmek istemiyorsa ne iş yaparsa yapsın yeter ki mutlu olmasını istediğimizi hatırlattım. Sonra ayrılık vakti geldi. Avukatın biraz fazla sertçe yüzümüze çarptığı bürokratik zorlukları düşünüp de balkonda, banyoda ağlamalarım, kendimi sıkmalarım ve içim içimi yiyorken hallederiz demelerim de bitecekti. Yola çıkana kadar beklerim sandım ama otobüsün önünde ayrılırken sarıldığım oğlumun boynunda hüngür hüngür ağlamaya başladım. Ana babalar cidden çok iyi rol yapıyor demek ki oğlum kalakaldı, “n’oldu şimdi, n’oldu şimdi” sorularından kaçıp otobüse bindim.

Günlerce niçin bu kadar ağladığımı sorguladım. Her bulduğum yerde ağladım. Hangi arkadaşıma anlattıysam bir daha ağladım. Ne istiyorsan onu yap derken, bu kadar mı büyük hayallerim varmış, sevdiğin işi yapmanın ne kadar önemli olduğunu bilirken bu kadar mı okul hayatı başarısına takılmışım ya da en kötüsü bu ülkeden, bu bizi mutsuz eden ülkeden oğlumu kaçırdığıma bu kadar mı inanmışım da bu geri dönme olasılığı beni dağıtmış, bilmiyorum.

Bildiğim tek bir şey var, Nisyan’ın sonunda Héctor Abad Goméz’in İtalya’da üniversitede bunalımda olan ve ailesine yük olduğunu düşünen oğlu Héctor Abad Faciolince’ye yazdığı bir mektubu okurken artık neredeyse transa girmiş gibi ağlamam ve yazdığı tüm satırların ne kadar doğru olduğuna bu kez tüm benliğimle inanmam. Demek ki ben bu ruh halimden yine bir kitapla çıkabilecekmişim. Şimdi ne olursa olsun oğlumun yanında olacağıma ve bunu söylerkenki samimiyetime inanıyorum. Çünkü gördüm ki yirmili yaşlar buhranını atlatmanın yolu da, hayatında kaybettiklerine, şanssızlıklarına değil, sana sonuna dek inanmış, seni iyi biri yapmaya çalışmış ve seni gerçekten sevmiş ebeveynin varsa, onlara tutunmaktan geçiyor. Bunu Héctor Abad Faciolince’nin çoluk çocuk sahibi olduktan sonra babasını anlatmak için yazdığı 315 sayfalık Nisyan bize söylüyor zaten. Yazarın kitapta uzun uzun anlattığı kız kardeşinin ölümü belki de babasına şu aşağıdaki satırları yazdıran. Evladının ölümünü yaşamış bir babaya daha fazla ne koyabilir ki? “Biz sadece senin esenliğini istiyoruz” demekten daha önemli ne olabilir onun için şu hayatta? Ben onun hakkında tüm öğrendiklerimden sonra Héctor Abad Goméz’e inanmayacağım da kime inanacağım?

“Benim canım oğlum, senin yaşındayken bu depresyonlar sanıldığından daha yaygındır. Ben yirmi altı yaşındayken Minneapolis, Minnesota’da çok ağır bir depresyon geçirdiğimi hatırlıyorum, az kalsın kendi canıma kast edecektim. Şu andan itibaren ne yaparsan yap, ister yazı yaz, ister yazma, ister diploma al, ister alma, ister annenin şirketinde çalış, ister El Mundo gazetesinde, ister La Inés’te, ister lisede öğretmen ol, ister Estanislao Zuleta gibi konferanslar ver, ister annenle babana, kardeşlerine ve akrabalarına psikanalistlik yap, istersen de yalnızca Héctor Abad Faciolince ol, hepsi kabulümüz. Önemli olan şey, bugüne kadar olduğun şeyi yani bir kişi olmayı bırakmaman. Sen gayet iyi biliyorsun ki annenin ve benim arzularımız şandan, şöhretten, paradan ve hatta mutluluktan yana bile değil. Mutluluk lafı kulağa çok hoş geliyor ama o kadar ender ve kısa aralıklarla ele geçiyor ki biz tüm çocuklarımız için en azından esenlik diliyoruz, bu çok daha sağlam, daha dayanıklı, daha mümkün, daha erişilebilir bir kelime.”

Bu satırları bize geri dönmüş bir oğul aktarıyor. Dört bölüm değiştirdikten, Papa’yı eleştirdiği için okuldan atıldıktan, evlenmeden çocuk sahibi olduktan sonra dönmüş. Şimdi ben de pek çok cümleyi daha rahat kurabiliyorum. Ve tek bir şeye tutunuyorum, ayrılırken “hadi artık ben de yurt odama gideyim, özledim” diyen oğlumla çok güvenli bir bağlanma ve ayrılma yaşamış olmama… Bu aşama sağlıklı olduktan sonra, bizim onu sevdiğimizi bildikten sonra her şey gelir, her şey geçer, hayat kalır.

YORUMLAR

Aydın Öztürk

Okuduğum en güzel "anne yazısı"..

16 Ağustos 2024

Öne Çıkanlar

Edebiyat olmasaydı, hissedemezdikSemih Gümüş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

B. T. Yılmaz

19 Mart 2026

Robert Duvall: Sinemada Her Zaman Gerç..

"Sabahları napalm kokusunu seviyorum... Kokusu... zafer gibi.”Böyle diyordu Duvall, Francis Ford Coppola'nın Apocalypse Now  (1979) filmindeki Wagner hayranı, sörf meraklısı ve sadece 11 dakikalık bir oyunculuk gösterisiyle bir sinema ikonu yaratmayı..

Devamı..

Kapitalizm Öldü mü, Yoksa Taht mı Deği..

Uğur Ugan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024