Peki bütün söylemler özgür olmak zorunda mı? Mesela topluma zerre faydası olmayanlar bile? Mesela nefret söylemini ifade özgürlüğü çatısı altına alacak mıyız?
Günümüz entelektüelinin emeğinin boşa gittiğini düşünerek öfkelenmesi gayet olağan. Üstelik bunun sebebi egosu değil, yaşadığı çaresizlik hissi. – Mircea Cărtărescu, 1989'da Romanya'da sosyalist iktidarın yıkılışının otuzuncu yıldönümünde HLO’nun (Hungarian Literature Online) sorularını yanıtladı.
1989’dan bu yana geçen otuz yılı düşünürsek şu an içinde bulunduğumuz dönemi yeni bir çağın başlangıcı, bir dönüm noktası olarak görebilir miyiz? Sizce bu dönemin temel karakteristiği ne?
Mircea Cărtărescu: Biz kim? Romanyalılar mı, Doğu Avrupalılar mı, Avrupalılar mı yoksa insanlık mı? Zira bu sorunun yanıtı, “biz” ile kast edilenin kim olduğuna göre değişir.
Son otuz yılda Romanyalıların hayatını değiştiren iki büyük olay yaşandı. Bunlardan ilki 1989 Aralık’ında vuku bulan ve siyasal sistemi kademeli bir biçimde kökten değiştiren, totaliter devlet yapısından demokrasiye geçişle birlikte ifade özgürlüğü, seyahat özgürlüğü, basın özgürlüğü, yargı bağımsızlığı gibi sivil özgürlükleri geri getiren devrimdi. İkincisiyse 2007 yılında tamamlanan ve ülkede hukukun üstünlüğünü pekiştiren Avrupa Birliği’ne tam üyelik süreci. Bütün bu süreç boyunca demokrasi yanlısı siyasi partiler ve sivil toplum ciddi mücadeleler verdi. Bir yanda komünizm nostaljisinden artakalan bir atalet ve tutuculukla Doğu Avrupa – Asya otokratlarına özgü paternalizme yönelen halk temsilcileri öte yanda milliyetçi hareketten beslenen ve yolsuzluklarıyla ön plana çıkan siyasi partiler vardı. Avrupa idealinin bütün vatandaşları büyülediği şu an bile bu mücadele devam ediyor.
Fakat Doğu Avrupa’nın geri kalanı, bu Avrupa yanlısı liberal seçenekten pek emin değil. Tam aksine “Visegrád Grubu” olarak bilinen devletler, radikal sağın yaydığı milliyetçilik dalgası tarafından kuşatılmış durumda: Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Polonya ve Macaristan’daki otoriter rejimler göç karşıtı milliyetçi politikalara ek olarak temel hak ve özgürlüklere getirdikleri kısıtlamalarla giderek daha muhafazakâr bir zemine kayıyor.

Avrupa Birliği’ne gelirse; birlik içerisindeki ülkeler son yıllarda öyle çok sorun yaşadı ki, birliğin hâlâ varlığını sürdürüyor olması bile bir mucize. Grexit, Brexit, İslami terörizmin yol açtığı tahribat ve bunun sonucunda göçmen krizi, Rus propagandasına karşılık yeniden hortlayan Neo-Nazizm, ağır Brüksel bürokrasisi ve nihayetinde Donald Trump’ın Avrupa’nın ABD’nin “ekonomik düşmanı” olduğu yönündeki akıl almaz iddiası. Bunların hepsi inşa edilen sistemin çöktüğünü gösteren işaretlerdi ama birlik son on yılda bir şekilde ayakta kalmayı becerdi ki, demokrasi ve özgürlükler açısından bu bile başlı başına bir zafer sayılmalı.
Şu an örneğini sadece Avrupa Birliği’nde gördüğümüz “hudutsuz” ve bütünleşik alanın günün birinde hepimizin arzuladığı birleşik dünya modeli haline gelmesini istiyoruz ama şu ana kadar karşılaştığımız bütün sosyo-politik, ekonomik ve ideolojik değişkenleri bir yana koyarsak projenin istendiği kadar başarılı olamamasının temelinde psikolojik etmenler var. Birleşik Avrupa’nın sakinleri henüz gerçek bir vatandaşlık ve aidiyet hissine sahip değil. Başka bir deyişle yerel kabileciliği telafi edebilecek bütünleşik bir Avrupa bilinci yok. Bunun yerine yasaları ve idealleri birbirinden farklı, hatta zaman zaman menfaatleri birbiriyle çelişen gevşek bir devletler konfederasyonu söz konusu. O yüzden gerçek bir birlikten bahsetmemiz güç.
Ve insanlık; dünya öylesine karşı konulmaz bir değişim geçiriyor ki, sebep ve sonuçları ortaya koymak neredeyse imkânsız. Bununla beraber bariz bir bölünme olduğu su götürmez bir gerçek: toplumlar liberalizm ve liberalizm karşıtlığı, ilericilik ve gericilik, radikalizm ve hoşgörü gibi uçlar arasında bölünüyor, kutuplaşıyor. Son birkaç on yılda inanılmaz bir hızla hayatlarımızı değiştiren teknolojik devrim aynı zamanda dünyanın çehresini de değiştiriyor. İnternet ve sosyal ağlar vasıtasıyla kurulan evrensel bağlantı, genetik modifikasyonlar, hiçbir bedel gerektirmeyen sürdürülebilir enerji üretimi, yapay zekâ, güneş sistemindeki gezegenlere düzenlenen keşifler… Bilim dünyası yepyeni keşiflerin eşiğindeyken yaşanan bu teknolojik devrimin siyasi düzlemdeki yansıması özellikle genç kuşakları etkisi altına alan bir idealizm dalgasına sebep oluyor ve bu dalga, 60’lı, 70’li yıllardaki özgürleşme hareketlerinin radikalleşerek gelişmesine yol açıyor. Öte yandaysa teknolojinin bir diğer sonucu var: Google, Microsoft, Apple, Amazon gibi firmaların yarattığı kaygılar giderek daha belirgin bir hal alıyor.
Nihayetinde dünya nüfusunun bir kısmı teknolojik devrimin getirdiği parlak geleceğin hayalini yaşarken kalan kısmı bu parlak gelecekten ötürü aşırı korku içinde.
Buradaki asıl problem, teknolojik devrimden bahsedilirken ön plana çıkarılan olumlu yönlerin, arka planda kalan risk ve tehlikeleri gölgelemesi. Teknoloji iyi olduğu kadar kötü amaçlarla da kullanılabilen bir araç. En basitinden kontrolsüz bir yapay zekâ teknolojisi beraberinde kitlesel gözetlemeyi getirebilir ya da insan olmanın eşsiz niteliklerini bastıran bir süper zekânın ortaya çıkmasına yol açabilir. Genetik modifikasyonlar doğal dengeyi bozabilir. Sosyal medyayı dolduran sahte haberler ve deep fake adı verilen sahte videolar demokratik sürecin baltalanmasına hizmet edebilir ki, bazı ülkelerde seçimleri manipüle etmek için bu amaçla kullanıldı bile.
Nihayetinde dünya nüfusunun bir kısmı teknolojik devrimin getirdiği parlak geleceğin hayalini yaşarken kalan kısmı bu parlak gelecekten ötürü aşırı korku içinde. Bir tarafta inanılmaz bir konfor, dur durak bilmeyen bir eğlence, tam ve kusursuz bir iletişim ve küreselleşme vaatleri dururken öteki tarafta yaşadığı korku yüzünden giderek daha katı bir hale bürünen geleneksel değerler ve muhafazakârlaşma eğilimi var. Dini köktencilik, otoriter yönetimler, ahlaksız yaftası vurulan bu yeni dünyanın reddi; bunların tamamı aşırı hızlı değişen bir dünyanın sonucu ve insanların çoğu bunlarla yaşamlarını kökten değiştirecek bir şey olmadığı sürece baş edemiyor.

Geçmiş ve gelecek arasındaki bu uçurum elbette öteki çağlarda da vardı (sanayi devriminin başlangıcında makinelere karşı isyan gibi) ama günümüzde, eskisine nazaran çok daha görünür durumda ve bu da hâlihazırda deneyimlediğimiz bu çok hızlı dünyayla karakterize. Şu an ABD, Çin, Rusya gibi ülkelerde teknolojiyi kendi menfaatleri için manipüle eden kimi baskın siyasi oluşumlar bu çatlağı farklı biçimlerde yönetip yönlendiriyor. Arada Deep web’in hackerları, internet aracılığıyla organize olan terör grupları gibi çok sayıda devlet dışı varlığın faaliyet gösterdiği geniş bir “gri alan” var. Aslında kimsenin nasıl kontrol edeceğini bilmediği dolayısıyla sonuçlarını da öngöremediği bir “Cesur Yeni Dünya” içindeyiz. Ve bütün bu imgenin üzerinde bir nevi kıyamet havası asılı duruyor. Kimilerine göre insan türü birkaç on yıl içinde yok olacak ve yerini yapay zekâya, yani ebedi bir hiçliğe bırakacak. Aslında bu ne teknolojik ne de siyasi bir kriz, bugünlerde gerçek bir insani kriz içindeyiz.
Peki bütün bu koşullar içinde entelektüellerin rolü neydi? Entelektüelin zihin dünyasında nasıl bir değişim oldu? Geleceği düşündüğümüzde sizce içeride ya da dışarıda nasıl bir strateji izlenmeli ya da böyle bir stratejiye ihtiyaç var mı?
MC: Sınırsız eğlence üzerine kurulu bu yeni dünya söylemlerin aşırı çoğulculuğu ve her biri kendi sosyal ağlarının balonuna hapsolup kalmış sosyal aktörlerin paradoksal izolasyonuyla karakterize. Böylesi suni bir dünyada klasik entelektüelin güç kaybettiği, görünürlüğünü yitirdiği bir gerçek. Çağımızın yeni “fikir önderleri” milyonlarca insan tarafından takip edilmelerine rağmen dar bir zihniyete sıkışıp kalan bloggerlar, vloggerlar, influencerlar ya da bir şekilde sosyal ağlar üzerinden eğilimleri yönlendirenler. Fakat etkisini yitiren sadece entelektüeller değil. Yakın zamana kadar otoritesini kendi nesnel başarılarına dayandıran düşünürler, bilim insanları, yazarlar ve öğretmenler de görünmez hale geliyor. Herkes bir tavır almak gerektiği konusunda hemfikir ancak mevcut yarılmanın şu veya bu tarafında durmak, “ilerici” ya da “tutucu” olarak yaftalanmak demek. Yani çoğu zaman olası sonucu büyük bir hayal kırıklığı olan siyasi oyunlara dahil olmak zorunda kalıyorlar. Günümüz entelektüelleri, karşıt radikal ideolojilerden birinin gözünde şüpheli konumuna düşmeden özgürlük, edimlilik, haysiyet gibi insani ilkeler hakkında fikir dahi belirtemiyor. Bir bakıma faşizm ve komünizm arasına sıkışan, bu iki hareketten biriyle özdeşleşmek için muazzam bir baskı yaşayan 30’lu ve 40’lı yılların entelektüelleriyle aynı dramı yaşıyoruz. Şimdilerde tek fark görünümlerin değişmesi. Zira devlet kurumlarının sahtekârlığı da, toplum nezdinde kurulan ahlak mahkemeleri de yerli yerinde duruyor ve dile getirilen her tür görüş illa bir şekilde damgalanıyor.
Günümüz entelektüelinin emeğinin boşa gittiğini düşünerek öfkelenmesi gayet olağan. Üstelik bunun sebebi egosu değil, yaşadığı çaresizlik hissi. Kimse tarafından işitilmeyen entelektüel ses, Shakespeare’in de ifade ettiği gibi “uygunsuz” bir zamanın Kassandra’sı haline geldi. Oysa gerçek entelektüel her zaman bir hümanist, akıl ve denge insanı, yüksek kültürün özünde yer alan geleneklerin koruyucusu ama aynı zamanda yeniliğin, avangart hareketlerin ve “ezber bozan” düşüncelerin savunucusu olmuştur. İçinde bulunduğumuz çağsa işte bu anlayışı, gerek modern gerekse post-modern kültürel düzeni parçalama ve “entelektüel” kavramını – tabii hâlâ öyle bir kavram kaldıysa – kökten değiştirme ya da yok etme eğiliminde.

21. yüzyıl entelektüelinin dayanağı ne? Neye güvenebilir ve neyi umut edebilir?
MC: Nasıl ki, 30’lu ve 40’lı yıllarda bir avuç entelektüel, düşünür, yazar ve sanatçı aşırı sağ ve aşırı solun cazibesine kapılmak yerine düşünce özgürlüğüne tutundu, böylesi bir anlayışın bugün bile sesini duyurması mümkün. Tek fark, artık evrensel olarak işitilmeyi talep edemeyecek olmaları. Çünkü günümüzde her söylem bir diğer söylemle rekabet halinde. Aslına bakarsanız bugün sadece tek bir ses baskın, o da kalabalıklar tarafından bir arada olmaya zorlanan ve biri ötekini yıkan putların sesi – Nietzsche’nin hayal bile edemeyeceği bir tanrılar alacakaranlığında yaşıyoruz.
Umudun nerede olduğunu ya da nasıl bulunacağını bilmiyorum. Ben kendiminkini her zaman inandığım değerlerde buldum: insanlara duyduğum sevgi ve dengeli düşünce. İnternet sonrası dünyanın göreceliğine rağmen ne sevgi, ne insan onuru, ne adalet duygusu ne de güzellik Bronz Çağı’ndan bu yana yaşadığımız dört büyük teknolojik – endüstriyel devrime rağmen henüz dünyadan silindi. Bilgi üzerindeki manipülasyonun giderek artmasıysa durmaksızın dönen bir atlıkarıncadaymışız gibi varoluşsal bir bulantı. Fakat yine de yaratıcılığa, kimi insanların dehasına, kimilerinin nezaketine, kimilerini insanlığa aynı derecede iştirak etmekten alıkoyan bütün engellere rağmen herkesi haklı çıkarmaya inanıyorum. Bu inanç da devam edecek gücü bulmamı sağlıyor.
Gerçekliği kontrol etme becerimiz bugün her zamankinden daha belirgin ve tehditkâr; mülteciler konusunda yaşanan kriz yaşamın her alanında tepki uyandırmaya devam ediyor, yaklaşmakta olan iklim felaketiyse yeryüzündeki yaşam olasılığını doğrudan tehdit ediyor. Sizce içinde olduğumuz bu krizler çağı sanatçılar tarafından yeterince iyi bir biçimde kavranıp ifade edilebiliyor mu?
MC: Şu an sanatçıların karşı karşıya olduğu en büyük problem bu soruda belirtilenlerden hiçbiri değil – bunlar hepimizin sorunları. Sanatçının sorunuysa süper demokratikleşen tüketimin bir sonucu olarak zorla ticarileştirilen yaratıcı eylemin, sanatçının özgürlük anlayışını yok etmesi. Bugün öfkeli olan sadece entelektüeller değil, müzisyenler, görsel sanatçılar, film yapımcıları, aktörler, yönetmenler, fotoğrafçılar ve yazarlar da öfkeli. Çalışmaları zorla yönlendirilip saptırıldıkça, öze ilişkin bilgi iğdiş edilip ortaya konan sanat eseri tüketiciler için bir yatıştırıcıya dönüştürüldükçe öfkeleniyorlar. Tarihsel perspektif ve eleştirel değerlendirmeyle birlikte genç kuşaklarda sanat algısının biçimlenmesini sağlayan sanat eğitiminin ortadan kaldırılıp içi ahmakça ideolojilerle doldurulan sanatın sermaye şirketlerine satılması gerçek bir felaket. Düzenlenen etkinliklerin niceliği bize sanatın eşi benzeri görülmemiş bir gelişme döneminde olduğu izlenimini verebilir ama hakikatte bu binlerce, on binlerce film, şarkı ya da roman büyük ölçüde çöpten ibaret ve varlıkları, var olmamış olmalarından daha zararlı. Ara sıra karşılaştığınız nitelikli seslerse ötekilerin arasında kaybolup gidiyor ve onların ömrü de ötekiler gibi anca tek mevsimlik oluyor.
İnternete baktığınızdaysa yaratıcılık üzerine konuşup duran insanları görüyorsunuz. Herkesin sanatçı olabileceğini söylüyorlar ki, bu çok doğru. Fakat herkes sanatçı olduğunda artık hiç kimse sanatçı değildir. Ve böyle bir olasılıkta sanata hiçbir hiyerarşi, hiçbir sınıflandırma, hatırlanabilirlik adına hiçbir şans tarafından müdahale edilemeyeceğinden sanat, dört taraftan bize doğru akan bir içerikten ziyade bir sistem olarak kalır. Tek kriteriniz gişe rakamlarıysa sanat yapamazsınız. Günümüzde sanat öylesine ahmakça ve ticarileşmiş bir durumda ki, bir sanatçının saygınlığını ve bireyselliğini koruması çok zor. Tıpkı “entelektüel” fikri gibi “sanatçı” fikri de büyük bir değişime maruz kalıyor ve ne yazık ki, artık tanınamaz bir şeye dönüşme eğilimi gösteriyor.
Artık kimsenin umursamadığı üç bin yıllık edebi yazı geleneğini sürdüren küçük veya orta ölçekli yayınevlerinin sayısıysa bir elin parmaklarını geçmez.
Edebiyatta 2000’li yıllara özgü diyebileceğimiz, tanınabilir eğilimler var mı?
MC: Günümüz dünya edebiyatının sınırlı sayıda büyük yazarının olması şaşırtıcı değil. Eleştirinin ve eleştirel alımlamanın edebiyattaki rolü giderek azalıyor. Yazarın görünürlüğünü, tıpkı film ve müzikte olduğu gibi, satışlar belirliyor. Dolayısıyla yazar imajının yaratılmasında söz sahibi olanlar da eleştirmenler değil, yayınevleri ve edebiyat ödüllerini veren kurumlar. Eskiden sorulurdu: Ne tür bir edebiyat anlayışınız var? Üslubunuzda hangi nitelikler ön plana çıkıyor? Veya bu yazar hangi edebi akıma mensup, şu yazar hangi kuşaktan geliyor? Bu tarz klasik soruların yerini artık şu tarz sorular aldı: Yayıncınız kim? Sizi nasıl destekliyor? Hangi edebiyat ödülünü aldınız? Öyle ki Faulkner, Kafka, Woolf ya da Joyce’un izinden giden ve insanlık durumuyla ilgilenen “normal” yazar, şair ve deneme yazarlarından bahsetmiyorum bile. Onlar edebiyatları “elitist” görüldüğü ve günümüz dünyası tarafından “zor” okunduğu için kendilerini savunmakta giderek daha fazla zorlanıyorlar. Bu nedenle bazen ödül alıp bazı eleştirmenlerin takdirini kazansalar da eserleri satılmıyor – daha doğrusu kitapları, gerçek edebiyat ne ölçüde satılıyorsa o ölçüde satılıyor. Bu yüzden ara sıra görünüyor ve hemen kayboluyorlar. Artık kimsenin umursamadığı üç bin yıllık edebi yazı geleneğini sürdüren küçük veya orta ölçekli yayınevlerinin sayısıysa bir elin parmaklarını geçmez. Gerisi milyonlarca kopya satan ve hemen hemen bütün kitapçılarda bulabileceğiniz popüler romanları yayımlıyor: fantastik kurgular, polisiye romanlar, çocuk romanları, duygusal romanlar… Bu türler elbette her zaman vardı ancak hiçbir zaman popüler kültür tarafından bu denli yüzeye taşınmamışlar ve kendilerini küçümseyici bakışlardan kurtarıp bu denli yer kaplamamışlardı. Ana akım romanlarsa saldırgan bir böceği taklit etmek zorunda olan savunmasız böcekler gibi sıradanlığa ve kent folklorunun bu katmanıyla melezlenmeye mahkûm. Ana akım yazar, toplumsal bir aktör olarak eski cazibesini yitirdi. O artık ne kültür dünyasının bir yıldızı ne de kayda değer bir fikir önderi. Dolayısıyla ciddi bir kafa karışıklığı ve depresif duygu durumu söz konusu. İlahi Komedya, Savaş ve Barış ile Finnegan’ın karışımını şu an yayımlamış olsalar anca birkaç eleştiri yazısına konu olacaklarını – ki, bunlar da tanıtım yazılarının birer tekrarından ibaret olacaktır – ve romanlarını hiçbir zaman merkezi kitapçılarda göremeyeceklerini bilmeleri, günümüz yazarlarını sessiz kalmaya ve eserlerini terk etmeye itiyor. Aslında 1979 yılı gibi erken bir tarihte Lyotard, birkaç on yıl içerisinde yazarın elindeki temaların yalnızca boşluk, hiçlik, ütopya ve sessizlik olacağını yazmıştı. Elbette bütün bunlara ek olarak aşırı ideolojikleşme, kültür savaşları, medya uğruna okuma eyleminin terki ve ne edebiyata ne de yazara hiçbir faydası dokunmayan başka bir sürü olgu da var.
Aydın sınıf çoğu ülkede kapana kısılmış gibi görünüyor. Bazı hükümetler ifade özgürlüğünü tamamen ortadan kaldırmasa da medyayı merkezileştirerek bilgiye erişimi kısıtlıyor ve tutarlı bir direniş gibi bu direnişe katılımın sürekliliği de sağlanamıyor. Böyle bir ikilem söz konusuyken olası çözüm ne olabilir?
MC: Bütün özgürlük biçimleri gibi ifade özgürlüğü de müzakere konusu edilemez. Mevcut devletlerdeki baskın siyasi yapılanma ve yönetim biçimleriyle ilgili karşıtlık tam da bununla ilgili: bireysel ve kamusal söylem ne ölçüde özgür ve bağımsız? Liberal olmayan devletlerde diktatörün ya da iktidar partisinin sesi haricinde bütün sesler bastırılır. Oysa insan toplulukları farklı görüşlere ve dolayısıyla bu görüşleri dile getiren farklı seslere ihtiyaç duyar. Çoğulculuk, demokratik bir yapının işareti. Ancak bütün bunların ötesinde demokrasinin paradokslarını çözmek ya da en azından hafifletmek için bilgeliğe ve muhakemeye ihtiyaç duyarız. Peki bütün söylemler özgür olmak zorunda mı? Mesela topluma zerre faydası olmayanlar bile? Mesela nefret söylemini ifade özgürlüğü çatısı altına alacak mıyız? Neo-Nazi propagandasını, inkârcılığı, köktendinciliği, çocuk pornografisini, aşırı sol fanatizmi hoş görecek miyiz? Peki toplum için neyin iyi olup olmadığına kim karar verecek? Bana kalırsa tek bir reçete yok. Bu tarz söylemler bir anda değil, aşamalı olarak gelişir ve ne kadar ileri gidebileceklerine toplumlar kendileri karar vermeli.
Diktatörlüğü sonuna kadar deneyimlemiş hümanist bir yazar ve entelektüel olarak totaliter ya da otoriter ülkelerin ifade özgürlüğüne getirdiği kısıtlamaları farklı dayanaklarla meşrulaştırmam mümkün değil. Fakat elbette konusu ne olursa olsun nefret söyleminin her zaman karşısındayım. Demokratik hoşgörü nefret, şiddet, aşırılık, hoşgörüsüzlük, ırkçılık ve cinsiyetçiliğin ifade edilmesi için bir bahane olmamalı. İnsan haklarına aykırı her türlü söylem benim nezdimde şüphe uyandırdığından yakından inceleme gerektirir ve bunu yaptığımda çoğu zaman beni hasta edecek denli dar, çirkin, fanatik bir zihnin ürünü olduğu ortaya çıkar.
23 Aralık 2019
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






