Başta zorlandık ama sonra dosya kabulüne başladık.
Türkiye’nin en önemli edebiyat yayıncılarından Metis Kitap’ın kurucu ortağı, çevirmen ve editör Müge Sökmen, 2021’in ilk söyleşisini Oggito’ya verdi. Dünyayı kasıp kavuran Covid-19 gölgesinde gerçekleşen yayıncılığı anlatan Sökmen, yayınevlerinin pandemiye karşı hızlı tepki verdiğini anlatarak, yavaşlatılmış tempoyla da olsa işlerini yaptıklarını söyledi. Edebiyatın son yıllarda okura yazarın bildiklerini onaylatmaya dönük bir çabaya dönüştüğünü anlatan Sökmen, yayıncılığın sorunlarının da halihazırda sürdüğünü belirtti.
Erdinç Akkoyunlu: Covid-19 dönemi, zor şartlarda ilerleyen yayıncılık sektörünü daha büyük bir cendereye sokmuş gibi görünüyor. Bu dönemde Metis Yayıncılık neler yaptı? Yayımlayacağı kitapları erteledi mi? Sıkışık olan yayın takvimi bu durumdan nasıl etkilendi?
Müge Sökmen: Pandemiyle karşılaştığımız anda hızlı bir tepki verdik ve çalışma koşullarımızı büyük ölçüde değiştirdik. Daha önce kolayca hallolan bir sürü işin karmaşık yöntemlerle çözüldüğü bir sürece uyum göstermek zorunda kaldık. Bu elbette yayın takvimimizi de etkiledi. Üstelik, bizimki gibi bir yayıncılık biraz da geleceğe yatırım yapmak, gelecekten umut duymak demek. Yaşadığımız günler bu umudu beslemeyi epey güçleştiriyor. Türkiye’de ruh halimiz nicedir böyle zaten, nicedir karanlık zamanlarda en iyi bildiğimiz işi yapmaya çalışmaktan ötesi gelmiyor elimizden. Biraz tereddütten sonra, yayınlarımıza yavaşlatılmış bir tempoyla da olsa devam kararı aldık; bunun hem okurlarımıza, yazarlarımıza, çevirmenlerimize, hem de bize iyi geleceği düşüncesiyle... Kimi başlıkları erteledik mecburen; ileride zorluk yaşamamak için yeni dosya kabulünü de yavaşlattık.
Edebiyatın Sorunları Evrensel
EA: Metis, son dönemde edebiyat dışı eserlere daha ağırlık verdi diyebilir miyiz? Bu konuda yeni planlar ve düşünceler nelerdir acaba?
MS: Doğru, edebiyat dışı son dönemlerde biraz daha öne çıktı. Son on yıllarda ciddi bir hikâye bombardımanı altında olduğumuzu hissediyoruz; hızlı tüketilen, okuru kendisini ve dünyayı keşfe davet etmek yerine bildiklerini teyit etmeye çağıran, sonu başından belli, sözü tereddütsüz metinler çoğaldı. Yirmi küsur yıldır bağımsız yayıncılığın dünya çapında saldırıya uğrayıp metinden çok kârına bakan şirket yayıncılığının öne geçmesiyle, okurla buluşmasına izin verilen metinler de iyice tek tipleşti, edebiyatta sistemin önyargılarını pekiştiren metinler öne çıkartılıp diğerleri görünmezleştirildi. Bu yüzden yeni sesler keşfetmek iyice güçleşti. İstisnalar elbette çok; dünyada da Türkiye'de de çok iyi edebiyat üretilmeye, okurla buluşmaya devam ediyor. Biz de merakla okumayı, metin aramayı ve basmayı sürdürüyoruz. Ama neoliberalizmin kamuyu tamamen imha etmeye çalıştığı, insanın vatandaş olmaktan çıkarılıp tüketici olarak tarif edildiği bu ortamda dünyayla tanışıklığımızı artırmak, failliğimizi hatırlayıp güçlendirmek gibi arzularla bilim dizimize, tarih toplum felsefe dizimize, eleştiri dizimize biraz daha ağırlık verdiğimiz doğru. Yayıncılığa ilk başladığımız yıllarda dikkat çekmeyi hedeflediğimiz sorunlardan çoğu çözülmediği gibi bazıları daha da ağırlaştı. Yıllar içinde, ki neredeyse kırk yıldan bahsediyoruz, söylediğimiz nice şeyin doğru çıkması bize zafer değil yeniklik duygusu getirdi. Bunun en rahat anlaşılacağı örnek, iklim krizi üzerinden verilebilir. Daha 1980'li yıllarda, ilk bastığımız kitaplardan biri bu konudaydı: Dünyaya verdiğimiz zararlara dikkat çekiyor, değişim çağrıları yapıyordu. Neredeyse yarım yüzyıl sonra, dünya felaketlerle üst üste sarsılırken, gücü elinde tutan hiçbir kesim bu konuyu ciddi bir şekilde ele almış değil. Tersine, maddi ve siyasal gücü elinde tutanlar, inkâr ile felaketten kâr çıkarma arasında bir yelpazede, kapitalizmin çarklarını nasıl besleyeceklerine kafa yoruyor. Aynı şeyi Türkiye'ye özgü sorunlar için de söyleyebiliriz. Elbette bu sorunların hiçbiri salt Türkiye'ye özgü değil, küresel siyasetten bağımsız değil. Ama çözümü en çok bizim tutum ve davranışlarımıza bağlı olan sorunlar: muhtelif etnik, dinsel, cinsel kimlikler üzerindeki baskılar; tarihimizin bastırıldığı için dönüp gelen, hayatı zehir etmeye, hatta hayatları söndürmeye devam eden tabu konuları vb... Neredeyse kurulduğumuz günden beri dikkat çekmeye devam ettik bu konulara, ama önümüzdeki tabloya baktığımızda pek bir özgürleşme, barışma, hesabını verme, sorumluluğunu alma göremiyoruz. Bunun yerine inkâr ettiğimiz konular kâh değişip kâh yeniden dönerek artıp duruyor... Ve son dönemde, yanlış politikalarla üzerimizdeki şiddeti artan bir salgının da saldırısı altındayız. Son yıllarda zihinlerimiz zaten hep bunlarla doluydu: Bugün dünyada daha özgür ve adil bir gelecek için mücadelenin imkânı kaldı mı; zihinlerimizi amigo gibi saflara bölünmekten kurtarıp emek ve adaletten yana, özgürlükten yana bir düşünme tarzında nasıl buluşabiliriz; tür olarak insan dünyayla nasıl daha barışık ve daha az zarar veren bir ilişki kurabilir; ekonomik büyümenin vahim bir yaklaşım olduğunu görüp küçülme üzerine düşünmeye, müştereklerimizin kıymetini bilmeye nasıl geçebiliriz... Zihinlerimiz bunlarla meşgul olunca yayımladığımız kitapların epey bir kısmı da böyle konulara değinir oldu.

Zihnimize Hitap Eden Kitaplar Yeni Baskı Yapıyor
EA: En çok hangi kitaplar satıyor? Son 10-15 yılla karşılaştırdığınızda bu satış grafiği okurun tercihi olarak aynı mı kalmış yoksa değişimlere uğramış mı?
MS: Okurların bilim kitaplarına ilgisi açık bir şekilde artıyor; aynı şekilde eleştirel düşünce kitapları içinde yıllarca tek baskıda kalmış pek çok kıymetli başlığın da son yıllarda yeni baskılar yapmaya başladığını görüyoruz. Mesela Evelyn Fox Keller'in yıllarca pek az okurun ilgisini çeken önemli kitabı Genin Yüzyılı, on beş yıldan sonra yeni baskı yaptı. Keza Ranajit Guha'nın Dünya-Tarihinin Sınırında Tarih kitabı da öyle. Okurun canlanan ilgisinin zihinlerimize yeni kavram ve bakış açıları armağan eden benzeri kitaplara da yöneleceğini umuyoruz.
Edebiyat Dışı Türde İlk Kitaplara Yer Verdik
EA: Hem ekonomik hem de çalışma takvimi açısından soruyorum: yeni yazarlara, ilk romanlara kapınız sonuna kadar mı açık, yoksa tabii ki bu dosyaları da kabul edip, okuyup ama yayın noktasında farklı gerekçe ve ihtiyaçlarla daha mı sıkı bir tutum takınıyorsunuz yayın konusunda?
MS: Dünyanın ve ülkenin koşulları nedeniyle biz epeydir genişlemeyi değil, inandığımız tarz bir yayıncılığı derli toplu, gerekli emeği vererek, istikrarlı bir şekilde sürdürmeyi hedefliyoruz. Bu nedenle ne yazık ki kısıtlı sayıda dosya kabul edebiliyoruz. Ama kısıtlarımızı belirleyen asla yazarın yeni olup olmaması değil. Özellikle edebiyat dışı alanda, konuları yayın programımıza uygun olduğu için pek çok yazarın ilk kitabını bastık bu son yıllarda.
Zengin Bir Yayıncılık Var Türkiye’de
EA: Türkiye'de bir okur kitlesinin oluştuğunu, bunu gelecek kuşaklara da onları kitapçılara götürüp çocuk kitapları alarak okur yapmaya başladığını söylemek mümkün mü acaba? Bu konudaki eksikler yada değişiklikler ne olmalı sizce?
MS: Kitap okuyarak, kitap zevkiyle büyümüş bugünün genç anne babalarının kitap sevgisi aşılamakta da çok etkili olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Metis'te, bizim yayıncılığa başladığımız yıllarda anne babaları bile yeni doğmuş olan okurlarımız olduğunu fark ediyoruz sevinçle! Tutkulu bir yayıncılık anlayışıyla yapılan bağımsız yayıncılık sayesinde, zengin bir kitap çeşitliliği var bu ülkede, bu yaklaşım kendi okurlarını yaratıyor elbette. Kitap fuarlarında, kitapçılarda şekerci dükkânına girmiş bir çocuğun zevkiyle raflara yaklaşan ebeveynler bu sevinci ve merakı çocuklarına da bulaştırıyorlar; son on yıllarda ülkedeki çocuk ve gençlik edebiyatının ne kadar geliştiği açık. Daniel Pennac'ın çocuklara okuma zevkli aşılama konusunda harika bir kitabı var: Roman Gibi. Bu işin asla hafife alınamayacak, ama didaktik olmaktan kaçınarak yaklaşılması gereken bir mesele olduğunu çok güzel anlatıyor. Okurun haklarının görevlerinden önemli olduğunu, okumanın hem zor bir teknoloji hem de keyfi bir şey olduğunu bilerek ebeveynlik edince okuma zevkini paylaşmak kolaylaşıyor.
Öykü Dergilerinin Payı Büyük
EA: Son yıllarda romanın ağırlığı kadar öykünün de bir haciminin oluştuğunu söylemek gerek sanırım. Size gelen dosyalara ve niteliklerine de bakınca roman öykü konusunda neler söyleyebilirsiniz?
MS: Bir dönem epey hakkı yenmiş olan öykünün son dönemlerde canlanma yaşadığını düşünüyorum ben de. Bunda Notos gibi inatla öyküyü koruyup kollayan dergilerin, geniş öykü listesi olan yayınevlerinin de payı var elbette. Biz yukarıda da söylediğim gibi dosya kabulü konusunda epeydir temkinli ilerlediğimiz için bu konuda sağlam kişisel gözlemlerim yok ne yazık ki.
Kâğıdı İsraf Etmiyoruz
EA: Okurlarınız kitaplarınıza bayıldıklarını söylüyor ama bunun beğeni dışındaki ikinci sebebi, puntoları hayli küçük bulmaları. Bu konuda bir değişiklik olacak mı acaba?
MS: Bastığımız kitapları elimizden geldiğince ekonomik tutabilmek için (kâğıdından telifine dolara bağlı bir piyasada bunun ne kadar zor olduğunu tahmin edersiniz) gereksiz punto büyütmemek, kâğıdı israf etmeden kullanmak gibi eski dünya alışkanlıklarımız var. Yakın dönemlere kadar da bu konuda şikâyet aldığımız yoktu. İşin ilginci bu şikâyetler gözlerinin zorlanmasını bekleyeceğimiz ileri yaştaki okurlardan ziyade nispeten genç kuşak okurlardan geliyor. Bizler 20. yüzyıldan, mini mini puntolu Varlık Yayınları Cep Kitapları’nın, Penguin ucuz kitap dizilerinin dünyasından geliyoruz; okuduğumuz tabletteki puntoları iki parmağımızla büyütmeden, gözümüzü ayarlayıp önümüze konan metni takip etmeye alışığız. Zamanında mesela tüm Sait Faik öykülerini 9 puntodan zevkle okumuş birine Metis kitaplarının 10,5 puntosu küçük gelmiyor sanırım. Büyük puntoları çocuk kitaplarına uygun buluyoruz galiba, hatta fazla büyük puntolar fiyatı artırmak için yapılmış bir şişirme duygusu uyandırıyor bizde. Ama sonuçta bu biraz da okur alışkanlığıyla ilgili bir durum, saygı duyuyoruz. Şu sıralar eski kitaplarımızın yeni baskılarını yaparken daha ferah bir okunurluk hedefleyen değişiklikler yapıyoruz.
Daha Az Yazsak Bile Ajandalar Gerekli
EA: Öte yandan yine çok ilgi gören ajandaların da devamı gelecek mi ve ne tür yenilikler düşünülüyor?
MS: Bizim için ajandalarımız, Metis okuru diye tanımladığımız ve zihnimizde sürekli söyleştiğimiz kesimle aramızdaki bir paslaşma, muhabbet, şakalaşma. Konularını her sene kendi ruh halimize göre seçiyoruz ve bu ruh halini paylaşacaklar için hazırlıyoruz. 2004'te Antikapitalist Hareket İçin Kılavuz ajandasıyla başlamıştık; Edebiyat, Doğa İçin Sorumluluk, Cadı Avları, Yaratıcı Direniş, Hayvanlar ve İnsanlar, İllallah!, Nefret Suçları, Olmayan Kelimeler, Hiçbir Yerden, Yâ Kebikeç, İnsan Nedir Ki, şu bu derken bu yıl on sekizincisi çıktı, adeta "gelenekselleşti". Hatta birkaç yıldır format önerisi olarak kabul edilip biçim olarak neredeyse bire bir benzerleri yayımlanır oldu başka yayıncılar tarafından. Ancak mesele formattan ibaret olmadığı için okurların ilgisinde bir azalma olmadı. Bu seneki konu, tahmin edilebileceği üzre, "hayat memat": Bilgilerimiz sayesinde, zihinsel olarak beklediğimiz, ama gönlümüzün kabul etmeye hazırlıklı olmadığı bir salgınla karşılaşıp hayatlarımız alt üst olduğunda, hayattan anladığımız şeyi gözden geçirmek için edebiyata, felsefeye, bilime, sevdiğimiz yazarların rehberliğine dönüp bu konulara değinen bir ajanda hazırladık. Bu yıl önceki yıllardakinden daha az kayıt düşme gereği duyulabileceğinin farkındayız, ama düşüncelerimizi, alıntılarımızı, planlarımızı yazacak bir notluk olarak da işe yarayacağını umuyoruz ajandanın. Seneye ne yapacağımız, 2021'in bize neler getireceğine bağlı: 2015'teki "Beni Siz Delirttiniz" ajandamızın bir benzerine varmayacağımızı umarım!






