Bir romanı görmekle anlamak birbirinden çok farklı şeyler, deriz kendi kendimize, Madam Bovary’i yargılayan yargıçlardan da gözü bağlılar bizden değil, tam da dostumuz gibilerin arasından çıkar, deriz...
Bize bir roman önerecek dostlarımızdan, yakınlarımızdan sıklıkla duyarız: “Çok gerçekçi bir roman!” derler. “O dönemi adeta yaşıyormuş gibi hissettim!” Bu iyimserce sözlerin basit mantığının altında bizi hep sürüp gidecek heyecanlı bir dünyaya hazırlamak kadar, romana inancımızı yitirdiğimiz anda faturayı onlara değil de okuma deneyimimizdeki aksayan yanlara çekmeye hazır daha başka bir düşünce de yatar ve gerçeklikle romanın dünyası arasındaki anlaşmazlığımız böylelikle çok da uzamadan yeni bir boyut edinmiş olur: Bu dostlarımızın bizi sözlerine inandıramadığı (ve bunu içten içe hazince bildiği), bizimse inançsızlığımızı askıya almaya çalışıp bir biçimde okuduğumuz roman sonuna dek gerçekliğe batmış da olsa taraflardan birinin diğerini açıkça ikna edemeyeceği bir düzlemdeyizdir artık ve konuşulmadan kalan yanıyla söz konusu roman aslında tarihsel oluşumuyla birlikte ağır ağır kazanmış olduğu temel bir özelliğini, yani sahiciliğini (samimiyetini de barındıracak şekilde) arkasına almış, bir sorun olarak karşımızda duruyordur.
Romanları yaşamının olağan bir devamı gibi algılayabilen Dickens okuru için yarıda kalmış, gazetede okuduğu bir sahne hemen şikâyet edilebilecek (Oliver Twist neden bir türlü gün yüzü göremiyordu?) gerçek hayat sorunlarıyla dolup taşıyordu, zaten yazar da bunlara fazlasıyla duyarlıydı ve mesele hiç de başka bir boyut kazanmadan bir sonraki tefrikada çözülebiliyor ya da (hain Fagin’i durmadan suçlayan) şikâyetçi okur sahneler ve olaylar arasında günler, haftalar geçirdikten sonra romanı hayata benzemediği için değil, olsa olsa bu hayatı yeterince anlatmadığı, belki farklı anlattığı için beğenmemiş oluyordu… Madam Bovary’i mahkûm eden yargıçlar ona inanacak saf okurların gerçeklik algısını besleyeceğini değil, bozup çarpıtacağını düşünüyor olmalıydılar… Anna Karenina kendini rayların üzerine bir tek ağlamaya hazır okurları etkilemek için atmaz; bu eyleminin gerisinde bütün bir romanın gelişim örgüsü ve mantığı, ahlâkı da parlar… Biraz daha modernler de öyledir: Kafka’da gerçek hayata bir an bile benzerlik saptayabilmeniz için bütün bir toplumun, bürokrasinin, kültürün eleştirisine girişebilmeniz gerekir… Bütün bu örnekleri roman ve gerçeklik ikiliğine tarihsel birer kanıt oluşturmaları amacından önce (zamansal bir sıçrama arayışından da önce), romanların hayatlarımıza öykünmeyecek ölçüde apayrı bir gelişim seyri göstermiş olabileceğini vurgulamak için vermek isteriz dostumuza: Bugün hangimiz Mrs. Dalloway’i dümdüz bir savaş-sonrası eleştirisi gibi okuyabilir ya da bunun tam aksini aynı rahatlıkla söyleyebiliriz ki?
Romanda gerçek hayat belirtileri arayan dostumuzdan evvel kendi kendimizi bir güzel ikna etmeye yöneleceğimiz ayrıntılar da tam buralarda saklıdır, çünkü Madam Bovary ya da Anna Karenina bunca zaman sonra bile intihar eden başkişilerini yaşatabiliyor; Mrs. Dalloway savaş ertesi stres veya kişilik bozuklukları yaşayabilecek kişilere zamanlar-üstü bir düzlem sunabiliyordur. Ama mesele basitçe bir tarihsel devamlılık da değildir; öyle olsaydı elimize kitabı tutuşturan dostumuza yazının başında belirttiğim üstünlük duygusuyla bakamazdık hiç. Romanın konuşulmadan kalan yanını, yani onun pek bir anlam veremeyeceği “yapaylığını” fark etmiş olduğumuz için, aramızda asılı kalan anlaşmazlıktan bir zevk de çıkarırız kuşkusuz; yine de düşünmeden edemeyiz: Ya romanı (diyelim Madam Bovary’i) onun kadar hissedememiş, içselleştirememişsek? Okuma sürecindeki bu aksaklık bizim hayal gücümüzden dönemsel bilgi dağarcığımızdaki yetersizliğe kadar epey bir okurluk ölçütünü tartışmaya açar ve dostumuzun yüzüne vurmak istediğimiz asıl eleştiri, ikinci bir dünya olduğu için romanın gerçeklik etkisine değil de edebi dokusuna bakmamız gerektiği bilinci bir miktar geriye çekilmiş olur.

Kendimizi aksine inanmaya zorlayacağımız başka bir yön de, bir türlü yok sayamadığımız o edebi dokuyu dostumuzun da görmüş, ama yazarın birinci elden dünyasına gösterdiği yoğun dikkatten ötürü bunu bizim kadar büyütmemiş olabileceğidir kuşkusuz. Hayallerini aksatmıyor ve kendini çevresindeki daha uygar dünyadan bir biçimde koparmıyorsa, haklı da olabilir. Bizim dilsel bir örtü gördüğümüz yerde onun kelimelere tamı tamına uyacak (ve hiçbir zaman hazzını bilemeyeceğimiz) hayaller kuruyor olması, bizim düşünceyi algıladığımız yerde onun çok safça ve çok da kendiliğinden roman kişileriyle özdeşleşebilmesi, mesela Anna Karenina’dan çıkardığımız ahlâkçı bilinci onun asla kapılmayacağı bir tür soğuk mesafeyle sırtlanmış olmamız bizi aslında romanın anakronik birer yargıcına çevirmiyor mudur? Onda suçladığımız şeyin, yani romanın dünyasını günümüze en uygun biçimde çeviremiyor oluşunun, tersine dönerek bizi mahkûm edebileceği noktadır bu: Gerçekçilik etkisi, dostumuza kıyasla aslında bizim gözümüzü bağlamıştır ve yine tarihsel olarak ayrı iki dünyayı sorunsuzca iç içe geçiren onun aksine biz birine, daha çok da romanın dünyasına, elimizde bir mercek varmış da onun içinden, onun yanılgılarıyla bakıyor gibiyizdir. Dostumuzunsa böyle bir merceğe ihtiyaç duymadığını biliriz, bildiğimiz için de içimizdeki son hor görme hayalleri de suya batar, gerisinde bir tek halimizden de soğuk bir bilinç kırıntısı bırakır: Bir romanı görmekle anlamak birbirinden çok farklı şeyler, deriz kendi kendimize, Madam Bovary’i yargılayan yargıçlardan da gözü bağlılar bizden değil, tam da dostumuz gibilerin arasından çıkar, deriz, çünkü çok hayal aynı zamanda koşulsuzca inanmak demektir.
Dili ve üslubu ya da yazarın konusuna yaklaşımı gibi diğer belirgin yapısal öğeleri görebilmekle tüm bunları pek düşünmeden yine de romana nüfuz edebilmek arasındaki temel farkın altını hemen çizebildiğimize göre, okurken oluşturduğumuz gerçeklik algısının yokluğundan veya varlığının baskınlığından ziyade bizim için taşıdığı anlamın karşılığına da bakmak gerekir. Roman bir göstergeler toplamına dönüşmüşse bize göre daha saf okur dostumuzun bunlara yabancı kalıyor olması aramızda bir anlam hiyerarşisi değil, düz bir vurguyla bir yanlış ya da eksik anlama pratiğini de değil, roman fikrine ilişkin (bu hayli geç dönem okur kuramlarının da yadsımayacağı) daha kalıcı bir ayırım yaratır çünkü: Temellerini Dickens okurunun yapacağı gibi bir hayaller yığınını sorunsuzca gerçek sanıyor olmaktan çok, inançsızlığını askıya aldığını da kabul edebilecek, bu yüzden romanı bütün bir hayatına safça genellemeden, olduğu haliyle de bırakabilen, yazının başından bu yana hırpaladığımız okurun biraz keyfi, hatta yarı bilinçli yaklaşımından alan böyle bir seçeneği görmezden gelmemiz zordur ve yine yazının başından beri çelişkileriyle gördüğümüz daha “modern” okurun hep aksamalarla, bir öğeden diğerine yoğunlaştığı için durup düşünmelerle sürüp giden okuması karşısında görünürde sapasağlam bir gerçeklik algısıyla durur. Yanılsama payı da olsa böyle bir ihtimale karşı koymak her zaman mümkün olmaz ve belki de sırf bu yüzden romanı okuyup geri verdiğimizde (çağdaş yaklaşımımızla gizlice övüneceğimiz ölçüde) düşüncelerimizi birkaç savruk kelimeyle özetleyiveririz. Bu sözlerin gerçek duygularımızı açmayışına oranla romanın olay gelişiminden, belli başlı sahnelerinden, kişilerin ne de sahici olduğundan; yani kendimizi hayat mı yapay bir düzenek mi olduğuna pek dikkat göstermeyen birinin karşısında zorlukla da olsa bir romanı olabilecek en düz haliyle anlatırken bulduğumuzdan sanırım birçoğumuz bir anı olarak bahsedecek kadar mustarip olmuştur. Böyle anlarda gerçeklik algısı da nedense romanın içinden değil, kararsızlıklarla örülü kendi dünyamızdan çıkar ve iki okur arasında, havada asılı duruyormuş gibi de olsa büyük bir benzeşme karmaşası yaşanır.
“Sürüp giden şeyleri anlatınca roman olmuyor,” demek isteriz, Kundera’dan ilhamla. Söyleyemez ve, “Anlatmayınca da olmuyor,” diye hazince düşünürüz sonra. Dostumuzsa bu gergin sessizlik ânından bizden daha fazlasını nasiplenmiştir. Biraz da iyi niyetliyse, romanı özetlediğimiz esnada hata bulur gibi değil, beklentiyle anlayış gösterir gibi gözlerimizin hareketini izleyip başını sallar belki.
Aslında roller gülünçlüğe varacak ölçüde değiştirilmemiştir henüz; yan gözle bakar ve verdiğimiz somut bilgileri muhasebeciler gibi takip etmekte olan dostumuzu son bir hamleyle yere serme hayalleri kurarız. Emma Bovary’nin içtiği zehri tanısa bile, motivasyonunun anlamına yaklaşamadığından emin olabiliriz çünkü aynı zamanda bir dedikodu sütunu takipçisine benzediği için Bovary’nin acılar içinde gerçek bir kişilikten esinlendiğini bilir, ama romanın yazarının o kısmı yazarken arseniği tattığını bir rivayet olarak duymuşsa da yine bunun da anlamına yaklaşamaz. Gerçek hayat bilgilerinin bir romanı doldursa da esas olarak içeriğinden önce ruhunu yarattığını söylemek isteriz ona; bu noktada da dilimiz dönmemişse zaten anlamış olabileceğini en az onun kadar saflıkla dilediğimiz ve daha büyük laflara hiç girişmeden, aramızdaki deminki benzeşme halini zihnimizin bir oyunu gibi görebildiğimiz içindir: Bir süre, bir dalgınlık ânında, Flaubert’in arseniği içtiğini aklımızla kesinlemiş ve bundan onunkini andıran bir rahatlıkla romanın içsel bilgisinin aksini düşünmemeye varmışızdır. Yazar zehri bilmeseydi, deriz, kadının ölümü kimse için bu kadar sarsıcı olmayacak, roman da öyle zamana direnemeyecekti… Ve tam bu birbirimizi süzdüğümüz yeni gerginlik esnasında, dostumuz, evet, birebir şunları söyler:
“Bahsettiğin gazete haberindeki kadını hatırlamıyoruz, ama Emma Bovary bugünlere dek geldi.”
Kundera veya Nabokov’un bir varoluş sancısı göreceği yerde, sevgili dostumuz kısık sesle de olsa bir tarih bilinci sergilediği için, tavrı ve sözleri gözümüze yepyeni, bambaşka görünür ve yuvalanmakta olan kibrimiz kendi zihnimizin berraklaşması adına dağılmaya yüz tutar. Küçük de olsa anlaşabildiğimiz bir nokta vardır, yok sayamayız: Gerçekliği bir roman için iki taraf da meşru ve yararlı görüyordur. Sırf bu nedenle ne biz ona aynı zamanda romanların da hayatı oluşturabileceği türünden kışkırtıcı başka şeyler söyleriz, ne de o bize en azından tek bir hayatın gerçekliği (“Madam Bovary’nin dramı”) olmasaydı birçok büyük romanın yazılmadan kalabileceğini bir kere daha, hep öylesini beklesek de, hatırlatmış olur.






