Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

11 Ağustos 2021

Edebiyat

Raşel Rakella Asal: Çılgın Bir Devinimdir Yaşamak

Tufan Erbarıştıran

Paylaş

2

0


Raşel Rakella Asal, bu kitabında edebiyat ve sanatı metinlerarası ilişkilerle harmanlayan, yazınsal ve görsel olanı birbirine bağlayan, okur üzerinde hem bilgi hem de düşünsel bir derinlik yaratan yazılar yazmış. Okuyacağınız yazılar bir başucu, bir kaynak kitap değerinde diyebiliriz. Her biri konularına göre kapsamlı ve düşünsel açılımları çağrıştırıyor.

Raşel Rakella Asal, dünya edebiyatını iyi tanıyan, bu konuda karşılaştırmalı yazılar yazan deneyimli bir yazar. Yorumlamaya çalışacağımız “Çılgın Bir Devinimdir Yaşamak” başlıklı son kitabında dünyaca ünlü yazarların romanlarını hem başka romanlarla hem de bazılarını tiyatro ve resim gibi sanat dallarıyla ilişkilendirmeye çalışmış. Kitabın içinde yazarın kendine özgü düşünsel ve edebi değerlendirmeleri var. Hemen belirtelim ki değindiği konuları, öne çıkardığı kahramanları, görsel ve yazınsal metinlerin birlikteliğini ilgiyle okuyorsunuz. Söz gelimi, Virginia Woolf ile Nezihe Meriç’in romanları arasında organik ve düşünsel bir bağlantı saptıyor. Virginia Woolf’un roman yazımındaki bilinç ve bellek oyunları ile Nezihe Meriç’in kendine özgü postmodern anlayışı arasında bir bağlantı kuruyor. Önce kitaptan bir alıntı yapalım.

“Asıl gerçekler dış dünyayla değil, insanın iç dünyasıyla ilişkiliydi” (s.17). Virginia Woolf’un buna benzer düşünceleri sadece edebiyat anlamında değil, görsel sanatlar alanlarında da bir çığır açmıştır. Sigmund Freud, Carl Gustav Jung gibi psikanalistler sayesinde, ressamlar doğada gördükleri yerine insanın tamamen iç dünyasına yönelmiştir. Böylelikle insan ruhunun derinliklerinde saklı kalan anılar, olaylar, fanteziler, nesneler bir tür dışavurum sayesinde tuvallerinde yer almıştır. Raşel Rakella Asal da bu gerçeğin ardından gidiyor ve yazınsal bir metin ile psikolojik derinliği olan düşünsel bir yapıyı karşılaştırıyor. Sonunda zamanın göreceliği, sonsuz bir şimdiki zamanın varlığı ile yaşamların/kişiliklerin bir süreklilik ile değişime uğradığını sezdiriyor. Nezihe Meriç’in yazdığı Korsan Çıkmazı adlı romanında kadın duyarlılığı öne çıkarılsa da kahramanlar geçmiş ve gelecek arasında gidip gelmektedir. Korsan Çıkmazı’nda üç karakter birbirlerine ve kendilerine yönelik sözleri, davranışları, anıları ile romanı okurun gözünde temposu hiç düşmeyen lirik bir anlatıya dönüştürürler. Raşel Rakella Asal lirik bir anlatıyı, Virginia Woolf’un Dalgalar adlı kitabıyla karşılaştırıyor.

Dalgalar geleneksel roman türünden oldukça farklı yazılmıştır. Metne hâkim olan dalga imgesi sayesinde Woolf hayat denizini sergileyen düzyazı şeklinde bir şiir yazmıştır. Tüm romanı kaplayan su imgesiyle okur dalgaları duyabilir, görebilir, hissedebilir. Dalga imgeleri romanın ritmini oluştururken, bu ritim aynı zamanda da dalgaların sesini ve devinimini sağlar.” (s.17)

Virginia Woolf’un şiirsel metinleri tıpkı dalgalar gibi inişli çıkışlı, bazen de dinginliğin altında keşfedilmeyi bekleyen bir hazineyi andırır. Onun benzer bir teknikle yazdığı Dalgalar adlı romanının lirikliği sanatsal bir benzetme gerekirse, Ludwig van Beethoven’in ünlü Beşinci Senfonisi’ni andırır. Söz konusu bestede bazen sert bazen yavaş ama çoğunlukla ansızın gelen Andante-Allegro çatışkısının yazınsal bir duyarlılığı gibidir…  

Raşel Rakella Asal, Nezihe Meriç ve Virginia Woolf’u metinlerarası bir ilişkiyle karşımıza getiriyor. Her iki yazarın bilinç ve bellek oyunlarını edebiyatın sınırlarını aşarak felsefi bir anlayışla yeni bir metne dönüştürüyor.

Kitabın bir başka bölümünde ise, Marcel Proust ile yazar/ressam John Banville’yi karşılaştırılıyor. Banville’nin Mavi Gitar romanı ile Marcel Proust’un özellikle Kayıp Zamanın İzinde adlı muhteşem romanını sanatsal açıdan örtüştürüyor, metinlerarası ilişkinin edebiyat ve sanat birlikteliğini imliyor.

Marcel Proust, Kayıp Zamanın İzinde’de bellek ve bilinç oyunlarını zamanın göreceliği ile bütünleştirir, edebî bir metin halinde romana dönüştürür. Raşel Rakella Asal da bu zamansal dönüşümü şöyle yorumluyor:

“Zaman eşsiz devinimi ile insanı var eden bir yapıttır. Modern edebiyatta mekân kadar önemsenen zaman anlayışı Proust’tan sonra değişmeye başlamıştır.” (s.27)

“Bellek uzun bir yolculuktur ve bu yolculuk çoğu defa çocukluktan başlar. Geçmiş hemen herkes için özlenen ülkedir, yitik cennettir.” (s.28)

Raşel Rakella Asal’ın bu önermesinden yola çıkacak olursak, yazılı metnin edebî bir dille yazılmasında, belleğin diplerindeki açınlamayı bekleyen anıların yaşamsal önemi ortaya çıkar. Sürekli geriye dönüşlerle yaşanan anı=bellek, bellek=bilinç devinimleri ve çatışkıları sayesinde bireyin özü kendi varoluşunu tamamlamaya yönelir. Bu anlamda, John Banville’nin Mavi Gitar romanındaki aşk, acı, dram, ölüm, dostluk gibi kavramlar arasında gidip gelir okur. John Banville’nin ressamlığı da işin içine girince, bu kez sanatsal görsellik ile yazınsal metin birbirini tamamlar ve birlikte yepyeni bir uzamın yolunu açarlar.

Belleğin kaybolmaya başlamasıyla birlikte bireyde anıların anlamı, yaşanan tarihi olaylar ve kullanılan nesneler/giysiler anlamsızlaşır. Büyük bir boşluğun içinde kendini küçücük bir nokta gibi görmeye başlar. Bu durum sonsuzluğun dramatik bir sonucudur aslında. Söz gelimi, başrolünü Haluk Bilginer’in oynadığı Şahsiyet dizisinde bellek kaybına uğramaya başlayan bir adliye memurunun nasıl bir seri katile dönüştüğü anlatılır. Agâh Efendi (Haluk Bilginer) işlediği cinayetleri kısa sürede unutacağı için kendini sorumlu hissetmez. Kişinin belleği öyle hassas bir bütünselliğe sahiptir ki, bir kez bozulmaya başladı mı tıpkı kuantum fiziğinde elektronların nereden ve ne zaman çıkacakları belli olmadığı gibi her an kendi içinde özerktir. Bellek bütünselliğini yitirdiğinde, onu yeniden toparlamak ve güçlendirmek giderek zorlaşır ve sonunda tüm anılar kaybolur. Kayıp Zamanın İzinde romanı da bu gerçeklik üzerine kurgulanmıştır.

Kitapta sadece edebi metinler ve metinlerarası ilişkilerden söz edilmiyor. Bunun yanı sıra birtakım insani değerlere de yer verilmiş.

"Yazmak Yeniden Yazmaktır" başlıklı bölüm bir hayli dikkat çekici ayrıntılar, yorumlar ve bilgilerle donatılmış.

William Shakespeare’in tüm oyunları evrensel bir temayla yazılmıştır. Bugüne kadar her yazdığı oyun değişik formatlarda oynansa bile sonuçta izleyici üzerinde derin bir etki bırakmıştır. İnsanın doğasını ve onun ruhsallığını açığa çıkaran, tıpkı Jung’un arketipleri gibi yeri ve zamanı geldiğinde her şeyin başkalaştığı zamansız bir dönüşümün gösterimidir. Bu bölümde, William Shakespeare’in ölümsüz oyunları arasında yer alan Hamlet, Othello, Kral Lear üzerine kısa değerlendirmeler var. “Çünkü Shakespeare her nesilde yeniden yeşeren bir ağaç gibidir” (s.41). Postmodern edebiyatta bir kahramanın karşıtlığı sayesinde aynı kahramanın kişiliği, eylemleri, düşünceleri, sözleri belirginleşiyorsa, Shakespeare’in oyunlarında kişilik çatışkıları ve özellikle “öteki” sayesinde oyunun anlamı, etkisi daha da öne çıkar. Othello adlı oyunda sadece derisi siyah diye alay edilen, Mağripli Komutan Othello karmaşık bir ilişkiler ağı içinde sıkışır, ne yapacağını bilemez bir duruma düşer. Bu oyunda çok katmanlı bir anlatım olsa bile özünde ırkçılık teması işlenmiştir. Siyah rengin nefreti, alayı, ari ırkın karşıtlığını çağrıştırması nedeniyle, Othello kıskançlık duygusunu bir türlü yenemez. “Shakespeare, Othello’nun kişiliğinde kıskançlık duygusunun aşk ve sevgiden daha güçlü bir duygu olduğunu, basite alınmaması gerektiğini vurgulamaya çalışır” (s.47). Edebiyatta ırkçılık çokça yazılsa da sinema tarihinde büyük bir ilgi gören Sevgili Öğretmenim adıyla izlenen filimde ırkçılık teması başarıyla işlenmiştir. Başrol oyuncusu Sidney Poitier siyahi olmasına karşın, kendini lise öğrencilerine yaptığı olumlu davranışlarla, onların sorunlarına çareler bularak sevdirir.

Kitapta karşılaştırmalı metinler yanı sıra bazı edebiyat kuramları da yer alıyor. Yeni Sanat akımının teknik özellikleri ve bu konuda yazılan romanlar üzerine felsefi değerlendirmeler bulunuyor. Edebiyatta (buna görsel sanatı da ekleyebiliriz) yazarların kullandıkları bir imge ile olay örgüsünü oluşturması, kahramanların kişiliklerini nesne üzerinden tanımlanması, imge=nesne birlikteliğinin öne çıkarılmasını sayabiliriz. Bilge Karasu, Osman Hamdi Tanpınar, Latife Tekin gibi yazarlarda imge kullanımı önemlidir. Bazen bir ayna bazen de bir nesne öne çıkar, romanı (ya da öyküyü) peşinden sürükler. Bu bölümün hemen ardından bu kez doğrudan Yeni Roman tanımsallığı üzerine eğilir, Raşel Rakella Asal.

Söz konusu akımın öncülerinden olan Alain Robbe-Grillet, bu yeni roman tekniğinde insan yerine nesne odaklı bir edebiyat anlayışını savunmuştur. Yaşamın içinde ayrıntı ya da önemsiz diye gözden kaçırılan, basitleştirilen, bir kenara itelenen nesnelerin insan için öneminden söz edilir. Herkesin yaşamında kullandığı bir nesneden ona yansıyan bir anı, bir aşk, bir hüzün ya da bir neşe bizim duyularımıza doğrudan etki yapar. Bir nesnenin yaratılması, kullanılması, el değiştirmesi, tarihsel ve teknik özelliği, maddi ve manevi değeri insan üzerinde önemlidir. Nesneler küçük olsalar bile tamamı toplandığında ya da zihinsel bir okumayla birleştirildiğinde, oluşturulan bütünsellik sayesinde başlı başına bir öykü yaratırlar. “İnsan tükettiği nesnedir” (s.107).

Kitabın bir başka bölümünde ise, romanda mekân kullanımı üzerine farklı ve düşünsel derinlikli örnekler veriliyor. Birçok edebiyatçı tarafından modern romanın kurucusu olarak kabul edilen Gustav Flaubert’in yazdığı Madam Bovary adlı roman bu açıdan çok önemlidir. Romanın başkahramanı olan Emma Bovary, yaşadığı çevreyi, yakın dostlarını, kullandığı eşyaları bile küçük gören, aristokrasinin yansıdığı zenginliği ve salon danslarını düşleyen bir kişiliğe sahiptir. Gustav Flaubert, Emma Bovary karakteri üzerinden aristokrasiyi gözler önüne serer, bu alanda yaşanan aşklar, cinsellik, ikiyüzlülük, şatafat gibi dönemin sosyal koşullarını hayli zorlayan (aşırı bir cinsellik çağrıştırması nedeniyle…) bir anlatımla yazar romanı. Söz konusu romanın bir özelliği de dış çevrenin olağanüstü bir canlılıkla anlatılmasıdır. Yapılan yolculuklarda ve gezilen yerlerdeki doğa görüntüleri, mekân içi görüntüler ustalıkla yansıtılır. Kitabın bu bölümünde yine bazı ilginç saptamalar var. Bir alıntı yapalım:

“Karenina’nın doğrucu ve tutkulu doğası, kılık değiştirmeleri, gizli kapaklı işleri reddeder. O yıkık dökük duvar diplerinden sürünerek birbirinden farksız âşıkların yataklarına yollanan arzu dolu bir kenarın dilberi, düşleriyle yaşayan bir taşralı Emma Bovary değildir” (s.129). Kitabın bu bölümünde iki kadın karakterin kişilikleri, yaşadıkları aşklar, bulundukları çevre ve dostları ile sağlam bir karşılaştırma yapılıyor.

“Émile Zola’nın Germinal romanında işçi bilincinin doğuşu” başlıklı yazısını mercek altına alacağız. Bu roman emekçi kesiminin (maden işçiliği merkeze konularak) yaşadıkları zorluklar ve haksızlıklar üzerine yazılmıştır. Romanın konusu emekçi kesim olunca, toplumcu-gerçekçi bir anlayış öne çıkmıştır. Anlatımın gerçeğe yönelik betimlemeleri, gözlemleri, kahramanları ve yoksulluğun canlı bir görüntüsü çizilmiştir. Bu roman sonradan yazılan ve dünyanın en güzel öyküsü olarak kabul gören, 1939’da Maksim Gorki’nin yazdığı “Yirmi Altı Erkek ve Bir Kız” isimli öyküyü anımsatır. Her iki öyküde de yoksulluk, ucuz işçilik ön plandadır ve patronların acımasızlığı sürekli gündemdedir. Germinal sadece bir emekçi romanı değil, aynı zamanın dönemin sosyal ve siyasal politikalarının da yansıtıldığı bir romandır. Bu romanda açlık ve yoksulluk son derece çarpıcı bir gözlemle anlatılmıştır. Emekçilerin çalışma koşulları, çocuk işçiler, patronların daha fazla kazanma hırsları, siyasal iktidarın aymazlığı ve onların varsılardan yana olmaları gibi birçok konu tek bir kurgunun içinde özenle yansıtılmıştır.

Kitapta son olarak ele alacağımız bölüm “1950’lerin İzmir’inden bir kesit: Rızabey Ailevi” başlığı taşımaktadır. Tarık Dursun K.’nın 1950’lerin İzmir’ini anlatırken en çok esinlendiği sıradan ve yoksul insanların yaşamlarıdır. İzmir’de bir zamanlar yoksul ailevleri vardı. Bunların büyük bir kısmında Yahudiler yaşardı. Kortejo olarak bilinen bu toplu yaşam alanlarında yoksul Yahudiler kendi gettoları gibi kurulan bu alanlarda bin bir güçlükle günlük yaşamlarını sürdürürlerdi. Tarık Dursun K., kortejo’ları anlatırken, Yahudilerin İzmir’e geliş öyküsünü, İzmir’in bazı semtlerini de (Basmane, Kemeraltı, Konak, Karataş…) anlatır. Bu bölümden bir alıntı yapalım:

“Yahudilerin İspanya’dan gelişlerinden beri bir getto içinde kendilerini emniyete alma, kalın duvarlar içinde yaşama gelenekleri var. … 1950’lerin kortejo/ailevleri dar bir koridor etrafında sıra sıra dizili tek göz odalardan oluşur. Avlu, kapı önlerinde oturmuş çiğdem çitleyen kadınlar, ortalıkta koşuşturan çocuklar, iplere dizili çamaşırlar görüntüsü içindedir. Avlunun karşısında bir çamaşırhane, tuvaletler, banyo, lavabo ortak kullanılır. Odalarda kalanların çoğu on yıllık, beş yıllık, iki yıllık sürelerle bu odaları evleri gibi kullanır. Elektrik ve su yoktur. Avlunun ortasında bir tulumbadan su çekilir. Ailevlerinin cümle kapıları genellikle kapalı olur ve dışarıdan baktığınızda içerideki yaşamı göremezsiniz. Yabancıysanız sizi zaten içeriye almazlar” (s.228-229). İzmir tarihi açısından önemli bir yere sahip olan kortejolar bugün ne yazık ki hayli bakımsız ve kullanamaz bir hâldedir…"

Raşel Rakella Asal, bu kitabında edebiyat ve sanatı metinlerarası ilişkilerle harmanlayan, yazınsal ve görsel olanı birbirine bağlayan, okur üzerinde hem bilgi hem de düşünsel bir derinlik yaratan yazılar yazmış. Okuyacağınız yazılar bir başucu, bir kaynak kitap değerinde diyebiliriz. Her biri konularına göre kapsamlı ve düşünsel açılımları çağrıştırıyor. Kitapta yer alan birçok konu üzerinde yeniden düşünmek isteyeceğinizi söyleyebiliriz. Yazarın anlatımı, alıntıları, değindiği konular ve bazı ayrıntılar ile kalıcı bir kitap ortaya çıkmış. Her edebiyatçı için mutlaka okunması gereken bir kitap, Çılgın Bir Devinimdir Yaşamak – Edebiyat ve sanat üzerine yazılar.   

Çılgın Bir Devinimdir Yaşamak- Edebiyat ve sanat üzerine yazılar, Raşel Rakella Asal, Doğan Kitap, Temmuz 2021, 296 sayfa

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Aslı Erdoğan'ın 14 Şubat Dünya Öykü Gü..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

J. D. Bernal

14 Ekim 2025

Psikanaliz ve Marksizm

Geçmişteki yükselen dalgalarla günümüzdekileri karşılaştırdığımızdaysa kapitalizmin istikrarsızlığı konusunda daha geniş bir farkındalığın oluştuğunu görüyoruz.İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki on yıl boyunca İngiliz entelektüel çevreleri Freud’un kuramlarına teslim oldu. Bir yö..

Devamı..

Nasıl Modern Diktatör Olunur

Livia Gershon

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024