Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

25 Eylül 2024

Edebiyat

Heder Ağacı Romanına Dair Okuma Notları

Bircan Çelik

Paylaş

0

0


Anlaşılan o ki entrikaların, şiddetin, savaşların, cinayetlerin devam edeceği bir filmi biz daha çok izleyeceğiz gibime geliyor.

Abdullah Ataşçı, Dağda Duman Yeri Yok (2011), Birindar (2015), Yara Bende (2018) romanlarını, ayrıca daha önce 2015 yılında Selim Adanır ismiyle yayımladığı Buranın Yabancısıyım (2020) adlı romanını yayımlıyor. Yazarın öykü kitapları ve iki de çocuk romanı bulunmakta. Ataşçı eğitimci bir yazar. Elazığ’ın Palu ilçesinde doğuyor. Tarihsel dönem romanı olarak değerlendireceğimiz Heder Ağacı doğu ve güneydoğu bölgesinin siyasi, sosyal, gelenek, etnik ve ekonomik koşullarının bölge insanı üzerindeki olumsuz etkilerini konu ediniyor. Aynı zamanda Türkiye coğrafyasının tarihsel geçmişini de Doğu ve Batı odaklı okumaya açıyor yazar.

Heder Ağacı İki bölümden oluşuyor. “Kefaret” ve “Değirmen”.

Erzurum, Elazığ ve Erzincan yöresindeki Ermenilerle savaşmak için kurulan Hamidiye alayları ve işbirlikçileri olan aşiretlerin çatışmaları üzerine kurgulanmış bir roman.

İlk başta özetlemem gereken şudur: Öldürmekle kötülüğün tarafını seçenlerin karşısında, öldürmemekle iyiliğin tarafında olanların savaşıdır diyebiliriz Heder Ağacı’nı.
Romanın ana karakterlerinden İshak’ın çok sayıda jandarmanın üzerlerine geleceğini öngörünce, kendisiyle yola çıkanların inancını diri tutmak, karamsarlığa düşmelerini engellemek için, “Yiğide harp bayramdır” dediğini okuyoruz.  (s.193)

Heder Ağacı’nı okurken İshak dışında birçok karakterle karşılaşmak olası. Bir karakterin rolünü hafızaya kaydetmişken bir diğeri giriyor. Bir sayfada beş altı karakter olabiliyor. Zorlanıyorsunuz. Karakterin rolünü unutup, bir önceki sayfaya dönüp baktığım oldu. Hatta bir sayfaya karakterlerin isimlerini not ederek okumayı daha da kolaylaştırdım. Sonra anladım ki yazarın istediği ve amacı; okur zihnini açık tutmak; başka bir düşüncenin algıyı ele geçirmesine izin vermemek için bu ritmi benimsiyor. Ataşçı’nın istediği, Murat nehrinin coşkusuyla, ihtişamıyla, gücüyle, canıyla, rengiyle okur coşsun, hafızasında koyu bir lezzet kalsın... Sonra bir de Fırat’la kucaklaşma anı var ki orada zihniniz allak bullak oluyor. Murat ve Fırat nehirleri romanın başkarakterlerinden.

Batı ve Doğu coğrafyasındaki iyilikle kötülüğün, kibirle, vicdansızlığın; farklı kimliklerin iktidar savaşları ve bunların iç içe geçmiş çelişkilerini tüm çıplaklığıyla Heder Ağacı’nda yaşıyorsunuz. Fakat bu etkileşim ve çelişkilerin karşılıklı olup olmadığı, gücün hızıyla birlikte okurda soru işareti bırakıyor.

Batı, İstanbul ve civarıdır. II. Abdülhamit dönemindeki Saray saltanatı ve erkânı; paşalar, padişahlar ve Hamidiye Alaylarındaki entrikalar o dönemin baskın özellikleridir. Anlatı II. Abdülhamit döneminden I. Dünya savaşı eşiğine gelene kadar geçen bir süreci kapsıyor. Aynı zamanda Doğu aşiretlerinin de üç dört kuşağının yaşam öyküsü. Roman akışında aşiretlerin isimleri baş harfleriyle belirtiliyor. (A, C, M, P gibi)

https://cdn.oggito.com/images/full/2024/9/atasci-abdullah-2.jpgabdullah ataşçı heder ağacı

Aynı zamanda romanın olay örgüsü, tarih öncesinden bugüne ve geleceğe atılan ilmeklerle bağlar kurmanıza neden oluyor. Dün yaşadığımız coğrafya nasıldı, bugün nasıl gibi bir zihin jimnastiği yapmanızı, görme ve anlama biçiminizi zorlamanız gerekiyor.
Sayfalar ilerledikçe günümüzde pek de değişen bir şey olmadığını görmek üzücü elbette

Heder Ağacı’ndaki mekân olgusuna baktığımızda iki farklı mekânın çatışkısı karşınıza çıkıyor. Doğuda aşiretlerin ve çetelerin toprak ağalığı ve insan gücü için silahlı çatışmalara girmesi; Batıda ise padişahlar, paşalar ve saray ordusunun hem insan gücü hem de mal mülk ve koltuk üzerine kurulan entrikalarını okuyoruz.

Hamidiye Alayları’na katılan aşiretlerin bir erkek çocuğunun İstanbul’da Aşiret Mektepleri’ne gönderilmesi zorunluluğu var. Romanın ana karakterlerinden biri olan Hüseyin de küçük yaşlarda İstanbul’a gönderiliyor. Sonrasında Harbiye’ye gidip subay oluyor. Hüseyin üzerinden saraydaki iktidar çatışmalarını, aşiretlerin sarayla ilişkisini okurken onun hayatındaki dağılmalara, çıkmazlara, savrulmalara ve büyük değişime de tanık oluruz. Öte yandan Doğu’da güçlerine güç katmak isteyen aşiretlere karşı koyan İshak ve arkadaşları vardır.

Doğu ve Güneydoğu coğrafyasında ezeli ve hep karanlığa gömülen etnik kimlik meselesi, insan yaşamlarında ötekileştirilme, geçmişten bugüne kadar seyrettiğimiz bir film aslında. Heder Ağacı tarihin sayfalarını açıyor ve belgelerle gerçekleri kurguyla harmanlayarak anlattığı dönemi bugüne taşımaya aracı oluyor.

Saray, kendisine yakın olan Kürt aşiretleriyle işbirliği yaparak Doğu coğrafyasındaki Ermeni, Kızılbaş ve ona muhalif olan Kürtleri baskı altında tutmak, topraklarına ve mal varlıklarına el koyma politikası güdüyor. Romanın ana çatışmasının bu politikaya dâhil olanlarla olmayanların çatışması diyebiliriz. Heder Ağacı bugün de hâlâ yaşayan bir ağaç aslında. Kökleri kuşaklar öncesinde. İktidarların zihniyetleri, insana bakış açısı; ırkçılık, ‘öteki’lik, diktatörlük gibi özgürlükleri kısıtlamaya varan birçok sorun tarihler boyunca katlanıp geliyor günümüze.

Heder Ağacı’nın konusunu iyi kavramak için okur parametresine bakmak gerek; Doğu ve Güneydoğu coğrafyasının tarihsel alt yapısındaki taşları yerine doğru oturtabilmek için gerekli bu. Nasıl mı? Coğrafyanın tarihsel süreci, haritası, kültürü, siyasası ve sosyolojisi, etnik geçmişi gibi konular hakkında bilgi birikim sürecinden geçmeli okur. Piyasanın (çoksatar) roman okurlarına Heder Ağacı’nı okutamazsınız; aynı zamanda keder ağacıdır ve çabuk tüketilecek bir roman değildir.

Yazar Abdullah Ataşçı’nın doğup büyüdüğü, atalarından meseller dinlediği dünyasına tanık oluyorsunuz sayfalar arasında. Kendi özünü yazıyor, Palu doğumlu Ataşçı. Okuru masallarla, perilerle, cinlerle ve şeytanlarla kurulu çocukluğuna sürüklüyor. Çetelerin, aşiretlerin yaşam merkezlerinde ve dağlardaki çatışmaları bir çocuğun gözünden ve dinlediği masallardan esinle günümüze dönüştürerek aktarıyor. Bazı rivayetlere de yer veriyor.  Örneğin: Nuh tufanı, Nuh’un gemisi ve Tanrı tarafından yaratıldığına inandığı Murat nehri gibi…

Yazarın gözünden, saray ordusu tarafından Doğu ve güneydoğu coğrafyasında yaşayanları ve İstanbul’da yaşayanları dönüştürmeye dayalı bir politika izleniyor romanda. Nedir bu dönüştürme meselesi? İslâmiyet’in yaygınlaşması, gayrimüslimlerin yok edilmesi ve hâkimiyetin tamamen iktidar güçlerinin eline geçmesi gibi…

Baskınlar yapılarak cinayetler işleniyor, köyler ve kasabalar ateşe veriliyor, kadınların kızların ırzına geçiliyor. Köklerin bugüne kadar uzandığını gösteren politik tavrın, Osmanlı sarayı döneminde ateşinin yakılmış olduğunu,  Heder Ağacı’nda bütün açıklığıyla okura sunuyor yazar. Kökler sürgün vermiştir çünkü.

Kitapta devlet politikasıyla halk, ırgat gibi saraya çalışır; sınıf bilinci oluşmaması için aşiretler maşa olarak kullanılır. Bir nevî devletin aşiretlerle güç birliği oluşturması anlamına gelir bu. Aşiretler kendi köklerini kurutmaktan, öldürmekten, yakıp yıkmaktan geri durmazlar. Silah ve her türlü konforun saray ve ordu tarafından bu aşiretlere sağlandığını okumaktayız.

Sayfalar ilerledikçe 1990’larda Doğu ve Güneydoğu köylerindeki korucu sistemine ve ateşe verilen köyleri anımsarsınız. O günün saray diktasının politikası bugünün de politikası olduğunu satır aralarında okursunuz. Devlet ortadan kaldırmak istediği insan topluluklarını, gene o coğrafyanın içinden kendine bağladığı aşiretlerden seçiyor. Kurgu bu şekilde ilerliyor kitapta. Güçlünün karşısına güçsüzü koyarak, halkın eline silah vererek insanı insana kırdıran bir politika izleniyor. Heder Ağacı ise yaraları arıyor, buluyor ve kanatıyor. Tehlike olmaya sayfalarca devam ediyor, edecek gibi de görünüyor.

İyilikle kötülüğün çatıştığı yerde yazar, okuru bir nebze rahatlatmak adına büyüleneceğiniz kadar güzel doğa betimlemeleri yapıyor. Doğu coğrafyasının bütün renkleri, sarp kayaları, duymadığımız ağaç ve çiçek isimleri, hayvan isimleri hayal dünyanızda canlanıyor. Heder Ağacı’nda en güzel betimlenen hayvan atlar oluyor. İnsanlarla çatışmaya giriyor, yük taşıyor; dolayısıyla çocuklarına nasıl bakıyorlarsa aşiret reisleri, atlara da öyle bakıyorlar…

At, adımına göre değil, adamına göre yürür., Ata arpa, yiğide pilav., Ata binen nalını, mıhını arar., Ata binersen Allah'ı, attan inersen atı unutma., Ata da soy gerek, ite de., Ata dost gibi bakmalı, düşman gibi binmeli., Ata dostu oğula mirastır., Ata eyer gerek, eyere er gerek, gibi… Bu deyimlerin çağrıştırdığı mıdır kitabın kapağına taşınan at resmi, yoksa insanların en büyük yardımcısı olduğu için midir? Bunu da yazarın bakış açısına bırakalım.

Heder Ağacı’nın okura –yeni kuşağa– vermek istediği mesaj şu olabilir: Doğu ve Güneydoğu bölgesinde geleneksel hale gelen aşiret çatışmalarının bitmek bilmez husumetini anıştırmak. İntikam duygusunu ve güç savaşlarını körükleyen devlet politikalarını güncellemek gibi unsurlar…

Yazar bir yerde Lütfi karakterini konuşturuyor: “Yukarıdakilerin düşmanları da olsalar, gelecekte bu çatışmayı pek çok mecliste en ince ayrıntısına kadar anlatacaklarını biliyordu çünkü. Çocukları, babalarının bir korkak gibi kaçtığını değil, bir cengâver gibi savaşarak öldüğünü bilecekti.” der Lütfi.

“Değirmen” bölümü İkinci Meşrutiyet’e karşı çıkanların başlattığı 31 Mart Hadisesiyle açılır. İttihat ve Terakki’nin yönetimine karşı çıkan padişah yanlıları “Şeriat isteriz!” diyerek İstanbul sokaklarında gövde gösterisi yapıyorlar. Genelevde çalışan işçi kadınlar katlediliyor. Abdülhamit’e muhalif olan gazete büroları ve matbaaları yakılıp yıkılıyor. Romanın ana karakterlerinden Hüseyin’in hayatı da bu olayla tamamen değişiyor. Karısı Melahat, evlerini ateşe verenler tarafından öldürülüyor. Hüseyin öldüğü sanıldığı için yaralı olarak kurtuluyor. Uzun bir zaman hastanede kalıyor. İttihatçı olan arkadaşlarının yardımıyla yeni bir hayata başlaması için uğraş veriliyor ancak Hüseyin, Ziver’e, aşiretine dönmeyi tercih ediyor. Artık bambaşka bir Hüseyin vardır: Daha fazla güç için öldürmekten çekinmeyen gaddar biri… Babası Zülküf Paşa’dan, kahyaları Halit’ten ve ağabeyi Kenan’dan çok daha kötü birine dönüşmüştür. Ancak onun karşısında yıllardır öksüz kalmış çocukları bir değirmende eğiten İshak vardır.

Ve böylece ilk başta da söylediğim gibi günümüzün siyasi- politik temelleri Osmanlı İmparatorluğu döneminde atılmış oluyor. Kökler sürgün vermiştir. Bu yüzdendir ki Heder Ağacı’na yazar noktayı koymuyor, sonuç ne oldu bilmiyoruz. Okurun inisiyatifine, düş gücüne ve algısına bırakıyor sonucu. Anlaşılan o ki entrikaların, şiddetin, savaşların, cinayetlerin devam edeceği bir filmi biz daha çok izleyeceğiz gibime geliyor.

Son sözü İzzet Paşa karakterinin Kapıkulu Hüseyin’e söylediği şu sözle bitirelim: “Sanatçıların üstün insanlar olduğunu söylemiyorum… Onlar ki birçok açıdan en sıradan tabir edilen insandan bile daha aşağıdadırlar aslında; atın, çiçeğin, böceğin gerçeği varken onun resmini yapanlar, sözü eğip bükerek kelimelere ruh üflediğini söyleyenler, kimsenin cüret edemediği bir şeyi yaptıklarını sanarak aslında Allah’a şirk koşarlar da bunu bilmezler. Ufak tefek şeyleri öyle büyütür öyle büyütürler ki,  koskoca bir yalanı tek hakikat oymuş gibi gösteren sahtekârlardır onlar.” (s. 95) 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Felaket Karşısında HeloiseMelike Uzun
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Ayşe Begüm Çelik

5 Nisan 2025

Celladın Güzel Yüzü

Kendine bir in buldun. Gerçekten mi? Bu in, sana sığabilecek kadar küçük, dar bir yer mi? Sen ona sığabilecek kadar büyük, geniş misin? Hiç düşündün mü buraya nasıl geldiğini? Bir de utanmadan köpek var yanında. İt ve sen indesiniz. Sığıyor gibi davranıyorsun. Hakkındır.Kitaplarda..

Devamı..

Gecenin Deneyimine Direnen Gelecek Ufku

Josef Kılçıksız

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024