Depresyonla Baş Edebilmek İçin Slyvia Plath ve Virginia Woolf’a (ve Karakterlerine) Bakmak
Elizabeth SkoskiYaklaşık bir yıl önce depresyon dönemine girmiştim. Nefes alması ve içerisinden yürüyüp geçmesi zor bir hava olan sis gibi… Bazen ise başımın üzerinde her an yağabilecekmiş gibi tehditkâr duran bir yağmur bulutu gibi duran bir yağmur bulutu gibi… tüm klişe cümlelerin gerçekten doğru olduğunu hissettiğin bir dönem… Depresyon döneminin ne kadar uzun sürdüğünü biliyordum ama “zihinsel hastalık” diyen insanların yakıştırmaları yüzünden kendime bu döneme girdiğimi bir türlü söyleyemiyordum. Daha sonra mantıklı düşünmeye çalıştım: eğer depresyonumun bir sebebi varsa bu gerçek bir depresyon olmaktan çıkıyordu. Yataktan zorla kalktığımda kendimi 20 dakika içinde ağlar halde buluyorsam bir sebebi olmalıydı. Kendimi dibe vurmuş balık gibi hissediyorsam bir sebebi olmalıydı. Bu gibi tüm durumlarla baş etmek benim için zor ve yorucu oldu. Şiddetli baş ağrısı, kas ağrısı bile yaşadım. Tek alternatifi vazgeçmekti. Bunun yerine kendimi vazgeçmeyip, mücadele etmeye zorladım. Bu süreçte her bir şeyi tamamlamak için attığım her adımla pandomim yapıyormuş gibi olmam, bana gerçekte de depresyonda olmadığımı hissettirdi. Fakat her gün ağlamama da engel olamadı. Sabahları metroda, merak edip arayan anne ve babamla telefonda konuşurken vb. Gün boyunca gerçekten yoruluyordum ama geceleri uyuyamıyordum. Hemen bir randevu almak için terapisti aradım ama bu hafta doğum iznine çıkacağını bu yüzden yeni hasta kabul etmediğini söyledi. Birkaç tavsiye bulunup sormak istediğim sorular olup olmadığını sordu. O sırada, işyerinin ortak mutfağında kendimi gözyaşlarıma teslim etmiştim bile. “Dışarıda görüşsek olmaz mı,” diye sordum, sesim biraz gergin çıkmıştı ve o da bunu hissedebiliyordu. Delirmediğimi, yanlış giden bir şeyin olduğunu ve bunu benim göremeyip tek başıma halledemediğimi söyleyecek birisine çok ihtiyacım vardı sadece. Çocukluğumda yaptığım şeyi denedim: benim gibi acı çeken ve bu durumdan zafer kazanarak kurtulan karakterler bulmayı. Sırça Fanus’u okuyup, Plath’i ve fırınını düşündüm. Mrs. Dalloway’ı okuyup tüm cepleri taşlarla dolu olan Woolf’u düşündüm. Bu kadınlarla kendimi özdeşleştirmek, onların çektiği acıyı kendi göğsümde hissetmek, kısacası “ıstırap, birlikteliği sever”anlayışını yaşamak istedim. Fakat bu da işe yaramadı. Çünkü bu karakterlerle birlikte depresyonda hissederken, onlar benim gibi öfkeli hissetmiyorlardı. Edebiyat, depresyonu anlaşılması zor ve büyülü yapmıştı. Plath’in Esther’i iyi kızların yaptığı gibi depresyona giriyordu: sessizce, karışıklık yaratmadan, kendini suçlayarak, kendini yansıtarak. Kendi duygularından kendini suçluyordu, dergi stajında öbür kızların hissettiğini heyecanı hissetmemesinden kendini sorumlu tutuyordu: “Sanırım öbür kızların davrandığı gibi davranmalıydım. Fakat kendimi tepki göstermekten alıkoyamıyordum. Çok ufak ve bomboş hissediyordum. Etrafındaki kargaşanın ortasında avare şekilde gezinen bir kasırganın hissettiği gibi…” Esther'in depresyonu durgunluklarından biriydi, donuk ve en koyu renk tonlarında bile kendini değerli gören bir duygu… İncir ağacı hakkında sık alıntılanan ve depresyon yazılarında önemli bir yapıtaşı olan anlatımı, ondan önceki birçok sesi açıkça gösteren üzüntüsü, benim için etkili olamamıştı. Hayatında olabilecek tüm olasılıkları söyleyen bu cümleleri, benim için boş birer delik gibi geliyordu. [caption id="attachment_34819" align="aligncenter" width="800"]
Mrs.Dalloway’ı okuyup tüm cepleri taşlarla dolu olan Woolf’u düşündüm.[/caption]
“Yaşamımın, öyküdeki yeşil incir ağacı gibi önümde dallanıp budaklandığını görüyordum. Her dalın ucunda tombul, mor bir incir gibi eşsiz bir gelecek beni çağırıyor, göz kırpıyordu. İncirlerden biri, bir eş, mutlu bir yuva ve çocuklardı. Bir başkası, ünlü bir ozan, öteki parlak bir profesör, biri şaşırtıcı editör Ee Gee, öbürü Avrupa, Afrika ve Güney Amerika, biri Constantin, Socrates, Attila ve garip adları değişik meslekleri olan daha bir yığın âşık, bir başkasıysa Olimpiyat takım şampiyonu bir kadındı. Bu incirlerin üzerinde ve ötesinde, ne olduklarını pek çıkaramadığım bir sürü incir daha vardı. Kendimi dalların çatallandığı noktada otururken görüyordum. Ve incirlerden hangisini seçeceğime bir türlü karar veremediğim için açlıktan ölüyordum. Hepsini ayrı ayrı istiyordum incirlerin ama birini seçmek ötekilerin hepsini kaybetmek demekti. Ve ben orada karar veremeden otururken incirler buruşup kararmaya başlıyor ve birer birer toprağa, ayaklarımın dibine düşüyorlardı.”
Esther gibi, Woolf’un karakteri Clarissa Dalloway da depresyonunda donuk bir haldeydi ama seçim yapmayı, depresyonunu yenmeyi, kendi içinin derinliklerinde saklamayı, asla göstermemeyi başarabilmişti. Genç bir askerin intiharını öğrendikten sonra odasındayken şu cümleleri yazmış:
“Her nasıl olduysa, onun gibi hissetmişti-kendini öldüren genç adam gibi. Kendini öldürmesine, atmasına sevinmişti. Saat çalıyordu. Kurşun halkalar havada uçuşuyordu. Ona güzelliği hissettirmişti; eğlendirmişti. Fakat artık geri dönmeliydi.”
Esther ya da Bayan Dalloway'dan farklı olan bu kızlar bile (Cecilia, Lux, Bonnie, Mary, Terese) anlatılarında korkunç, hayal bile edilemeyecek, karışık endişe verici intihar fikirlerine yenik düştüğünde, bir tür dokunulmazlık ile ihtişamla anlatılıyor.Bütün anlayışıyla ve depresyon şiddetine karşı olan bütün benzerliğiyle hayatını sonlandırmasına sebep olan tüm şeytani dürtüsüyle hâlâ partisine geri dönmeyi, misafirlerine gülümsemeyi, elit bir kadın olarak kalmayı başarabiliyordu. Depresyondaydı fakat bunu kendi yalnızlığında yaşıyordu. Daha büyük bir dünyada ise onu yakıp bitiriyordu. Bu karakterler, yazarlar ve kadınlar depresyonu keşfeden edebiyatın örnekleridir. Esther ve Mrs.Dalloway, kendi depresyon anlayışımın temelini oluşturan karakterler ve örneklerdir. Gerçek karışıklığını gizleyen soluk beyaz yüzlerle güzel, üzgün şeyler olarak tanımlanırlar. Bu hastalık karşısında cesurca göğüs geren veya en azından artık yapamayacaklarını kabullenen karakterler… Yazarlar kendi depresyonlarındaki karakterlerini modelleyen kişilerdir: gizemli, güzel, bilinemeyen. Jeffrey Eugenides… Bakir İntiharlar adlı kitabı, genç kadınların depresif zihinlerinini keşfeden modern klasiklerden biri haline gelmiştir. Kitapta anlatıcı olan erkek, Lisbon kızkardeşleri çekici bakışları ve sarı saçlarıyla üzgün birer peri olarak tanımlar. Erkekler, “her zaman kız kardeşlerde her şeyin nasıl aynı olduğu” konusunda sızlanıp dururlar. “… biz onlar hiç yokmuş, hatta hiç tanımıyormuş gibi yaparken beyaz yüzleri yavaş şekilde yanımızdan geçip gidiyordu.” Esther ya da Bayan Dalloway'dan farklı olan bu kızlar bile (Cecilia, Lux, Bonnie, Mary, Terese) anlatılarında korkunç, hayal bile edilemeyecek, karışık endişe verici intihar fikirlerine yenik düştüğünde, bir tür dokunulmazlık ile ihtişamla anlatılıyor. Sanki depresyonları, onları atlarla dolu dünyamızda tek boynuzlu atlar, "ölümcül melekler" olarak hatırlanacak trajik yaratıklar yapmış gibi. Benim depresyonum böyle bir şey değil. Hastalık, can sıkıntısı ya da usanç değil. Pasif hissettiren bir depresyon değil benimkisi. Hemen patlayacak bir maytap, derimin altına gömülmüş ve tüm dünyaya fışkıracakmış gibi duran bir öfke. Umutsuzluğun depresyonu fakat başka bir şeyi isteme umutsuzluğu değil daha fazlasını isteme umutsuzluğu. Çok umutsuz bir umutsuzluk. Yapman gereken her şeyi yaptın ve hala kendini bomboş, dünyanın verip tutmadığı sözlerin farkına varmış gibi hissetmek… Toplum, özellikle de kadınlarla sözsüz anlaşmalar yapar, sözler verir. Neyin doğru ve kabul edilebilir olduğunu gösteren sert bir yolda yürütür: iyi kız ol, sıkıntı yaratma, belaya bulaşma. İstemeni istediğimiz şeyi iste, almanı istediğimiz şeyi al, bir şekilde ödüllendirileceksin. Toplum, tüm kadınlara başlarını dik tutmamalarını, hırslı davranmamalarını, ancak zinde durmamızı söylüyor; korkutmayın, egemenlik taslamayın, kışkırtmayın ya da rahatsız olun ya da görünür şekilde üzgün görünmeyin. Kocayı, çocuğu ve evi (ve hepsini) isteyin, ancak Tanrı aşkına, asla istediğiniz gibi davranmayın. Daha sonra, size söz verirler ve bundan memnun olursunuz. Fakat ben olmuyorum. Kazandığım bu akademik derecelerle ne yapacağımı bilmiyorum. Eğer zamanı geçtiğinde, çocuk ister miyim bilmiyorum. Ailemin çoktan bir ev aldığını ve kız kardeşimin benim yaşıma geldiğini düşündüğümde ürperiyorum. Bomboş hissediyorum, borçlu hissediyorum, midemde bükülüp duran korkuyu görmezden geliyorum, hiçbir zaman memnun olmuyorum. Dünyayı susturan depresyon ve çığlık attıktan sonra utanmama sebep olan öfke arasında salınıp gidiyorum. Utanıyorum çünkü apartmanımdaki insanların beni küfür ederken ve duvarları yumruklarken duyduklarına eminim. Öfke, yüzeyin hemen altında yaşar, kapısından hemen fırlayacak bir yarış atı gibi. [caption id="attachment_34821" align="aligncenter" width="800"]
Sırça Fanus’u okuyup, Plath’i ve fırınını düşündüm.[/caption]
Fakat Esther, Buddy’e hiç bağırmadı; Mrs. Dalloway ailesine ve arkadaşlarına ters davranmadı, Lisbon kızkardeşler panik atak geçirip şiş boğazları ve kıpkırmızı gözleriyle uyanmadı hiç. Fakat ben uyandım. Ve denedikçe, kendimi klasik depresyon metinlerinde bulamadım. Bir gün, apartmanın çamaşırhanesindeyken insanların zaman geçirmesi için koyulan kitaplara göz atmaya başladım. Geçici bir hevesle, Claire Messud tarafından yazılmış The Woman Upstairs kitabını aldım. Ve aradığım edebi dublörü keşfettim. Messud'un romanının eşi benzeri olmayan anlatıcısı Nora hakkında çok şey yazılmıştır; çoğunlukla, öyle bir bakanlara ve okuyanlara özellikle kadınlar için hoşa gitmeyen bir konu olduğu söylenebilir. Messud, Publisher’s Weekly muhabiriyle yaptığı röportajda kendisine yöneltilen soruda Nora’yı savunmacı bir cevap vermiştir. Muhabir, Nora ile arkadaş olmak ister miydiniz diye sorduğunda Messud, “Hiç çocuk sahibi olmayan kırklı yaşlarında yalnız yaşayan kadın olan Nora, kitabın her köşesinde, kendisi ile gösteri versiyonunu, görevli kızını, güvenilir öğretmenini, tüm kadınların aşina olduğu, soyut ve ulaşılamaz 'iyi' kızla yan yana koyan yoğun bir iç monologa sahiptir. Diyaloğunun uzantısı doğrudan bana konuşuyor, düşüncelerimi doğruluyor, beni rahatlatıyor gibi hissettiriyor; sen deli değilsin, doğru yapmışsın, kurallarına göre oynuyorsun, borçlusun der gibi. Nora, kızgınlığının etrafında avare avare dolaşıp vaktini boşa harcamıyor; romanın ilk satırlarında direkt soruyor: "Ne kadar kızgın mıyım? Bilmek istemiyorsun. Kimse bunu bilmek istemiyor." Nora’nın bütün kitap boyunca devam eden öfkesi benim öfkemle yakın akrabalık ilişkisinde. Nora, sonunda bir ihanetin büyük kısmı hariç, her ne kadar haksızlığa uğramakla kalmasa da yavaş yavaş kaynayan öfkesinin kitabın sayfalarında kaynaşmasını engellemez. Aldığı kararlarda öfkeli değil fakat öğretmenlik mesleği tutkusundan vazgeçerek zorla seçtiği kararlarda, annesini kaybederken, sessiz, küçük yaşantısında çok öfkeli… Bunları söyleyip bağırıyor:
"Mezarlığımda 'Harika Sanatçı' denmesi gerekiyordu, ancak şimdi öldüysem, bunun yerine 'Böyle iyi bir öğretmen / kız / arkadaş' derlerdi ve gerçekten bağırmak istediğim şeyi ve o mezarda büyük harflerle yazılmasını istediğim tek şey, HEPİNİZ SİKTİRİN GİDİN." Nefret ettiği hayatı yaşamada kendisinin de payı olduğunu bilmesine rağmen, neyi yanlış yaptığını ya da kendisini bu depresif öfkeye neyin sürüklediğini bulamıyordu:
“Dünyayı başarısız olduğum şeyler için suçlamak istiyorum, ancak başarısızlık –bazen öfkeyle beni baştan aşağıya yıkayan başarısızlık, herkesin yüzüne tükürebilecek kadar çok kızgın yapar– sonuçta hepsi benim. Engellerimin aşılmaz olmasına neden olan, beni vasatlık için görevlendiren şey, ben, sadece ben. Çok uzun süre, sonsuza dek yeterince güçlü olduğumu düşünmüştüm – ya da gücün ne olduğunu yanlış anlamışım.” Bu hiddeti, yanılıp yaptıklarına anlam verememeyi, adaletsizlikteki bu hayal kırıklığını anladım: söyleneni yapmak doğruydu ama hayatını bir şekilde yanlış gibi hissettiriyordu. Sonunda, bu inanılmaz duyguya sahip tüm kadınları hep birlikte toparlıyorum ve neredeyse anladığı şeyleri hafifleterek gözyaşı döküyorum, görünmez bir rakip toplumla mücadele yorgunluğunu kafanızda canlandırabildiğinizden oldukça emin oluyor: “The Woman Upstairs, birlikte bir arada tuttuğumuz bir şey gibi. Evet, birlikte bir arada tutuyoruz. Karışıklık duymuyorsun ve hata yapmıyorsun ve sabahları dört kişiyi aramıyorsun," dedi. İstifası bir yenilgi değil ama hakkı olanı almayı bekleyen bir kadının sözüdür. Messud'un sadece hoşa gitmeyen bir kadını canlandırmak için karakteri yoktur. Kadınları utandırmanın ve duygularının dışına çıkarmadaki kesin yollara da dokunur. Messud'un kafasını çatlatması ve tüm bu ihtimalin sayfaya yayılmasına izin vermemesi nedeniyle Nora'yı çok seviyorum. Nora'yı seviyorum çünkü kızgın ve sinirli ve dünyayla boğulmuş durumda. Nora'yı seviyorum çünkü onun da öfkesi burnunda. Nora’yı seviyorum çünkü o da benim gibi hissediyor.
Bize her şeyi omuzlamamız gerektiği söylendi ama minnettarlık isteyen bir kültür tarafından geri tepti. İstediğimiz şeyin peşinden gitmek istediği söylendi ancak kimsenin kendisini elde etme şansını bile vermediği zaman sıkıntı ya da hayal kırıklığı gösterdiğinde güldük.Dünyada onlara sunduğu şeylere ateş ve öfke duyan çok daha fazla kadın kahramanı olan çok daha fazla Noras'a ihtiyacımız var. Zehirli "serin kız" monologları olan kadınlar için toplumsal beklentileri ortadan kaldıran Gone Girl'tan çok daha fazla Amazing Amys'e ihtiyacımız var, dünyaya sevdiği görünüyor bir pint boyutlu feministler gibi çimenlerle ve koparmadan istediklerini peşinden koşuyoruz (Korkusuz Girl on Wall Street, "Stranger Things" ten on bir) ama el altında tutulan, sadakatsizlikten değil, sinsice dolandırıcılıktan ve hilekarlıkla başaranlardan. Sopranos'taki herhangi bir vuruş kadar titiz, soğuk ve küstah başarı sağlamak için planlanan kız türü. "Cool kızlar asla kızmazlar," diyor, "sadece şaşkın, sevecen bir tavırla gülümserler ve adamlarının istedikleri her şeyi yapmalarına izin verirler." Amy cool bir kız değil, buna yemin ediyor. Bir fabrikadaki işinden kovulmuş, onu kullanan evebeynlere sahip, kendi depresyonunu üstlenen bir kocası için her yere gitmeye zorlanmış olmaktan kendi hayatını kaybeden öfkeli bir kadın... Lauren Groff’s Fates and Furies’te oynayan, kocasının evlilik versiyonunda fedakâr bir eş olan, kendi versiyonunda kurnaz ve öfkeli çok fazla Mathilde Satterwhite'ye ihtiyacımız var Depresyonuna çekilmeyen, ancak ateşi için yakıt olarak kullanan bir kadın. Mathilde, trajik bir kazaya neden olduktan sonra ailesi tarafından terk edildi. Evliliklerinde sadece para için evlendiğine inanan yasalarından nefret ediyordu, yıldızı eşinin başarısıyla parladı. ("Her nasılsa, siyasal fikrine ve düşünce farklılıklarına rağmen eşi olmuştu ve eşleri hepimizin bildiği gibi görünmez, evliliğin gece yarısı elfleri... Ülkedeki ev, kentteki daire, vergiler, köpek… Hepsi onun endişe kaynağıydı: Groff, eşinin bedelsiz duygusal emeğini o kadar mükemmel bir şekilde içine aldığı zamanda ne yaptığını bilmiyordu.) Bunlardan herhangi biri bir karakteri ya da bir insanı depresyona sürüklemek için yeterli sebepler, ancak Mathilde Esther'in felç olmasını, Clarissa gibi duygularını yutmayı, hayatındaki erkekleri Lisbon kızkardeşleri gibi bakışlarına maruz bırakmayı reddetmektedir. Mathilde savaşır, kurnaz planlar hazırlamak için öfkesini kullanır, arzularına ulaşmak için serinkanlılıkla hazırlanmış öfke kullanır. Kayıtsız kalmaz; kendi hikayesini konuşur. Daha fazlasına ihtiyacımız var. Ben, her gün genç kadınların bencil oldukları, kimsenin bir şeylerine borçlu olmadıklarını, kendilerine özyükleme yapması gerektiğini söyleyen bir jenerasyondanım. Bize her şeyi omuzlamamız gerektiği söylendi ama minnettarlık isteyen bir kültür tarafından geri tepti. İstediğimiz şeyin peşinden gitmek istediği söylendi ancak kimsenin kendisini elde etme şansını bile vermediği zaman sıkıntı ya da hayal kırıklığı gösterdiğinde güldük. Bu anlatıya karşı duran kadınlara ihtiyacımız var. Onların öfkesini gösteren kadınlara ihtiyacımız var. Ben öğretmen olduğum zaman, öğrencilerime, kişisel anlatılarının okuyucuya kaçmak için bir ders, manevi bir şey vermesi gerektiğini söylerdim Ve, bu yazıda biten uygun bir internet düşünce tarzı stili olmasını isterdim. "Kızgın Kadın Kahramanları Bulmak, Depresyondan Çıkmama Yardım Ediyor" gibi bir başlık için özel olarak hazırlanmış bir şey. Fakat tabii ki durum böyle değil, çünkü depresyon uzun ve çeşitlidir, dorukları ve vadileri gelip öngörülemeyen dalgalar gibi geri çekilir. Dalgalar azaldıkça ben ileriye gidiyorum ve başarmanın yollarını arıyorum. Hayat, daha da kolaylaşıyor. Ancak bu öfkeli kadın kahramanları keşfetmek, en temel yöntem. Beni yansıtıyorlar. Gösterdiğim yoldaşlığı hissediyorum. Başkalarının kendini acıyan veya kendini hoşgörülü olarak ya da aşırı kötümser olarak gördüğü bu düşünceler için haklı hissettiriyorlar. Beni temsil ediyorlar, daha önce edebiyatta deneyimime sahip olmadığım bir versiyonumu temsil ediyorlar. Herkesin dünyada istediği şeyi bana veriyorlar: o denli yalnız hissetme becerisi.
(ElectricLiterature)
Çeviren: Ezgi Kaplan






