Susan Sontag’ın kaleme aldığı Metafor Olarak Hastalık - AIDS ve Metaforları iki makaleden oluşur: “Metafor Olarak Hastalık” 1978’de, Sontag’a kanser tanısı konduktan üç yıl sonra, “AIDS ve Metaforları” ise 1989’da yayımlanır. “AIDS ve Metaforları”nda yazarın cüretkâr tonunun yumuşadığını söylemek mümkündür, ancak Sontag’ın ağızdan ağıza dolaşan hastalık söylemlerine getirdiği eleştiri değişmez: Başta kanser, tüberküloz, AIDS olmak üzere korku yayan ve gizemlerini uzun süre koruyan hastalıkları metaforlar ve mitler çerçevesinde düşünmek bu hastalıkları anlamamızı zorlaştırabilir ve hastaların tedavi sürecini baltalayabilir. Sontag’ın hastalık söylemleri üstüne gözlemleri pandemiyle savaştığımız bugünlerde karşılaştığımız anlatılar ve bunların uyandırdığı duygular bakımından da aydınlatıcı.
“Metafor Olarak Hastalık”ta Sontag kanser ve tüberküloz gibi hastalıkların ölümle eşanlama gelecek şekilde kullanıldığını ve sebep oldukları ölüm korkusu nedeniyle diğer hastalıklardan farklı muamele gördüğünü söyler. Örneğin kalp krizi mekanik, fiziksel bir soruna yorulurken, kanser düşman askerleri gibi sessizce yayılan, işgal eden ve savaşılan bir hastalıktır. Bu hastalıkları çevreleyen mitler çelişkilidir de: Tüberkülozun kana ve tükürüğe dönüştürdüğü beden hem çürüyen iğrenç bir et yığınıdır hem de kırılgan duruşu, kırmızı yanakları ve ateşten parlayan gözleriyle ilginç ve romantiktir. İlyada ve Odysseia’da tanrıların insanları cezalandırmak için kullandığı bir araç olan ölümcül hastalıklar 19. yüzyılda hastaların karakterini ele veren bir ipucuna dönüşür. Camus’nün Yabancı’sından tanıdığımız Meursault ya da Sartre’ın Bulantı’sındaki Roquentin hissizleşmiş ve kendi duygularına sağırlaşmış karakterleri bakımından son derece güçlü kanser adaylarıdır. Bu algıya göre kanser hastaları duygularını ifade ve idare edemeyerek kendi kendilerini hasta etmiş “kaybedenler”dir. Freud’a, Wittgenstein’a, Rimbaud’ya, Poe’ya, Çehov’a kanserden ölmek yakışmaz. Öte yandan hastalıklar bazı anlatılarda tanrıların değil ama doğanın insana bir çeşit cevabıdır: Sigaraların, atom bombalarının, saç boyalarının, paketli gıdaların karşılığı kanserdir; Florence Nightingale’e göre tüberküloz hava kirliliğinin sonucudur. Hastalıkların isyan eden organlar ve yayılan tümörler gibi politik ve askeri metaforlarla hayal edilmesi, doğanın ya da tanrıların insanlara biçtiği cezalar ya da için dışa yansıması olarak görülmesi hem hastaları hem de yakınlarını hastalığın gerçekliğinden uzaklaştırarak ve hastalıktan kurtuluşları olmadığına, belki de bu hastalığı hak ettiklerine inandırarak tedavilerine köstek olabilir.
Susan Sontag’ın kanser ve tüberküloz söylemleri üstüne incelemelerinden yola çıkarsak bugün öksürmekten, hapşırmaktan duyulan utancın kaynağını da Covid-19’un metaforlarla düşünülmesinde arayabiliriz. Sıklıkla Covid-19 teşhisinin virüsle savaşacak kadar güçlü olmayan bir bedene, kişinin sınırlarının ve iradesinin zayıflığına, dikkatsizliğine yorulduğunu görüyoruz. Pandemiyi topluca deneyimlediğimiz bir kâbus olarak yorumlayan anlatıların kimilerinde dünyanın sonunun geldiği ima edilir, belki de virüs (doğanın ya da tanrıların olmasa da) dünya liderlerinin oyunudur. Halbuki virüs sebebiyle ölenlerin törenle uğurlanamaması ne Antigone’deki gibi bir çeşit cezadır ne de geçirdiğimiz günler bir bilimkurgu filminden alınmadır. Metafor Olarak Hastalık - AIDS ve Metaforları bugün Covid-19 üstüne düşünürken zihnimizi metaforlar sarmaşığından sıyırmamıza yardımcı olabilir.






