Ali Smith sıradan insanların geçmişini, bugününü, geleceğini alıp onları bir kahramana dönüştürüyor. Görünmez olanları görünür kılıyor.
Bu yazıyı Ayvalık’ta yazıyorum. Midilli’ye bakan deniz kenarındaki bir kampta. Bundan on beş yıl kadar evveldi, bir sabah uyandım ve sahil güvenlik teknelerinin gidip gelmesini izleyen komşularımı gördüm. Meğer gece boyu denizden gelen çığlıklar duymuşlar. Sabahın ilk ışıklarıyla sağ kurtulanları da boğulup gidenleri de toplamaya başlamış Sahil Güvenlik. İnsan kaçakçılarının küçücük plastik botlara sığdırıp sözde Midilli’ye gönderdiği pek çok insan.
Sonra kaç ölü olduğuna dair haberler gelmeye başladı, ben küçücük oğluma olanları anlatmanın bir yolunu bulmaya çalışıyordum. Günlerce kampın plajına bilmediğimiz markalarda su şişeleri vurdu, açılmamış, açılamamış. Daha mülteci krizi nedir bilmiyorduk, olanları arkadaşıma telefonda anlatırken mülteci kelimesini unutmuş, karıştırmış ve peşmerge demiştim. Arkadaşım dalga geçmişti. Ya bugün… Mülteci kelimesini unutmamız mümkün mü?
Sonrasını zaten hepimiz biliyoruz. Bu geçen on beş senede Bodrum sahiline vuran Aylan Kurdi’yi, nasıl bir sembol haline geldiğini, o sembolün apar topar bir ressama çizdirilip hediye edilen cumhurbaşkanımızın Suriye politikasını, gizli kapılar ardında yapılan göçmen karşıtı AB anlaşmasını, düzensiz göçü, göç karşıtı politikaları, yükselen ırkçılığı, ırkçı partilerin artmasını, iki laftan birinin mülteci krizi olmasını ve ülkelerine geri gidemeyen insanları… biliyoruz.

Edebiyat 2010’lu yılları nasıl anlatacak bilmiyorum. Politik meseleler genellikle üzerinden bir süre geçtikten sonra kaleme alınır, bu da daha doğru olur ama işte son dört yılda, yayımlandıkça okuduğum Mevsimler dörtlemesi öyle değil. İskoç yazar Ali Smith’in yazdığı dörtlemenin ilk kitabı Sonbahar 2016’yı anlatırken, 2016’da yayımlanmış, aynı şekilde diğer kitaplar da hep geçtikleri zamanı anlatıyor. Hatta arada pandemi patlayınca önceden planlanmış son kitap Yaz’a pandemiyi de katmış Smith ve onu da 2020’yi anlattığı halde 2020’de yayımlamış. Biz tabii Türkçede birkaç yıl geriden gelerek okuduk ama zaten okuduğumuz sırada iyiye giden hiçbir şey olmadığı gibi, değişen pek bir şey de yoktu.
Biz olanı biteni tüm detaylarıyla bilmesek de özellikle Britanyalılar için Brexit öncesi başlayan, referandumla devam eden, Boris Johnson gaflarıyla ayyuka çıkan, ırkçılığın hortladığı, sosyal hizmetlerin yerlerde süründüğü bu dönemi nefis bir biçimde ele aldığı için Ali Smith tarih yazmış diyebiliriz. Doğrusal zaman 2016’dan 2020’ye ilerlerken, Britanya’nın 1940’lardan itibaren sürdürdüğü yanlış politikaları her bir romana ince ince işleyerek hatırlatan ve bunu insan hikâyelerine, hatta biraz fazla hikâyeye yediren, yine her romanda olan bitenin dışında değeri bilinmemiş bir kadın sanatçıyı belirli bir eseriyle ana konuya oturtabilen girift, dolambaçlı, bazen dağınık, bazen geveze ama nefis dört roman yazmış Ali Smith.
Yazıyı yazmadan önce çok zor bir işe kalkıştığımı biliyordum. Dört roman da o kadar dolu dolu ki tek bir yazıda ele alınması zor. Ali Smith’in oldukça geveze bir yazar olduğunu, hatta bence yazarken bazen hiperaktif semptomlar gösterdiğini düşününce bu yazının dört romandaki ana karakterleri ve sadece onların bağlantılarını ele almasına karar verdim. O nedenle okumak isteyenlere spoiler olacaktır diye uyarayım, gerçi bunun seride bir önemi olduğunu sanmıyorum. Ali Smith’in bu dörtlemenin çatısını en baştan ustalıkla kurduğu, kimi, neyle ilişkilendireceği o kadar belliymiş ki romanları ikinci kez okurken ilk kitapta bize verdiği ipuçlarına hayran kaldım.
Sonbahar: Zamanların en kötüsü
İlk kitap Sonbahar’da Britanya halkı Brexit için referanduma gitmiş ve maalesef referandumdan ayrılma yönünde karar çıkmış. “Zamanların en kötüsüydü, zamanların en kötüsüydü. Yine.” cümleleriyle Charles Dickens’ın İki Şehrin Hikâyesi’ne atıfla başlıyor roman. Elisabeth Demand ana karakterlerimizden biri. Ali Smith dayanamadığından hemen bir parantezle bütün bilgileri veriyor Elisabeth hakkında.
“(otuz iki yaşında, Londra’da bir üniversitede sabit saatleri olmayan, sözleşmeli, kıdemsiz okutman, rüya gibi yaşıyor, annesi öyle diyor, doğru, tabii rüya gibi demek hiçbir iş güvencesinin olmaması, neredeyse her şeyin yanına yaklaşılmayacak kadar pahalı olması ve on seneyi aşkın bir süre önce öğrenciyken oturduğun kiralık dairede hâlâ oturuyor olman demekse)” Gördüğünüz üzere şartlar bizim ülkemizle aynı gibi, İngiltere’de hayatlar dizilerde, filmlerde gördüğümüz kadar kolay değil.
Elisabeth ve Daniel bu romanın ana karakterleri. Daniel seksenindeyken daha sekiz yaşında olan Elisabeth’in bir komşusuyla ilgili ödev yapmak isterken onunla tanışması, çok özel bir dostluğa yol açacak. Herkesin garip bulduğu, belki de Daniel’ın gay olduğundan şüphelendikleri için pek karışmadıkları bu dostluk her ikisi için de çok özel olacak ve biz bu iki karakterle son kitap Yaz’da yeniden karşılaşacağız.
İngiltere’de her yere “DEFOLUP ÜLKENİZE GİDİN” yazılmaya başlanan o kasvetli günlerde biz bazen Daniel’ın rüyalarında, bazen Elisabeth’in anımsadıklarında, geçmişte kurulan bu sağlam dostluğu, Daniel’ın insancıllığını, babasını doğru düzgün hatırlamayan ve buna üzülen Elisabeth’e hafızanın ne demek olduğunu, bizi seven insanları aslında hep yanımızda taşıdığımızı anlatırkenki hüznünü ve elbette bu hüznün kayıplarla ilgili olduğunu seziyoruz. Ali Smith çocuk ve yaşlı adam arasındaki diyaloglarla bunu bize anlatmıyor, yaşatıyor.
Araya karışan Hannah Gluck bölümü, Daniel’ın Polonyalı bakıcısına anlattığı İngiltere’deki toplama kampı günleri serinin son kitabında tamamlanacak. Bize Sonbahar’dan kalan bir kamu arazisini dikenli tellerle çeviren SA4A’ya karşı çıkacak ve bir zaman sonra sokaklara “ZATEN ÜLKEMİZDEYİZ TEŞEKKÜR EDERİZ” yazan insanlara dair duyduğumuz umut. Yoksa evet, zamanların en kötüsü.
Elisabeth’in pasaport alma sürecinde yaşadıkları bize İngiltere’nin çıkışı olmayan bürokratik saçmalıklarını adım adım gösterirken, yazarın uydurduğu SA4A kurumunun tüm romanlarda tek koldan yayılıp ülkeyi antidemokratik bir biçimde geriye götüren, baskıcı, hatta neredeyse distopik politikalarına da şahit oluyoruz ve bu da bizim için çok tanıdık.

Ali Smith serinin hemen her romanında kıymeti bilinmemiş bir kadın sanatçıya da mutlaka yer veriyor ve onu, eserlerini romanın en önemli düğümlerinden biri haline getiriyor. Sonbahar’da Pop Art sanatçısı Pauline Boty tüm ihtişamıyla romanın önemli figürlerinden biri oluyor. Elisabeth’in yüksek lisans tezi olarak seçtiği bu kadının tüm eserlerini google’larken buluyoruz kendimizi. Arada İngiltere’nin geçmişteki en büyük politik skandallarından Christine Keeler davasına da dalıyoruz çünkü Boty onun resimlerini çizmiş.
Yani Ali Smith bizi de aynı romanlarındaki gibi daldan dala uçuruyor, zamanlar arasında yolculuk ettiriyor, kafamızı karıştırırken bir yandan pek çok şey öğrenmemizi sağlıyor. Tüm bu olan bitene, İngiltere’deki depresif havaya karşın kurulan dostluklar, romanların belkemiği.
Kış: Ayrılığın mevsimi
Kış’a geldiğimizde feci bir ayrılıkla sarsılarak başlıyoruz romana. Doğada Sanat blog’unun iki kurucusundan biri Charlotte, sevgilisi Art’ı terk ediyor ve hesabı ele geçirerek onu rezil edecek şeyler yazmaya başlıyor. Art’ın yapabileceği pek bir şey yok ama zaten şunu söylemeliyim ki muhteşem kadın karakterlerle dolu bu romanda Art tam bir hödük. Google maps’ten bakarak gezi yazıları yazıyor, google’layarak kuş türlerini anlatıyor, blog’u dışında da maaşını aldığı SA4A’nın Eğlence biriminde telif hakkı gözetmeden telifli müzik kullanan amatör yönetmenleri, müzisyenleri ispiyonlayarak para kazanıyor. Neyse ki Noel yemeğine geleceklerine söz verdiği annesi Sophia’yla tanıştırmak üzere çakma Charlotte bulması gerekiyor da Lux adındaki o melek gibi kız hayatına giriyor ve üç günde de olsa bu adamın düzene bakışını değiştiriyor. Değişmiş Art’la ve Charlotte’la da son kitap Yaz’da buluşacağız.
Bu sırla birlikte romanın başından beri kafamızı karıştıran taş meselesini de çözeceğiz ama yavaş yavaş, Ali Smith izin verdikçe.
Sophia tek başına yaşayan, okuduğu tüm safsatalara inanan, yemek yemeyi neredeyse bırakmış, eskiden beri sağcı politikaların yanında olmuş bir kadın. Art’ı geç yaşta doğurduğu için şimdi yetmişlerinde, Brexit taraftarı, göçmen düşmanı. Bu nedenle eve geldiklerinde Lux’un farklı aksanını hemen fark edip kızı uzun uzun sorguya çekiyor. Hastalanan Sophie’yle baş edemeyeceğini anlayan Art, annesinin neredeyse otuz yıldır görüşmediği kızkardeşi Iris’i yardıma çağırıyor.
Iris ve Lux bu romanda kalbimizi ısıtan ikili. Lux, Hırvat asıllı Kanada vatandaşı. Okumak için İngiltere’ye gelmiş, beş kuruş parası ve kalacak yeri yok. İşçilik yapıyor, saat başı ücretiyle yaşamaya ve kütüphanelerde uyumaya çalışıyor. Ama öylesine içten, gözleri ışıl ışıl, doğal bir genç kadın ki bir gece ırkçı Sophie’nin bile kalbini kazanıp ona hayatının sırrını anlatmasını sağlıyor. Art’ın babasının nasıl bir adam olduğunu anlattığı bu satırlarda ve romanın bu kez ele aldığı değeri bilinmemiş sanatçı, heykeltıraş Barbara Hepworth meselesinde biz bir anda babanın kim olduğunu anlıyoruz. Hayatımın aşkı diye anlattığı bu yaşlı adam, Art’ın hiç bilmediği ve bilmemesi gereken babası bizim Daniel Gluck’ten başkası değil. Artık bu bizim de sırrımız. Bu sırla birlikte romanın başından beri kafamızı karıştıran taş meselesini de çözeceğiz ama yavaş yavaş, Ali Smith izin verdikçe.
Iris on sekizinde evi terk edip komün evlerinde yaşamış, hep politik hareketin içinde olmuş bir aktivist. Hatta Sophie’nin evine gelmeden önce mültecilere yardım için Yunanistan’daymış. Evet, bu romandaki kadın sanatçımızı öğrendikten sonra sıra geldi İngiltere’nin geçmişteki politik ayıbını öğrenmeye… 1981 yılında aylarca süren Greenham Common ayaklanmasından ve orada kendisini zincirleyen, dikenli tellere kelepçeleyen kadınların mücadelesinden Lux’un bile haberi var. Ve tabii ki Arthur’un bu mücadeleden de teyzesinin oynadığı rolden de haberi yok.
Biri dayanışmacı, özgürlükçü, hippi ekolünden gelmiş, diğeri bireyci, kapitalist, serbest piyasada harikalar yaratıp zengin olmuş iki kız kardeş ve geçmişleriyle, birbirleriyle hesaplaşmaları, romanın en etkili yerlerinden. Bu romanın teması ne derseniz, kız kardeşlik derdim. Noel ruhuna uygun olarak barış içinde biten tatilden sonra, romanın sonunda, Art’ı fellik fellik Lux’u ararken görüyoruz. Lux yok, kimsenin haberi de yok. Oysa romanda bir dipnot olarak verilen 2017’deki Grenfell Tower yangını sadece bir dipnot değil. Ali Smith’in kafasının nasıl çalıştığını birazcık bilen bir okur, ucuza barınacak yer arayan Lux’a ne olduğunu tahmin edebilir ve bu maalesef çok üzücü bir tahmin.
Kış, Sonbahar’dan sonra Ali Smith’in dağınık ama bir şekilde alıştığımız tekniğiyle içine alıyor bizi. Geçmişteki politik olayları ustaca günümüze bağlaması, kadınların iyileştirici gücüne, hatta salak erkeklerin bile değişeceğine inanması bize iyi geliyor.

İlkbahar: Hep kötüler mi kazanacak?
Ve artık üçüncü kitap İlkbahar’da bir ekim günündeyiz. Romanların isimlerinin geçtiği mevsime göre verilmediğini belirtmeliyim, Kış’ın kışta geçmesi hariç diğerleri farklı mevsimlerde geçiyor ve kitaba ismini veren, genellikle duygusal olarak anılan mevsim oluyor. Bu kez ilk olarak senarist arkadaşı Paddy’nin kanserden ölmesinin yasını tutan film yapımcısı Richard Lease’le tanışıyoruz. Paddy’le ikisi 80’li yıllarda BBC’ye çektikleri filmlerle ortalığı kasıp kavurmuşlar. Paddy ölü olsa da romanın kahramanlarından biri çünkü İrlandalı olarak geldiği İngiltere’de ayrımcılığı, fakirliği dibine kadar yaşamış, bunların sonucunda gerek politik gerekse kültürel olarak son derece zeki, özgürlükçü ve farklı bir senaryo yazarı olmuş. Arkadaşı Richard özlem dolu iç sesiyle bize sürekli onu anlatıyor.
Richard içinde yer alması istenen bir yapımdan kaçıvermiş, kelimenin tam anlamıyla kaçmak hem de. Katherine Mansfield ve Rilke’nin İsviçre’de Alplerde aynı zamanlarda bir otelde kalmasından yola çıkılarak yazılmış Nisan romanının filme uyarlanması. Bu arada böyle bir roman gerçekten var, Bella Powell yazmış, dilimize çevrilmedi. Okuduğumuz senaryo parçalarından rezil bir iş olacağını (hiç tanışmamış olan Mansfield ve Rilke’nin teleferikte sevişmesi gibi) bizim kadar Richard da anlamış ve trenle gidebileceği en uzak yerde, Inverness’te bulmuş kendisini. Ali Smith kendi doğduğu kasabayı da romanına mekân yapmış, hem de ne güzel bir mekân…
Romanın GGM’de geçen bölümleri gerçekten insanlık dışı ve bu muameleyi dünyanın geri kalanına medeniyet öğreten bir ülke yapıyor.
Inverness’e giden iki kişi daha var. Muhtemelen Greta Thunberg’den esinlenilmiş küçük kız Florence bir biçimde koruyucu ailesinden kaçarak SA4A çalışanı Brittany’i kendisini Inverness’e götürmeye ikna ediyor. Brittany iki aydır SA4A’nın Geri Gönderme Merkezi’nde çalışan, arkadaşlarından mültecilere nasıl hakaret edeceğini, aşağılayacağını, kötü davranacağını öğrenmeye çalışan bir çaylak. Peki Florence, kurallara son derece bağlı, katı Brittany’i nasıl ikna ediyor, orası da uzun uzun anlatılıyor aslında. Florence’ın girip GGM’leri hizaya soktuğu, Welfare merkezinde tuvaletleri temizlettirdiği, hatta bir genelevde tutulan küçük kızların kaçmalarını sağladığı yönünde efsanevi hikâyeler var. Brittany kendisiyle bilmiş bilmiş konuşan okul üniformalı kızı gördüğünde o olup olmadığını merakından biniyor trene.
Oysa sonradan öğreneceğiz ki Florence’ın planları çoktan hazır ve Brittany de bunların bir parçası. Brittany’nin, kızın İskoçya’da mültecilere yardım eden gizli bir yardım ağıyla annesini kurtarmaya gittiğini anladığında geçirdiği sinir krizine üzülüyor muyuz? Hayır. Ali Smith her ne kadar Brittany'nin yalnızlığını, ailesini, ayrıldığı sevgilisini anlatsa da empati kuramıyoruz çünkü yaşadığı o tren yolculuğuna, Richard ve Alda’yla tanışmasına, onları dinlemesine rağmen değişmiyor, dönüşmüyor. Maalesef onun gibi insanlar da var ve hep olacak. Romanın GGM’de geçen bölümleri gerçekten insanlık dışı ve bu muameleyi dünyanın geri kalanına medeniyet öğreten bir ülke yapıyor. Yine tarihe dönersek, Kanlı Pazar’dan tutun da 2018 Windrush rezaletine kadar bu ülkenin rezillikleriyle yüzleşiyoruz.
Romanda GGM’de tanıdığımız Vietnamlı mülteci Kahraman’la da bir sonraki kitapta tekrar buluşacağız. Yine çok önemli bir bağlantı, Richard’ın yanındaki hayali kızı. Richard yaşlı bir filmci, ne derse cinsiyetçi olur, me too hareketi nedir, tüm bunları sürekli diyalogda olduğu hayali kızından öğreniyor. Romanın sonunda yıllar evvel onu terk eden karısının yanında götürdüğü gerçek kızını aramaya karar veriyor ve sürpriz, Elisabeth diye “s”yle yazılan kızı bir üniversitede okutmanlık yapıyormuş! Kitapları tekrar okurken gördüm ki Sonbahar’da Elisabeth’in bir rüyasında gerçekte olmayan kızkardeşi geliyor ve babasının neler yaptığını anlatıyordu. Ali Smith gerçekten acayip bir dünya kurmuş.
İlkbahar Brittany ve GGM bölümleriyle canımızı sıksa da Richard’ın yıllar sonra yaptığı ilk iş olan mülteci yardım ağı belgeseli Bin Kere Bin Kere Bin Kişi’nin çekimlerine ayrı, Florence ve annesinin kamuoyunun ayaklanmasıyla ülkede kalabilecek olmalarına ayrı seviniyoruz. İskoç halkı ve gizli yardım ağı insandan umudu kesmememizi sağlıyor.
Yaz: Herkesin buluştuğu o yer
Mevsimlerin sonuna, Yaz’a geldiğimizde dünyada Ali Smith’in öngöremediği bir şey olmuş: Pandemi. Bu nedenle 2020’de geçen roman kapanmanın tam başlamadığı, olayların ne kadar ciddi olduğunu bilemediğimiz zamanları içerse de evet Covid seriye giriyor. On altı yaşındaki Sacha ve ergenlikteki kardeşi Robert ana karakterlerimiz. Sacha’nın idolü de Greta Thunberg ve bu nedenle benzinli araçlara binmeyi reddeden son derece bilinçli ve sorumlu bir genç kız. İklim krizi, pandemi ve savaşlar nedeniyle kaygılı, dünyanın sonunun yakın olduğuna inanıyor. Robert ise deli dolu, son derece zeki ama daha en başta ablasına zarar verdiği için biraz mesafeli başlıyor ilişkimiz.
Anne ve babaları ayrılmış, hatta Robert bununla ilgili espri yapıyor “Babam kalmamız için oy verdi ama giden o oldu.” diye. Anne maalesef ki Brexit’e olumlu oy vermiş. Baba çok uzağa değil, yan eve gitmiş ve sonradan da Galli genç sevgilisi Ashley’le yaşamaya başlamış. Yine Robert’in Ashley’e yaptığı zorbalıklar ve söylemiş olduğu sözler de canımızı sıkıyor ama Robert bunların hepsinin başbakanın ya da danışmanının sözleri olduğunu bildiğinden kendisini bununla savunuyor. (Dipnotlarda Boris Johnson ve danışmanının tüm rezil cümlelerini okuyoruz. Gerçekten inanılmaz.)
Kendimden hatırladığım kadarıyla “zaten öleceğiz, neden olmasın” fikri hep aklımızı çeliyordu.
Romanın başında Sacha’yı sahilde eli yaralı bir halde bulan çift onu eve getirmiş ve Robert okuldan kaçıp eve geldiğinde evdeki bu çiftin kadın olanına çarpılıyor. Bu çifti tanıyoruz. Kış’ın başında korkunç bir biçimde ayrılan Arthur ve Charlotte. Geçen üç yılda sevgili değil arkadaş olmuşlar, teyze Iris oradan oraya mültecilere yardıma koşturmaya devam ederken, Sophie yakınlarda vefat etmiş ve oğluna bıraktığı heykel parçasının Suffolk’ta bir bakım evinde yatan Daniel Gluck’e verilmesini vasiyet etmiş. Bingo. Ali Smith dört romanı puzzle parçası gibi birleştirmeye başlıyor. Böylelikle Art, Daniel’ın babası olduğunu öğrenmese de onunla tanışacak ve gizemli bir biçimde ayrılmış anne ve çocuk heykeli birleşecek.
Sacha ve Robert’in misafir çiftle muhabbeti çok güzel ilerliyor. Ali Smith, bu muhabbette bize bu kez değeri bilinmemiş bir kadın sinema yönetmenini tanıtacak: Lorenza Mazzetti. Yine laf arasında Einstein’in İngiltere’ye geldiğinde kaldığı Norfolk’a gitmek istediğini söyleyen Robert’i Charlotte oraya götürmek istiyor ve aileye de kendileriyle Suffolk’a gelmelerini teklif ediyor. Robert’in hayran olduğu Einstein’ın ayak izlerini takip edebileceğine herkesi ikna ediyorlar ve yolculuk başlıyor. Evet böylesi bir yakınlık yeni tanışmış İngilizler için garip ama pandemi zamanı olması bence her şeyi değiştiriyor. Kendimden hatırladığım kadarıyla “zaten öleceğiz, neden olmasın” fikri hep aklımızı çeliyordu.
Böylelikle Robert, Sacha, Art ve Charlotte yatağında mütemadiyen uyuyan Daniel Gluck’le ve yanında kitap okuyan komşusu genç Elisabeth’le tanışıyor. Arthur, Elisabeth’e anında âşık oluyor ve yolculuğun sonunda dönmeyip orada kalıyor. “Neden olmasın?” Ve yine Kış’a geri döndüğümde, bir bölümde Arthur’un baba olduğunu, çocuğuyla ilgilendiğini fark ediyorum. Ali Smith gelecekten bu bölümle olacakları yine sezdirmiş. Tabii tekrar okumadan bunları fark etmek imkânsız.
Sonbahar’da Daniel Gluck’un geçmişinden ve kaybettiği kızkardeşi Hannah Gluck’ten bahsedilmişti. Yaz’da bu bölüm tamamlanıyor, Daniel’ın geçmişiyle Hannah’nın İkinci Dünya Savaşı’nda verdiği mücadeleyi öğreniyoruz. İngiltere’de Alman vatandaşları için toplama kampları bulunması, hatta buradan başka ülkelere gönderilmeye çalışılan Almanların bulunduğu gemilerin Ruslar tarafından batırılması, alakasız biçimde ölen onca insan, İngilizliğini kabul ettiremediği için oradan oraya gönderilen Daniel’ın hâli o kadar saçma ki… Elbette biz bu saçmalıkları AB’nin ve İngiltere’nin Türkiye’ye para verip “aman mültecileri bize gönderme de ne yaparsan yap” demesinden de tanıyoruz.
Yine çok güzel bağlanan bir düğüm, İlkbahar’da tanıdığımız Kahraman’a yardımcı olmaya çalışan Art ve Charlotte’dan onun hikâyesini öğrenen Sacha’nın Kahraman’a yazdığı mektuplar. On altı yaşında okulu kapatılmış bir kızın, ulaşıp ulaşmayacağını bilmediği bu mektuplarda içini dökmesi o kadar etkiliydi ki sanırım hiç unutmayacağım. Charlotte’un merhum Sophia’nın evine yerleşip Iris’le yaşamaya karar vermesi, Art’la kurdukları Doğada Sanat’ı tek başına devam ettirmesi ve hayat karşısında yıkıldığını hissettikçe eski toprak devrimci Iris’in gücünü görerek ayağa kalkması romanın son bölümlerinden… En sonda ise artık özgür olan Kahraman’ın Sacha’ya yazdığı mektup var. Bu mektup dört kitabı tekrar okumanın verdiği coşku ve hüzünle beni epey ağlattı. Üstelik Kahraman’ın artık evi var. Pandemide GGM’lerden sokağa atılmış, ne olacağı bilinmeyen mültecilere açılan kocaman bir ev, Iris ve Charlotte’un evi… Yani bu dört kitapta okuduğumuz, yaşadığımız onca soruna, bitmeyen ve bitmeyecek gibi gözüken mülteci problemine, yükselen ırkçılığa, artan fakirliğe, insanların içine düştüğü yalnızlığa rağmen Ali Smith bizi masalın en güzel yerinde bırakıyor. Onlar ermiş muradına…
Bazı saflıklar ve hiç bitmeyen umut
Daha gençken İkinci Dünya Savaşı’nda olup biteni görürken, komşuları götürülürken hiçbir şey yapmayanların nasıl yaşadıklarını merak ederdim. İzlediğim onca film, okuduğum onca kitap bana hep bu soruyu sordurdu. Oysa bugün gözümüzün önünde mülteciler boğulurken hiçbir şey yapmadan durduğumuzu biliyorum. Kıyıya çıkabilen mültecilerin de hiçbir şey yapmamızı istemediğini biliyorum, köstek olmayalım yeter. Onları devlete teslim etmek, yardım etmek değil çünkü. Devlet onlara nasıl muamele edeceğini yüzyıllardır geliştirdiği pratikle öğrenmiş. İlkbahar’da Brittany’nin üç ayda tam da istenilen kalpsiz güvenlik görevlisi olması gibi, müthiş bir biçimde işliyor sistem. İnsan Hakları denilen şey koca bir palavra, savaş suçu denilen şey yalan…
Şimdi 2015-2020 arası, özelde İngiltere, genelde dünyada yaşanan sorunlara odaklanan ve bunu yaparken geçmişten bugüne pek çok insan hikâyesini harmanlayan bu romanlardan en çok hangisini sevdiğime karar veremiyorum. İlkbahar’ı okuduğumda özellikler Brittany nezdindeki kötülüğün anlatımını, dipte bucakta yine de iyilik filizlerine rastlamayı çok sevmiştim. Yaz’ı okuduğumda da pandemiyi, o çaresizliği anımsadım. Sacha’yla Robert’in kardeşliğini çok sevdim, aynı Kış’ta Sophie ve Irıs’in kardeşliğini sevdiğim gibi. Elisabeth’i ve vefasını, Daniel ve kardeşi Sarah’nın trajik hikâyesini, Iris’i ve bitmeyen savaşma gücünü, Florence’ı ve ömrünü mültecilere gizlice yardıma adayan Alda’yı, dünyanın tüm yükünü sırtında taşıyan Sacha’yı hiç unutmayacağım ama en çok değdiği yeri değiştiren, gündelik dildeki esprileri anlayamazken sular seller gibi Shakespeare okuyan ve sistemin yok ettiği Lux’u hatırlayacağım. Lux her gün iş kazasına kurban giden işçiler, öldürülen kadınlar, daha geçen gün İzmir’de elektrik çarparak ölen o iki insan gibi unutulacak gidecek… ben hatırlayacağım.
Ali Smith sıradan insanların geçmişini, bugününü, geleceğini alıp onları bir kahramana dönüştürüyor. Görünmez olanları görünür kılıyor. Bunu yaparken yaşadığı ülkenin tarihini ustalıkla kullanıyor, güncel olanı işin içine katıyor ve dört romanlık bu seride önce bir kaos yaratıp sonra taşları tek tek yerine oturtuyor. Ve umutsuzluk içindeki bizlere diyor ki: “Yalnız değilsiniz ama iyilik hep var, unutmayın.” Geçen yıl ekim ayından beri gözümüzün önünde yaşanan soykırım için ne yapacak, hangi kitabının içine Batı’nın bu korkunç ikiyüzlülüğünü katacak bilmiyorum ama eminim yapacak. Ben de hevesle okuyacağım.
Yaz’ı okurken pandemiyi ve böyle bir şey yaşayan, ortak acıda buluşan insanlığın bundan sonra mutlaka iyiye doğru yol alacağını sanan kendimi düşündüm. On altı yaşındaki Sacha kadar safmışım, şimdi bunu görüyorum. Son dört yılda iyiye değil tam tersine doğru hızla ilerliyoruz. Yine de hep “Zamanların en kötüsüydü, zamanların en kötüsüydü.”
Mevsimler serisini yazan Ali Smith’e, bu zor kitapları mükemmel bir biçimde çeviren, dipnotlarla bizi emek emek bilgilendiren Seda Çıngar Mellor’a müteşekkirim. Kitapları bizimle buluşturan Kafka Kitap’a da elbette. Bu romanları okuyan birinin bitirdiğinde aynı insan olamayacağına inanıyorum ama dediğim gibi, benim saflığım da olabilir.






