Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

5 Kasım 2025

Edebiyat

Samanta Schweblin’den Korkunun Özünü Yakalayan Öyküler

Sam Byers

Paylaş

0

0


Arjantinli yazar korkuyu, iyileşmeyi ve kendi sınırlarımızın ürkütücü geçirgenliğini konu edinen bir yolculuğun haritasını çıkarıyor. 

Korku aslında gözeneklerle, boşluklarla ilgili. Hayatımız boyunca dehşetin bin türlü biçimine tanık oluruz ama korku, bütün bu görünümlerin varoluşsal kaynağına, kendi sınırlarımızın ürkütücü geçirgenliğine odaklanır. Şöyle de düşünebiliriz; madem ruhlar ölüler dünyasından geri gelebiliyor ya da canlı bir beden asalaklarca ele geçirilecek kadar yumuşayıp çürüyebiliyor o zaman bireysellik ve güvenlik hayallerimizi gerçek kılmak için ne gibi bir umudumuz olabilir?

Arjantinli yazar Samanta Schweblin’in İngilizce olarak yayımlanan son öykü derlemesi geleneksel açıdan “korku” olarak sınıflandırılamasa da bu türle aynı ruhani özü paylaşıyor. 

Schweblin’in tasavvurunda bir şeyi ötekinden -isteneni istenmeyenden, çevreseli bedenselden, tehditkâr olanı şiddet ve kaostan- ayıran sınırlar öylesine gözenekli ki, hani neredeyse hiçbir sınır yok. Schweblin’in de bize anımsattığı gibi gerçek korku ne doğaüstüdür ne de uhrevi, yalnızca temel yaşam koşullarının farkındalığı ve kabulüdür. 

Cesur bir açılış öyküsü olan Welcome to the Club, kitaptaki öteki öykülerin dokularını oluşturan imge ve temalardan bir sözlük kuruyor: Okyanus, delilik, dışarının içeriye sel olup akışı. Bedenine bağladığı ağırlıklarla suda kendini boğmaya çalışan bir kadın dibe dokunur dokunmaz nefes alır ve ciğerlerine dolan suyla birlikte yeni bir sağduyu kazanır. İntiharın eşiğinden döner, su yüzüne çıkar ve kendini bir kez daha kifayetsizliği netleşse de aynı ölçüde değişime uğramayan bir aile hayatının içinde bulur. Onu anlıyormuş gibi görünen tek kişiyse gizemli komşusudur. Adam onda -kendisinden aşina olduğu- ölüme yatkınlığı görür ve ölümle nasıl başa çıkılacağını öğretir: Hayvanları avlamak, avlanan hayvanların derilerini yüzmek. Kemikle derinin birbirinden nasıl ayrıldığını gösterirken manidar talimatlar verir. “Bir kitap gibi açmalısın,” der mesela. Böylece okur hayvanın içinde, ondan öğrenilecek bir şeyler olduğu çıkarımını yapar.  Kadınsa rahatsız bir düşünceyle boğuşmak zorunda kalır: “Asıl istediğim, benim derimi yüzmesi.”

Kitaptaki en dikkat çekici öykülerden biri olan An Eye in the Throat’ta insan bedeni daha dramatik bir biçimde savunmasız bırakılır.  Yuttuğu pil yüzünden trakeotomi yapılan bir çocuğun dünyayı algılama biçimi, açılan bu yeni geçit yüzünden bütünüyle değişir. “O kadar açığım ki, bazen aklım karışıyor,” diye düşünür, “içimde miyim yoksa dışımda mı? Bir beden, böylesine delinmişken hâlâ beden midir?” Çocuğun boğazındaki bu açıklığa odaklanan yalnızca kendisi değil, aynı zamanda ebeveynleridir de ve hepsinin hayatı ufacık bir deliğin etrafında dönmeye başlar, “sanki evdeki bütün uzam o delikten içime giriyormuş gibi.” Çocuk konuşamaz ama babasının korkularını hisseder ve benlikleri arasındaki sınırın bütünüyle ortadan kalktığı bir anda, onu özenle yıkayan babasının kaygılı iç sesini işitir: “İçeriye su girmemeli, içeriye su girmemeli…”  Ebeveynlerinin endişesinin sürekli farkında olan ve bu yüzden acı çeken çocuk yaralarının ortak olduğunu düşünmeye başlar: “Boğazımda bir delik var, vücudumda açılan ama onların vücudunu da acıtan bir delik. Benim olsa bile benden başka birilerinin daha canını yakan bu deliğe parmağımı soksam, yoklasam, kurcalasam orada dokunduğum babam mı olur?”

Schweblin’in, Megan McDowell’ın özenli çevirisiyle okuduğumuz düz yazıları mistik olma halinin yarattığı üslup tuzaklarına düşmez. Ne belirsizlik vardır ne de örtülü bir anlam. Schweblin gizemli bir hava yaratmaya çalışmadığı gibi olanı da çarpıtmaz. Bunun yerine aldatıcı dış yüzeyleri yırtıp atar ve okurun da aynısını yapmasına imkân tanıyarak doğrudan dünyaya bakar. Böylesi bir tercihte ancak gerçek bir mistiğin verebileceği bir mesaj saklı durur: Görüsel bir deneyim günlük dilde ifade edilmelidir çünkü doğru gözlemlendiği takdirde ancak gündelik yaşam görüsel olanın kapılarını açabilir.

Dilin bu denli net ve doğrudan olması, korkuyla şefkatin iç içe geçtiği eşsiz bir duygusal alan yaratır. Schweblin açısından dehşet uyandıran bu kırılganlık ve geçirgenlik durumu, aynı zamanda korkunun ulaşılmaz kıldığı şeylere, yani samimiyet, özen ve iyileşmeye erişmemizi sağlar.  The Woman from Atlántida’da iki kız, Pitsy isminde alkolik bir şaire yardımcı olmaya karar verir. Kaybettiği ilhamı bulmasını umut eden kızlar her gün onu ziyaret eder, hem kişisel bakımıyla hem de evin temizliğiyle ilgilenir. Pitsy yaşlanır ve yıllar sonra -artık kuaför olan- kızlardan birinin yanına giderek onun “denizin, alkolün ve ölü salyangozların,” kokusunu -yani ancak düzenli olarak yıkandığında temizlenen travma gelgitlerinin mirasını- keçeleşmiş saçlarından arındırmasına izin verir. 

Kısa süreliğine de olsa birinin bakımını üstlenmek evrensel bir kırılganlığa açık olmak, hastalık, yaşlılık ve ölümün kesinliğine, yani korkularımızın ham maddesine yakın durmak anlamına gelir. Schweblin’in öykülerinde bu döngü sonsuzdur. Şiddet ve trajedinin iç içe geçtiği bu anlarda dünya apansız görünür hale gelir ve böylece hem bedenler hem de zihinler ürkütücü bir biçimde açığa çıkar. İhtimam ancak böylesi bir açıklıkta mümkündür ama bu sefer de yeni yaralara ve kayıplara yol açar. 

Kitap içindeki öykülerin akıllıca yapılan sıralaması, bu çürüme ve yenilenme sürecini öykülerin içiyle sınırlı bırakmayıp öyküler arası bir düzleme taşırken korku ve iyileşme son öykü olan A Visit from the Chief ile yeni bir uyum yakalar. Bakım evinde kalan yaşlı annesini ziyarete giden Lidia, dışarıda başkalarından ayrılarak kendi başına dolaşan bakım evi sakinlerinden biriyle karşılaşır. İlgili personel gelip alana kadar onu güvende tutmak ister ve evine götürür. Fakat bunun yerine kadının oğlu gelir, silahını çıkarır ve çarpıtılmış bir terapi seansını andıran bir soygun gerçekleştirir. “Boktan problemin her neyse söyle,” diye bağırır, “neyin var?” Lidia korku içinde anlatır. Bu belki onun faydasınadır, belki travmatize olmuştur belki de her ikisi birden. Her halükârda değişmiştir ve şimdi kendini –tıpkı Schweblin öykülerinin okurları gibi– dehşetin öteki tarafındaki alanda, açıklığın, kırılganlığın ve garip bir güven duygusunun hakim olduğu alanda bulur. 

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Efsane Yaratma SanatıUmberto Eco
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

M. Hakkı Yazıcı

18 Haziran 2025

Belalı Bir Komşumuz Var

Gecenin bir yarısında, uykunun kıyılarındayken üst katta bir kavga, bir gürültü,.. Bizim tavanda, üst katın zemininde parçalanan, fırlatılan eşyalar; kırılan, bardaklar, tabaklar, vazoların şangırtıları…Gel de uyu!Belalı bir komşumuz var.Birkaç ay olmuştu taşınalı, ancak daha ..

Devamı..

Gitmediğim İrlanda ve Okumadığım Ulyss..

B. Y. Genç

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024