Bu benim değil İsmail Amca’nın hikâyesi. Aynı köyde yaşardık ama neredeyse hiç karşılaşmamış gibiydik onunla. Köyün dışında babadan kalma küçük bir evi vardı. Evin yanında da köpekler için bir sürü küçük kulübede onlarla birlikte yaşardı. Yaşı kırka dayanıyordu ama hiç evlenmemiş. Bir kendisi bir de kapısında çocuğu gibi besleyip büyüttüğü köpekleri vardı. Bunun dışında bir aileye ihtiyaç duymamıştı. Sadece aileye değil aslında hiç kimseye ihtiyaç duymamıştı. Köye bile nadiren gelirdi. İhtiyaçları için arada bir kasabaya giderdi döndüğünde de köyün kahvehanesine uğrayıp bir kahve içerdi. Kimse ile sohbet etmezdi. Zaten köydeki hiç kimse için merak uyandıran birisi değildi. Acıyarak bakarlardı ona, sanki bir noksanlığı varmış gibi zayıf görürlerdi. Arada bir onunla dalga geçmek isteyen birkaç kendini bilmez çıkardı tabi ama İsmail Amca’nın dev gibi gövdesi ve adam kesecekmiş gibi bir bakışı vardı. Yıllar sonra kahveciye onu sorduğumda "gözleri bir fenaydı İsmail'in. Deli bir şeyler vardı içinde ama o hep bastırıyordu. Bir gün fena patlayacaktı ama kimse böyle olacağını tahmin edemezdi. Yazık oldu garibana" demişti. İşte bu yüzden kimse kolay kolay ilişmezdi ona. İsmail Amca da yanlarında kalmazdı zaten. Çok çabuk sıkılır, kahvesini içer içmez de "hadi Allahaısmarladık" deyip kulübesinin yolunu tutarmış.
O zamanlar çocuktum ben. Babamla birlikte çobanlık yapardık. Köyün büyük bir çoğunluğu gibi fakirdik. Koyun alacak paramız olmadığı için babam yarıcı usulüyle sürü tutardı zenginlerden. Tüm sene özenle sürüye bakardık, dağlarda en güzel otlaklara götürür, hastalandığında ilaçlar verirdik. Yeni doğan kuzuları anneleri iyice yaladıktan sonra temiz bir yere ayırır, ezilmesine engel olmaya çalışırdık. O küçük kuzular ayakta durmaya çalışırken bile bacakları titrerdi. Sürüye bıraksak koyunlar farkına bile varmadan onları yere düşürür, ayakları arasında ezerlerdi. Böyle olduğu zaman ezilen kuzunun annesi başına gelip dikilirdi, uzun uzun gözyaşı dökerdi. Seslenip onu uyandırmaya çalışırdı. Kalkamayacağını anladığı zaman da acıyla melerdi. Genelde bir iki gün sürerdi bu ama bazı koyunların haftalarca acı acı meleyip kuzusunu çağırdığını bilirim. Böyle olduğunda kaçıp gitmek isterdim evden. Çünkü elimden bir şey gelmezdi. Sihirli bir asam olsaydı keşke derdim böyle zamanlarda. Sihirli bir asam olsaydı, ölen tüm kuzuları diriltir annelerine yollardım. Acıyla meleme artık. Bak çağırdığın kuzun geldi. İstediğin kadar koklayıp yalayabilirsin derdim onlara. Ama sihirli bir asam yoktu ve kuzusunu çağıran hiçbir koyuna yavrusunu geri veremezdim. Ben aciz, kuzusunu çağıran koyun acizdi. İkimiz de yavaş yavaş kabullenirdik acizliğimizi. O zaman acı bir sessizlik çökerdi üstümüze. Böyle zamanlarda babamın bir sözü gelirdi aklıma. “Fakirin haykıran sesi çabuk alçalır çünkü açtır. İşte bu da en alçakça şeydir bu dünyada.” Babam da iyi bilirdi acizliği, o yüzden iyi anlıyordu bizi. Tüm sene üstüne titreyerek besleyip büyüttüğü kuzuları sene sonunda teslim etmek zorunda kalırdı. Yarıcı gelirdi adamlarıyla, defterini çıkarıp hesabı görmeye başlardı. İlkin verdiği koyunların sayısı kadar koyunu sürüden ayırırdı. Kurdun kaptığı koyunu bile isterdi ve bunun için iki kuzu alırdı. "Koyunum ölmeseydi yavrulardı, o yüzden bir tane kuzu daha alıyorum" derdi. Böylece yarıcının sürüsü git gide büyürdü. Ama o yine de doymaz, hesaba devam ederdi. “Her koyunun bir kuzu doğurması lazım. Doğurmadıysa bu senin suçun, o yüzden senin payından keseceğim. Kuzuların hepsinin yaşıyor olması lazım eğer öldüyse de senin suçun. Ölen kuzular için de senin payından keseceğim." Liste böyle uzayıp giderdi. O saydıkça adamlar sürüden bir bir koyunları ayırırdı. Sonunda küçük bir grup koyun kalırdı, bunun da ancak yarısını babama verir yarısını da kendine alırdı. Sonunda giderken önlerine büyük bir koyun sürüsü katıp giderlerdi. Bize de bir avuç koyun kalırdı. Oysaki o giden sürüde bizim de hakkımız vardı. Alın terimiz vardı. Üstelik ne gebe kalmayan koyunda ne de kurdun kaptığı koyunda bir kabahatimiz vardı. Ama bizim payımızdan kesilmişti. Ölen kuzular için koyunlarla ağlayan bizdik ama o kuzular için pay alan onlardı. Koyun gözyaşı biz ise alın teri döktük ama hiçbir şey yapmayan yarıcı aldı götürdü her şeyi. Babam hüzünle baktı giden sürünün ardından. Fakirdik, açtık ve sesimiz alçak çıkıyordu. Ama yine de umut kesmezdik hayattan. "En azından bir aradayız, sağlığımız yerinde" derdi babam. Sonra gururla elini başıma koyar "oğlumuz okuyacak, büyük adam olacak. İşte o zaman kaderimiz değişecek" derdi. Onun bu sözleri gururumu okşardı. Bir gün ailem için bir şeyler yapabilecek olmak, işte beni büyümeye heveslendiren asıl şey buydu.
Sürü gittikten sonra yapacak pek bir işim olmazdı. Tony'nin de olmazdı. Tony bizim köpeğimizdi. Beyaz ve kahverengi desenli tüyleri vardı. Filmlerdeki artistlere benzerdi. Zaten ismini de oradan bulmuştum. Bir gün kasabaya gittiğimizde babam beni sinemaya yollamıştı. Ben film sevmiyorum deyip içeri girmemişti. O zamanlar gerçekten öyle zannetmiştim ama çok sonradan anladım ki iki kişilik bilet alacak parası yoktu. O da hevesimi kırmamak için bir bilet alıp beni tek başıma yollamıştı. Ben çıkana kadar da kapıda beklemişti. Sinemada yabancı bir film oynuyordu. Çok karizmatik olan başrol oyuncusunun ismi Tony'di. Filmi o kadar çok beğenmiştim ki yol boyu babama anlatıp durmuştum. O da sıkılmadan beni dinlemişti. Hatta eve gelip anneme anlattığımda o da tekrar dinlemek zorunda kalmıştı. Ona rağmen hiç ses etmemişti. O sene sürüyü korusun diye bir köpek almaya karar verdiğimizde babam bir arkadaşının yeni doğmuş köpek yavrularından birini getirdi. "Baba bu köpeğin renkleri çok güzel. Aynı sinemada izlediğim film artisti gibi. Onun da beyaz takım elbisesi, kahverengi gömleği vardı. Ne olur onun ismini koyalım.” Babam yine hevesimi kırmadı. "Nasıl istersen öyle olsun. Ama onu beslemek ve eğitmek senin sorumluluğunda." Böylece ismini Tony koyduk. Evin yanında bir kulübe yaptık babamla. Her gün onunla ilgilendim. Yemeğini, suyunu verdim, gezdirip koşturdum. Sürüyü nasıl toplayıp yürüteceğini, nasıl koruyacağını, her şeyi öğretiyordum. Artık insanlar gibi birçok komutu anlıyor ve yerine getiriyordu. Çok da cesurdu. O yanımdayken hiçbir şeyden korkmuyordum. Büyüdükçe kocaman olmuştu. O kadar iriydi ki adeta bir aslanı andırıyordu. Bazen köyün içinde yürüdüğümde o da ardım sıra gelirdi. Tüm çocuklar bana imrenerek bakardı. İşte o zaman kendimi sinemadaki artist gibi hissederdim. Bilirdim ki herkes benim yerimde olmak isterdi. Tony gibi bir köpeğe sahip olmak Murtaza Ağanın binlerce tarlasına sahip olmak gibiydi.
Murtaza ağa bizim köyün en zengin adamıydı. Herkesin beş on dönüm arazisi varken onun yüzlerce dönüm arazisi vardı. Köylülerin çoğu onun arazisinde çalışır, çobanlar da onun sürüsünü otlatırdı. Kasabada da birçok evi, dükkânı vardı ama o köyde yaşardı. Bu kadar malı mülkü kimseye emanet edemem dermiş. Köydeki malı mülkü babasından kalmış. Küçükken babası onu okusun diye büyük şehirlere bile yollamış ama o yine de köye dönmeyi istemiş. Köyün yaşlıları "şehirde zülüm edecek köylü bulamamış, o yüzden köye döndü" derdi onun hakkında. Okumaya hevesi yokmuş ama parayı o kadar çok severmiş ki hesap kitap işini çok iyi yaparmış. Yapacak hiçbir şey yokken bile kimden ne kadar kazanacağını hesaplarmış. Köylüleri üç kuruşa çalıştırıp, zorda kalana faizle para verirmiş. Ödeyemez duruma gelince de adamları ile gelip neyi var neyi yoksa alırmış. Böylece babadan kalan malı mülkü büyütmüş, köy yetmemiş kasabada da mal mülk edinmişti. Tony gibi bir köpeğe sahip olmak işte bu kadar çok şeye sahip olmak gibi bir şeydi çocuklar arasında. Ama Tony benim için sadece bir köpek değildi. O en iyi anlaştığım arkadaşımdı. Sırdaşım, muhafızımdı. Hayallerimden bahsederdim ona, ben anlattıkça onunda gözlerinde umut belirirdi. İşte o zaman hayallerime olan inancım artardı. Çünkü küçümsemeden hayallerime inanan biri varken daha bir gerçekçi, daha bir ulaşılabilir olurdu. İşte Tony ile böyle derin bir inanca dayanan bir dostluğumuz vardı.
Günün ilk saatleriyle birlikte vakit geçirmeye başlardık. Sürü varken onları birlikte otlatmaya götürürdük. Artık sürü gittiği için hep evin etrafında oynar olduk. Ama o gün farklı olmuştu. Nedendir bilmem, evin etrafında oynamak istemiyorduk. Sanki o gün bir tufan kopacağı kesinmiş de kopsun diye oraya sürükleniyormuşuz gibiydik. Tony ile köyün içine doğru gidip orada oynadık. Bir ara kahvenin etrafında kovalamaca oynamaya başladık. Ben koşuyordum Tony ise beni yakalamaya çalışıyordu. İşte o gün kopan tufanın ilk yağmur damlası orada düştü.
Arkama bakıp koşarken kahvenin önünde birine çarpıp yere düştüm. Ellerim çakıl taşlı toprağa sürtününce derisi soyuldu. Canımı çok yanıyordu. Yüzüstü düşmüştüm, dönüp oturdum, elimi tutup iç çektim. O esnada çarptığım adam başımda durmuş bana sövmeye başlamıştı.
“Seni Allah'ın belası, önüne baksana!”
“Kusura bakma amca seni göremedim“
“Görmezsin tabi it oğlu it, önüne bakmıyorsun ki. “
Elbiselerini düzeltirken birden çizmelerine basmış olduğumu gördü. Murtaza Ağa çizmelerini çok severdi, her gün cilalatırdı. Benim çizmelerine basıp kirlettiğimi görünce öfkesi daha da büyüdü. Artık küfür ederek rahatlayacak bir durumda değildi.
"Çizmelerimi mahvettin ulan beş para etmez, şimdi sana ne etmeli," deyip elini kaldırıp bir tokat attı bana. İkinci kez elini kaldırdığında Tony bana değmeden onun ellerini yakalayıp ısırdı. Onu geriye doğru çekip yere düşürdüğünde Murtaza avaz avaz bağırmaya başladı. Murtaza Ağa'nın iki adamı Tony'i çekmeye çalışıyordu ama Tony ağayı bırakmıyordu bir türlü. İşte İsmail Amca o esnada çıkageldi. İki adamı kenara itti. Tony’nin kulaklarına eğilip bir şeyler söyledi. O gün ilk defa Tony ailemizden olmayan birinin sözünü dinlemişti. Acıyla bağıran Murtaza’yı bırakıp İsmail Amca’nın yanında durdu. İsmail Amca kafasını okşadı, boynunu kaşıdı, sonra onu bırakıp benim yanıma geldi. Beni yerden kaldırırken "aferin evlat çok iyi yetiştirmişsin köpeği," dedi. O esnada Murtaza Ağa'nın adamları da onu yerden kaldırdı. Hâlâ küfürler ediyordu; hem bana hem de Tony'e. İçi rahatlamayınca adamlarına da sövmeye başladı. "Ulan şerefsizler, yediğiniz ekmeğin hakkını bile veremeyen deyyuslar..." Daha ağza alınmayacak bir sürü laf etti ama adamlardan ses çıkmadı. Üstünü falan düzeltti Murtaza Ağa. Elini tutuyordu. Tony fena delmişti etini, kanı görünce hepten delirdi.
“Yakalayın şu köpeği derisini yüzdüreceğim. “
Adamlar bize doğru yönelirken İsmail Amca’nın arkasına saklandık Tony ile.
“Geri bas, dokundurtmam ikisine de.“
“O köpek ağaya saldırdı, ölümü hak ediyor.“
“O köpek sahibini korudu sadece, şimdi geri bas yoksa karışmam. “
İsmail Amca dev gibi cüssesiyle karşılarına dikilmiş ve o, insan kesecekmiş gibi olan bakışı ile korku salıyordu içlerine. Adamlar korkudan üstümüze gelemiyordu bunu gören Murtaza daha da öfkelendi
“Sen kim oluyorsun da benim emrime karşı çıkıyorsun ulan, çekil kenara.“
“Yapma ağa, küçücük çocuğa vuruyordun. Köpek de ne yapsın sahibini koruyordu.“
“Kes ulan, ben onu bunu anlamam, o köpeği öldüreceğim. Madem dişine kanım değdi onun dişlerini sökeceğim, çekil aradan.“
“Çekilmem ağa, ne çocuğa ne de köpeğe dokundurtmam bu sefer.“
Pis pis sırıttı Murtaza ağa. "Demek unutmadın hâlâ, çekil yoksa bu köpeği de sana öldürtürüm."
İsmail Amca artık yumuşak konuşmayı bıraktı ve sinirlendiğini belli ederek "bu ikisine dokundurtmam Murtaza, geri bas yoksa karışmam."
"Bir de beni tehdit ediyorsun ha!? Yıkın şunu yere," diye emir verdi adamlarına.
İki kişi İsmail Amca’nın üstüne doğru atılırken İsmail amca birer yumrukta yere serdi ikisini de. Bunu gören Murtaza ağa elini beline attı ve silahını çekti. İsmail Amca da elini tutup silahı elinden aldı ve bir tokatla Murtaza Ağa’yı da yere serdi. Neye uğradığını şaşıran Murtaza Ağa ayağa kalkıp küfür etmeye devam edince İsmail Amca yakasından tutup birkaç tokat daha attı. Sanki kırk yılın öcünü alıyor gibi kendinde olmadan vuruyordu ona. En son onu orada baygın bırakıp bize döndü, derin bir nefes çekip sakinleşti. "Hadi sizi eve götüreyim," deyip elini omuzuma koydu. Ben, Tony ve İsmail Amca yürürken Murtaza Ağa ve iki adamı yerde baygın şekilde yatıyordu. Kahvedeki köylülerde şoka uğramış bir şekilde çıt çıkarmadan olanları izliyordu. İsmail Amca bizi eve bıraktıktan sonra kendi kulübesine doğru yola koyuldu. Evde annem tek başınaydı. Babam henüz kasabadan dönmemişti. Olanları anlatınca annemi bir korku sardı, ne yapacağını bilemeden evin içinde dolanıp durdu. İkindiye doğru babam kasabadan döndüğünde daha eve varmadan olan biteni duymuştu. Tüm köylü İsmail Amca’nın Murtaza Ağa ile adamlarını nasıl tokatladığını konuşuyordu. Babam eve gelir gelmez bana sarıldı, üstümü başımı kontrol etti, bende bir şey olmadığını görünce biraz sakinleşip neler olduğunu sordu. Ben de tek tek her şeyi anlattım. Tony ile oyun oynarken Murtaza ağaya çarptığımı, onun beni dövmeye kalkarken Tony'nin onun elini nasıl yakalayıp ısırdığını, ardından İsmail amcanın bizi koruyup Murtaza Ağa ile adamlarını nasıl kahramanca yere serdiğini bir filmi anlatır gibi anlattım. Ben anlatırken babam da heyecanlanıyordu. Arada annem de yorumlarını katarken dikkatle bana bakan bakışları kaygıyla anneme dönüyordu. Her şeyi anlattıktan sonra babam derin bir iç çekti. "Fena, çok fena oldu bu. Benim bildiğim Murtaza bunu İsmail'in yanına bırakmaz. Kan dökülecek kesin." Annem kaygılı bir şekilde "yapacak bir şey olmalı bey, bu adam senin oğlunu korudu, bir hâl çaresi bulman lazım."
"Elimden gelse bulayım ama nasıl?"
" Ricacı yollasan, belki Murtaza Ağa'nın sözünü dinleyeceği biri vardır ha? Biraz yumuşamaz mı?"
"Yumuşamaz, kimseyi de dinlemez bu deyyus. Herkesin içinde tokatlamış onu. Artık bu gurur meselesi oldu. Herkes olanları konuşurken Murtaza ile dalga geçiyor, ölü babası mezarından kalksa yine Murtaza durmaz." Yine iç çekti babam "bir çare bulmalı, bir çare" diye kendi kendine söylenip durdu. Evin içinde bir kaç tur attı. Bir şey bulamayınca kaygısı arttı, daha hızlı gidip gelmeye başladı. En sonunda "buldum" diye sevinerek anneme yöneldi "İsmail'i bir kaç günlüğüne buralardan yollayalım, bir süre gelmesin. Şu an olay sıcak, biraz ortalık durulunca birilerini ricacı yapar Murtaza Ağa’yı yumuşatırız, İsmail de geri döner." Umutla anneme bakıp onaylamasını bekledi.
"Olur mu ki bey? İsmail kabul eder mi ki?"
“Bilmiyorum ama gidip şansımı deneyeceğim, gerekirse yalvaracağım, yeter ki gitsin buralardan. Kalırsa kan dökülecek yoksa.”
Babam hızla evden çıktı ve İsmail amcanın kulübesine doğru yürüdü. Ben olanları şaşkın bir şekilde izliyordum. Bir anlam veremiyordum olan bitene ama kaygının büyüklüğünü de hissedebiliyordum. Babam hızlıca İsmail amcanın evine gitti. İlkin ellerine kapanmak istemiş ama İsmail amca izin vermemiş. Beni koruduğu için teşekkür ettikten sonra oturup kaygısını dile getirmiş. Bir süreliğine gitmesi için yalvarmış yakarmış, bir sürü dil dökmüş ama nafile. İsmail Amca gitmem deyip duruyordu. Çok sonradan babam anlatmıştı. “Ne ettiysem gitmeye ikna edemedim. Ne yapabilir ki? En fazla bana yaptırdığı gibi bir yarım akıllıya bıçak verip karnını deş der. Ki bende Aziz’in köpeğine yaptıklarımdan sonra bunu hak ettim” demişti. Onca yıl geçti hâlâ unutamamıştı garibim. İnsan çocukken yaptığı bir hata uğruna ömrü boyunca kendini cezalandırır mı? Oluyormuş demek. Gerçi Aziz’in feryadını hatırlayınca ben de bir tuhaf olmuştum o zaman. “Ettiğinizi bulmaz mısınız,” diye ağlayarak sitem etmişti. Sonra da ondan gitti ya. Garibim dayanamamıştı, hastalanıp yataklara düşmüştü. Babası da tasını tarağını toplayıp göç etmişti köyden. Onlar gittikten sonra İsmail bir tuhaf olmuştu. Sürekli bizimle oyun oynayan, hayat dolu İsmail bir anda kaybolup gitmişti Aziz’le beraber. Demek hâlâ unutmamış pişmanlığını, hâlâ içinde yaşıyormuş"
Babam bir umut diye çıkmıştı evden. Şimdi çaresiz bir şekilde geri dönmüştü. Annem merakla "ne oldu kabul etmedi mi," diye sordu ama sorduğu sorunun cevabını babamın yüzünden almıştı zaten.
"Kabul etmedi. Gitmem deyip duruyor. Hiç kimse de onu ikna edemez artık." Çaresizce yere çöktü babam, elini başına koydu dirseğini de yaslandığı yastığa, derin derin düşündü. Bir ara anneme " hele şu tabakayı getir," diye seslendi. Tütün tabakasını istemişti babam. Bırakmak istediğinden yanında taşımıyordu. Evde bir dolapta duruyordu öylece. Bazen aylarca dokunmazdı tabakaya ama içinden çıkamadığı bir durum olursa ya da sinirlenirse annemden tabakayı ister, ardından sakinleşene kadar tütün içmeye başlardı. Annem tabakayı getirip babama uzattı. Babam kalınca bir sigara sardıktan sonra dudaklarına iliştirdi, çakmağı alıp tütünü tutuşturunca bir nefes çekti ve ardından bıraktı. Beyaz bir duman ile keskin bir tütün kokusu yayılmaya başladı. Babam hırsla bir kaç nefes daha çekti. Ben şaşkın bir şekilde onu izliyordum, annem ise kaygılı bir şekilde. Nasıl oldu bilmiyorum ama babamın yüzünde birden bir tebessüm oluştu. " Buldum, bu sefer kesin buldum," deyip anneme döndü. Annem heyecanla babama baktı. “Ne buldun bey anlat.” " Bizim bir akraba var kasabada, oradaki jandarmada onbaşı. Askere gidince komutanlar bunu çok sevmiş, sivilliği bırak askerde onbaşı olarak kal demişti. Yıllardır jandarmada onbaşılık eder. Herkes onu çok sever, sözü de geçer orada. Ona gidip rica etsem beni kırmaz. Şu İsmail'i bir kaç günlüğüne nezarete atsın o arada biz de başka bir çare buluruz." Yine onay bekleyerek anneme baktı.
"İkna edebilecek misin?"
"Ederim tabi. Zamanında çok iyiliğimiz dokundu buna. Askere gittiğinde annesine biz baktık. Hakkınızı ödeyemem deyip duruyordu."
"Sabaha git konuş o zaman, dediğini yaparsa bir umut İsmail kurtulur."
"Sabaha olmaz, Murtaza ne yapacaksa bu gece yapacak, yarına bırakmaz deyyus. Şimdiden adamlarını silahlandırıp İsmail'i nasıl öldüreceğini planlamaya başlamıştır."
"Geç oldu bey, hem kasabaya nasıl gideceksin?"
"Komşu köyden bir at ödünç alırım. Kasabaya varınca da jandarma jipi ile gelirsek gece yarısı olmadan dönmüş oluruz. Duraksadı biraz, Allah vere de gece yarısından önce bir şeye kalkışmasın Murtaza." Daha fazla da konuşmadı babam, kalkıp hemen yola düştü. O gitti, annemle ben yine kaygıyla beklemeye başladık. Sadece biz değil tüm köy kaygılı bir şekilde bekliyordu evinde. Kısık seslerle kendi aralarında olanları ve olabilecekleri konuşuyorlardı. Laf rüzgâr gibi evden eve, pencereden pencereye taşınıyordu. Murtaza Ağa'nın konağındaki küfürler, fişek sürülen tüfeklerin sesi kulaktan kulağa aktarılıyordu. Herkes her şeyi duyuyordu ya hiç kimse hiçbir şey yapamıyordu korkusundan. Babam gideli saatler olmuştu. Gözümüz yolda onu beklerken bir yandan da Murtaza ağa evinden çıkmasın diye de dua ediyorduk. Tüm bu olanların içinde hiçbir şey duymayan bir kişi varsa o da İsmail amcaydı herhalde. Kulübesi köyün dışındaydı, kimsenin sesini duymadan sakince işini yapıyordu. O gece tüm köpeklerini alıp uzakta bir yere götürmüş ve evine dönüp olabilecekleri beklemeye başlamıştı. O beklerken içinden neler geçti, ne düşündü, ne hissetti bilmiyorum ama bizim içimizde korku ve kaygı dağ gibi yükselmişti. Saatler geçmek bilmiyordu. Beklenen gelmiyordu, gelmesin dediğimiz ise gelmek üzereydi.
Gece yarısına doğru köyde bir uğultu duyulmaya başlandı. Ne olduğunu anlayamadık ama babam olmadığı kesindi. Bir süre sonra bir yanık kokusu da geldi. Bir şeyler yanıyordu köyün dışında, köpek havlamaları duyuldu ardından. İyice korku sardı hepimizi. İşte o zaman köyün içinden hızla iki tane jandarma jipi geçti. Kesin babam da o jiplerin birindeydi. Doğruca köyün arkasındaki İsmail amcanın kulübesine doğru gitti. Birkaç tüfek sesi duyuldu ardından. Tüfek sesleri tüm köyü sardı durdu. Sanki ötelerde ki dağlara çarpıp tekrar köyün üstünden geçiyordu. Ardından bir sessizlik oldu. Kafamızda binlerce ihtimal geçiyordu ama neler olduğunu bir türlü bilemiyorduk. Saatler geçtikçe korku hafifliyordu çünkü başka bir tüfek sesi gelmemişti. Üstelik jandarma artık buradaydı. Karanlığın dağılmasıyla korku da dağılmaya başladı. İnsanlar birer ikişer evinden çıkmaya başladı. Herkes kısık seslerle bir şeyler anlatıyordu. Ne olduğu belliydi ama nasıl olduğu tam bir muammaydı. Herkes gece olanlarla ilgili ayrı bir hikâye uyduruyor, abarttıkça abartıyordu. Ama gerçekte o gece neler yaşandığını ancak yıllar sonra Murtaza Ağa'nın yanında çalışan birinden öğrenebildim.
"O gün Murtaza ağa çok sinirliydi. Herkese sövüyor, İsmail’e neler yapacağı konusunda türlü türlü şeyler düşünüyordu. O gece geç saatlerde İsmail'in kulübesine gittik, ben atları tutuyordum. Murtaza Ağa ve adamları evin avlusundaki İsmail'i tüfek zoruyla yakalayıp bir direğe bağladılar. Bir süre ona vurdular, ardından evini ateşe verdiler. Alev kısa sürede tüm evi sardı. O ara birkaç köpek geldi. Murtaza birini vurdu. Ardından İsmail'in karşısına geçip karnını deşti, o esnada İsmail'in haykırışlarını duyman lazımdı. Adam evi için değil de köpeği için öyle bir ağlıyordu ki görsen için yanardı. Bir ara İsmail duruldu başını kaldırıp bir tuhaf baktı Murtaza Ağa’ya. Sonra nasıl olduysa elini çözmüş, yerde Murtaza Ağa'nın köpeğin karnını deştiği orak vardı. Hızla onu kaptı ve Murtaza Ağa'nın karnını boydan boya deşti. Murtaza ne olduğunu anlayamadı bile. O ara neyi kastettiğini bilmiyorum ama Murtaza Ağa’ya bir şey söyledi. "İşte bu sefer gerçek bir köpeğin karnını deştim.” Hepimiz şaşkın şaşkın bakıyorduk. O esnada jandarma jipleri geldi. Tüfekleri doğrultup herkes silahını bıraksın diye emir verdiler. Biz tüfekleri yere attık ama Murtaza Ağa'nın oğlu bırakmadı. İsmail’e bir el ateş etti. İsmail yere yığıldı. Jandarmalar da buna ateş etti, Murtaza Ağa'nın oğlu da yere yığıldı."
İşte İsmail Amca’nın hikâyesi böyle son buldu. Yıllarca herkes onun cesaretini, o keskin bakışını ve köpeklere olan sevgisini konuştu. Onun anısına herkes sahipsiz kalan köpekleriyle ilgilendi. Ben ise bir gün Aziz, İsmail amcanın hikâyesini okur da onu affeder umuduyla bu hikâyeyi kaleme alıyorum.






