Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

16 Temmuz 2025

Kültür Sanat

İşe Yarar Bir Şey

Sezen Ergen Breitegger

Paylaş

1

1


Edebiyat, yazı dünyasının dışında da akıp giden, oldukça somut gerçeklere dayanan hayat şartları içinde, Puşkin’e ne kadar yer ayırabiliriz?

Kırk altın, kırk sopa hikâyesini bilirsiniz. Hani Kanuni Sultan Süleyman’ın karşısına kırk metre öteden iğneye ip geçirebilen adamı getirirler, padişah da adamın bu yeteneği karşısında ona önce kırk altın verilmesini, sonra da kırk sopa atılmasını buyruk verir. Sebebini sorduklarında da, adamın yeteneğinden etkilendiği için altına, ama zamanını böyle boş işlere harcadığı için de sopaya karar verdiğini söyler. Göndermelerle, metinlerarası bağlarla uğraştıkça sık sık bu hikâyeyi anımsıyorum. Belki benden başka kimseye anlam ifade etmeyen ipuçlarının peşinden koşmak hoşuma gidiyor. Bu yaşadıklarımı, okuduklarımın iç dünyamda meydana getirdiği görkemli manzaraları gösterebilmek için yazılar yazmaya çalışıyorum. “Bırak o kitabı da, işine bak,” kitap okumayı seven herkesin ömrünün bir döneminde mutlaka duyduğu sözlerdendir. Halbuki biz işine bakan edebiyat düşkünleri, tam da orda direnebilenler, kitabı elinden bırakmayıp, bu “boş” işlerin diğer her işten önemli olduğunu kavrayıp, hayatını buna göre düzenleyebilenlerin eserlerini okuyoruz. 

Yaklaşık on yıl kadar önce hayatımda ilk kez bir adrenalin sporunu denedim. 4000 metre yükseklikteki uçaktan paraşütle atladım. Serbest düşüş anı gerçekten eğlenceli ve zevkliydi ama o kadar işte. Ne hayatın anlamını o adrenalin yükselişinde buldum ne de canım tekrar böyle bir şey denemek istedi. Beni en çok heyecanlandıran baş etkinlik, dışarıdan bakınca çok sıkıcı görünüyor. Nasıl oluyor da bir koltukta otururken uçaktan atlamaktan daha büyük heyecanlar yaşayabiliyorum? Bir süredir kendime sorduğum soru bu, ben nereye seyahat edersem edeyim ya da işte ne kadar heyecan dolu şeyler yaparsam yapayım, neden kalbim en çok kitapların, metinlerin birbirine olan bağlantılarını görünce atıyor? Galiba bu durum söz konusu bağlantıların hayatın sırrına benzer bir şeyler oluşturmasından, insanlığın böyle muazzam bir birikime, sınırları, zamanı aşabilen bir yapıya ulaşabilmiş olmasından kaynaklanıyor, kitaplar bende tastamam bir anlam dünyası yaratabildiği için bu kadar heyecanlanıyorum. Üstelik, sonsuz bir deniz bu.

Anlam arayışında, okudukça katmanlar derinleşiyor, bu denli ayrıntıya kaçan ilgileri başkalarıyla paylaşmak da dolayısıyla gittikçe zorlaşıyor. Yazıyla vardığımız yeri, dışarıya aktarmak istediğimizde bunu nasıl yapacağımızı çok derin düşünmek gerekli. Yazımda, kitabın bana yaşattıklarını anlatabilmek için kendi yaşamımdan hangi parçayı alıp kullanacağım? Yazı yazarak, masallarla başlayıp, çizgi filmlerle devam eden ve sonra kitaplara emanet ettiğim iç dünyamı mı paylaşmaya çalışıyorum? Aslında bunun imkânsızlığını bir filmde görmüştük. Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum (I’m thinking of ending things) filminde kahramanın sevgilisi onun her göndermesini anlıyor, sürekli birbirlerinin cümlelerini tamamlıyorlar. Sonunda böylesine anlaşmanın yalnızca karakterin kafasında mümkün olabileceği ortaya çıkıyor, filmdeki adam meğer sevgilisini şizofrenik biçimde hayal etmiş. Film aslında bize, eserlerden yarattığın dünyayla ıssız çöllerde baş başasın diyor. Yine de bu boş diyebileceğimiz ümit öylesine güzel bir hayaldir ki birçok filmde, kitapta karşımıza çıkar. Karşımızdaki insan, içimizde itinayla biriktirdiklerimizi, kitaplardan, şiirlerden, filmlerden, şarkılardan derlediğimiz anlam dünyasını kavrayıversin isteriz. 

Tutunamayanlar nasıl Solgun Ateş’ten etkilendiyse, Nabokov da şiir şeklinde yazılmış Onegin’den çok etkilenmiş. 

Düşler, Tutkular ve Suçlar (The Dreamers) filminde karakterler, aniden herhangi bir film sahnesini canlandırmaya başlayıp, odada bulunan diğerine “hangi film?” diye soruyorlardı. Çok severek okuduğum Yalnızlık Kime Benzer’de de Semih Gümüş, benzer oyunlara başvuruyor, anıştırmalar, imalarla metnini oluşturuyordu. Etkileyici çoğu büyük yazar aslında geçmişin onların dünyasında oluşturduğu oyunlarla, anımsamalarla yeni evrenler yaratıyor. Elimizde eski eserlerden oluşan harita ve anahtarlarla tek tek anlam kilitlerini açmaya uğraşıyoruz. Sahte alıntılar, gerçek gibi görünen buz gibi kurmaca pasajlar da okurun bu evreni kavramak için oynamaya gönüllü olması şartıyla anlam ifade ediyor. Yazı yazmaya başladığımda şunu iyice kavramam gerekti, benim için açık seçik ortada duran bir anlam, diğer insanlara aynı açıklıkta görünmeyebilir. Her Alef sözcüğünü duyanın aklına, “gözümü kapattım, gözümü açtım ve Alef’i gördüm” gelmek zorunda değil. 

Bir iki yıl önce ilk kez okuduğum Solgun Ateş’ten sonra, yazmaya hiç cesaret edemeyeceğimi düşünmüştüm. Böyle metinler varken insan artık ne yazabilirdi? Metinlerarasılıktan bu kadar etkilenen biri için az rastlanacak saflık, Solgun Ateş’in aslında Yevgeni Onegin’den ne kadar etkilendiğini görünce doğrusu az da olsa rahatladım. Nabokov’un Onegin çevirisini karıştırmadan, bu konuyla ilgili şiirini okumadan önce Solgun Ateş’in saf yaratıcılık dehası olduğunu, mantar gibi yerden, Athena’nın Zeus’un kafasından bıçak darbesiyle çıkması gibi salt Nabokov’dan çıktığını düşünmüştüm. Öyle değilmiş elbette. Nedense bu yaratıcılığın kaynaklarını araştırmak aklıma gelmemiş. Tutunamayanlar nasıl Solgun Ateş’ten etkilendiyse, Nabokov da şiir şeklinde yazılmış Onegin’den çok etkilenmiş. Kinbote, Puşkin’e ciltlerce şerh düşen Nabokov’a pek benziyormuş meğer.

Onegin’in Sabri Gürses tarafından yapılan Türkçe çevirisinde, 

“Bir sayrılık ki nedeni çok önceden

Araştırılmalı ve bulunmalıydı,

İngilizlerin spleen'ine benzer bir şey,

En kısa tanımıyla: Rus melali” 

dizelerini görünce, Rus melali çok ilgimi çekti. Rus melalinin orijinali ne olabilirdi, hangi kelimenin çevirisiydi bu? İngilizce çeviride, bunu “clime” sözcüğüyle çevirdiklerini gördüm ama bu kelime beni tatmin etmedi. Arayışlarımın sonunda Rusçada “khandra” diye bir sözcük olduğunu, bunun bizdeki melale neredeyse birebir karşılık geldiğini öğrendim. “Khandra” hakkında sayısız makale, deneme bulduysam da işim gücüm dolayısıyla bir yere kadar okuyup bırakmak zorunda kaldım bu kavramı. Nabokov’u üstün yazarlardan kılan çok özellik var ama, biraz deli cesareti, kelebeklerin peşinden koşma merakını, etrafı umursamama, "boş iş"lerle uğraşmaya cüret edebilme kısmını da atlamamalı. Puşkin’i pek kimse anlamamışken Onegin'e cilt cilt şerh düşen Nabokov, Kinbote'a dönüşebiliyor işte. Durduk yere olmuyor hiçbiri.

Peki hayatın bu denli hızlandığı bu dönemde, politikanın nefes almayı imkânsız kıldığı günlerde, savaşların, iklim krizinin tam da ortasında Rus melaliyle uğraşmak gerekli midir? Bence bu sorunun cevabı hem evet, hem hayır. Wittgenstein, cephede savaşırken felsefeyi kenara bırakmamış, Ulysses yazılırken bir yandan İspanyol gribiyle Birinci Dünya Savaşı devam ediyormuş. Edebiyat, ona inananlar için hayatta kalma mekanizmasıdır da aynı zamanda, bu dünyayı biraz daha tahammül edilebilir hale getirir. Sanat ve edebiyat olmasaydı, insanlığın başına gelen felaketlerden çıkamayacağını düşünmüşümdür hep. Hayatın anlamını edebiyatta bulabilen ve varoluşunu bu saçma görünen şeylere bağlamış insanlar içinse bunlarla uğraşmak pekâlâ gereklidir. Anlamsızca sürülen hayat, boşa geçmiştir çünkü.

Peki yaşamın diğer zorunlulukları? Elbette onlar da var. Edebiyat, yazı dünyasının dışında da akıp giden, oldukça somut gerçeklere dayanan hayat şartları içinde, Puşkin’e ne kadar yer ayırabiliriz? Dış dünyamda neredeyse hiç karşılığı olmayan bu soyut bağların peşinden koşmak, kırk metreden iğneye ip geçirmeye eş değer bir delilik midir? Bu konu yazılarımda sıkça kendini gösteriyor, ben de üstüne düşünmekten kendimi alamıyorum, bu konuya geri dönüyorum, çünkü zamanımın çoğu bu ikilik içinde geçiyor. Yalnız olmadığımı da biliyorum. Edebiyat sevgisini iş arkadaşlarından saklamak zorunda kalan devlet memurları, roman yazma düşü kuran doktorlar, çeviri yapan bankacılar, mühendis, avukat yazar ve şairlerle dolu etrafımız, edebiyat tarihimiz. Armağan Ekici denemelerinden birinde şöyle diyordu: “Bazen, yakın arkadaşlarımın bana (hayır, Joyce ile ilgisi olmayan bir konuda) ‘bu yaptığımız delilik mi?’ diye sordukları oluyor. Şimdiye kadar hep aynı cevabı verdim: ‘Bırak delilik olsun, akıllılardan ne hayır gördük?’ Evet: arkadaşlar, buyrun bakın, ‘akıllı’lara göre kurulmuş dünyanın hali ortada. (Beckett’ın da sevdiği ‘Dünya ve Pantalon’ fıkrasını hatırlayın.) Bırakın akıllılar bildiklerini okusunlar; hayatımıza katılan pek çok güzellik, birilerinin delilik etmesi sayesinde ortaya çıkıyor.” 

Hayatımda daha önce benim için cesaret gerektiren şeyler yaptım. Tek başıma dilini bilmediğim ülkelere taşındım, hatta bahsettiğim üzere uçaktan bile atladım. Yine de bana en etkileyici gelen, insanın hayatını tutku duyduğu şeylere adayabilmesi, bütün cesaretini toplayıp tutkusunun peşinden gidebilmesi. Daha o kadar cesur değilim.  Çok sevdiğim İşe Yarar Bir Şey filminde hem şair hem avukat olan Leyla, kendisine neden avukatlık yaptığı sorulunca “işe yarar bir şey yapmak istedim,” diye cevap veriyordu. Ben de Nabokov ve Puşkin’in peşinden khandrayı takip ediyorum. İşe yarar bir şey yapabilmek için.

YORUMLAR

Havva Fırat

Samimi yazılara bayılıyorum. Teşekkürler.

21 Temmuz 2025

Öne Çıkanlar

Beyin Anatomisi Okuma Becerilerimizi N..Mikael Roll
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Kemal Gündüzalp

7 Mayıs 2025

Toplumsal Gerçekçi Romanlar (Gerçekçil..

Toplumsal gerçekçi romanların yeniden yazılıyor olması gerçekçiliğe bir dönüş sayılabilir mi acaba?İnternetle zorunluluklar dışında çok yakın bir ilgim yoktur. Bu bir eksiklikse benim sorunumdur ve bilinçli bir seçimdir. Bazen rastlantı sonucu bazı..

Devamı..

Bu Kez Uzakta Değil

Serhat Uyumaz

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024