Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

13 Temmuz 2025

Edebiyat

Bugünün Akıllılarına Dünden Bir Öykü: Deli İbram Divanı

Gürkan Yavaş

Paylaş

1

0


Türkiye yakın tarihinin bu kritik yılları, salt romanın kurgusundaki temel çelişki ve çatışma için değil, kimi örtük mesajların algılanıp yorumlanması için de işlevsel bir zaman dilimine işaret eder. 

Ahmet Büke’nin “yetişkinler için yazdığı ilk roman” olarak takdim edilen Deli İbram Divanı, ödüllü bir roman. 2021 yılında okurun karşısına çıkan yapıt, 2022 yılında “Vedat Türkali Edebiyat Ödülleri”nde roman kategorisinde başarılı bulunmuş. Ben, gecikmeli de olsa, 2022 yılındaki dördüncü baskıyı okudum ve Can Yayınları’nın web sitesine göre roman altıncı baskısına ulaşmış durumda[1]. Bu arada Deli İbram Divanı’nın Serhat Köroğlu tarafından oyunlaştırıldığını ve Sinan Pekinton’un rejisörlüğünde aynı adla ve tek perde halinde sahneye taşındığını belirtmeden geçmeyelim. Oyun, Ankara Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenmiş. 

Divan’dan Yansıyanlar

Figür olmayan bir anlatıcının dışarıdan gelen sesine kulak vererek ve zaman zaman tanrısal diyebileceğimiz bir bakış açısının rehberliğinde girdiğimiz kurgusal dünyanın içinde, romanın dikkat çeken başarısı daha çok dil ve üslubun kullanılmasındaki beceriden kaynaklanıyor. Tabii kurguyu oluşturan ana öykünün ve diğer kurgusal parçaların etkili olması da başarıyı belirleyen unsurlar arasında sayılmalı. 

Deli İbram Divanı, İzmir yakınlarındaki Köstence adasında balıkçılıkla geçinmeye çalışan bir grup insanın hikâyesini anlatıyor. Zaman zaman yunus avına da çıkan bu insanlar, içlerine sinmese de eti ve yağı iyi para eden bu hayvanın getirisiyle yoksulluğun pençesinden kurtulmaya çalışıyorlar. Zamanla işi ticarete dökmek isteyenlerin ortaya çıkmasıyla adada gerilimler ve çatışmalar yaşanmaya başlıyor. Romanın konusunu bu gerilimin tam ortasında kalan Osman’ın kişisel öyküsü oluşturuyorsa da adanın içinden başlayıp çevresine doğru yayılan çelişkiler de sayısız ayrıntıyla kurguya ciddi bir katkı sağlıyor.   

Roman, “Boz”, “Gök” ve “Kızıl” adını taşıyan üç bölümden oluşuyor. Romanın başında, İstanbul’da askerliğini yapan Osman, sivil hayattan getirdiği terzilik becerisiyle komutanının dikkatini çeker ve ondan karısı için bir manto dikme emri alır. Bu sırada komutanına yaşamından söz eden Osman’ın çocukluktan başlayan öyküsü geriye dönüşle açılmaya başlar, okuyucunun önünde. 

Osman, ailesiyle İzmir yakınlarındaki Köstence adasında yaşar, bir süre sonra “bir sanat öğrensin ve kendini kurtarsın” düşüncesiyle annesinin dayısı Yusuf Reis’in yanına İzmir’e gönderilir. Yusuf, Osman’ı bir terzinin yanına çırak olarak verir ve onun yaşam çizgisini de belirlemiş olur. Bu arada Osman’ın Köstence’de kalan ailesi bir taraftan yaşama tutunmaya çalışırken diğer taraftan da adada yaşanan gerilimin ortasında kalır. Osman’ın babası “Balıkçı”, arada yunus avlamaya mecbur kalsa da “bu işin hayır getirmediğini” bilir. Balıkçı, bir tuhaf adamdır; sessiz ve düşüncelidir. Aynı köyde yaşadığı ve Çanakkale cephesinden de arkadaşı olan Demirci Asım’la bir can yoldaşlığı vardır. Bunun dışında kimseyle yakınlık kurduğu söylenemez. 

Romanın ikinci bölümünde, hem İzmir’deki Osman’ın Yusuf’un yanında yaşama tutunma çabası hem de Köstence’de kalanlar arasında kendini iyiden iyiye gösteren gerilime odaklanılır. Bu gerilimde, Köstence’deki yunus avını yaygınlaştırmak ve bunun bir endüstrisini kurmak isteyen Eczacı Süleyman başı çeker. Onun derdi, iyi para eden yunusları kitleler halinde avlamak, bunun için bir üretim düzeni kurmak ve buradan ciddi bir getiri elde etmektir. Fakat Balıkçı bu işe girmek istemediği gibi, yapılmak istenenlerden rahatsızdır ve arkadaşı Demirci Asım’ı da ikna edip kurulmak istenen düzeni engellemeye çalışır. Gerilim bir süre sonra çatışmaya dönüşür. Eczacı Süleyman, kaymakamı, jandarma komutanını ve müftüyü de bir şekilde yanına çeker; mesele kısa zamanda sınıfsal temelleri olan bir ezen-ezilen çatışmasına evrilir. 

Bu arada, Köstence ahalisinden olan Deli İbram, başından itibaren olup bitenleri yakından izler, adanın tarihinden hikayeler anlatır, insanların ‘meczup’ gibi gördüğü ve dolayısıyla horlamak istediği bir ‘arif adam’ olarak olayların içindeki yerini almaya hazırlanır. İzmir’de Yusuf Reis’in yanında kalan Osman, onun aracılığıyla şehir hayatını tanıyıp terzi çıraklığı yaparken hem sanatında ilerler hem de Yusuf’un yanına alıp himaye ettiği Leyla’yla bir yakınlaşma içine girer. İkinci bölümün sonunda, Balıkçı ile Asım, yaşanan gerilimin sonunda bir pusuya düşürülüp öldürülürler. Osman’ın annesi ve kız kardeşleri de yakılan evlerinde yaşamlarını yitirmişlerdir. 

Romanın son bölümünde, anlatıcı artık yedi yıl sonrasının öyküsüne odaklanmıştır, okuyucuya oradan seslenir. Osman sanatında epeyce ilerlemiş, neredeyse ustası Metin’i geçecek bir noktaya kadar gelebilmiştir. Bu arada Leyla ile aralarında adı konmamış gerilimli bir duygusal ilişki gelişmiştir. Bir süre sonra ustası Metin’le Leyla arasında gizli bir ilişki olduğunu sezen Osman, dükkândan ayrılır, Leyla’ya onunla yeni bir hayat kurmak istediğini söyler ve önce Köstence’ye geri dönüp bu hayatı orada kurmanın yollarını arayacağını haber verir. Deli İbram’la omuz omuza veren Osman, babasından kalan evi onarmaya ve kendine yeni bir düzen kurmaya çalışır. Haliyle Süleyman ve adamlarının dikkatini çeken bu çaba, bir süre sonra tacizlere neden olur. İş çatışmaya kadar gider; Deli İbram vurulur ama ölmez, yine de ona öldü süsü verirler. Süleyman’ın öteden beri yaptığı kötülüklerin intikamı öldü sanılan Deli İbram’ın bir cinayetiyle alınır. İzmir’e Leyla’nın yanına dönen Osman’ın yoldaşı Deli İbram da dalgalara doğru açılıp kendini denize verir. 

Köstence’nin Kahramanları 

Bu romanın başkişisi olarak Osman’ı saptamak herhalde yanlış olmaz. Her ne kadar iç içe geçmiş öykülerin sıralanışı zaman zaman okuyucuyu Osman’dan uzaklaştırsa da kurgunun odak noktasında o vardır. Roman, onun askerde yaşadıklarıyla başlıyor ve geçmişe dönüp onun yaşam çizgisini takip ederek bir kompozisyon kazanıyor. Peki Osman’ı nasıl niteleyebiliriz? Toplumcu-gerçekçi edebiyatın gözüpek kahramanlarından biri midir o? Bir yanıyla öyle olduğu düşünülebilir. Tek başına da kalsa mücadele etmekten vazgeçmeyen ve yoksulun yaşam savaşının anlamını kavramış birine benzer Osman. Otoriteye boyun eğmemek, inatçı ve kararlı davranmak kişiliğinin belirgin özellikleri arasında sayılabilir. 

Deli İbram Divanı, bir ‘yer-yurt romanı’ olarak okunabilir sanırım; bir yere ait olma ya da insanın kendisini doğaya ait hissetmesi, mülkiyet ilişkisinin ötesine geçip orayı sahiplenmesi... Osman, babasından tevarüs ettiği ve Deli İbram’da da gördüğü bu inadı sürdürmenin mücadelesini veriyor bir bakıma. Burada romana adını veren Deli İbram’a biraz daha yakından bakabiliriz. İlk bakışta kurguda başat bir rolü yokmuş gibi görünen bu figür, hem romanın sonunda ve olay örgüsünün bağlanmasında, hem anlattığı hikayelerle kurguyu beslemesi bakımından, hem de bizzat halkın “deli” diye horladığı bir adam olması bağlamında önemlidir. Deli İbram’ı, ‘köyün delisi’ ve ahalinin ‘zararsız’ kabul ettiği bir hemşehrisi olarak görmek de mümkünken (ki bir yönüyle öyledir elbette), geçmişteki travmalarının sonucunda aklını yitirmiş bir mecnun olarak saymak da yanlış olmaz. Deli İbram, üç kişilik bir arkadaş grubunun üyesidir aslında; Kuvayi Milliye döneminde Köstence’den Gökçen Efe’nin çetesine yazılan üç arkadaş: Yusuf Reis, Deli İbram ve kardeşi. Deli İbram’ın kardeşi bir zaman sonra kendi çetesindeki adamlar tarafından öldürülmüş, abisi de bu olaydan sonra çıldırmıştır. 

Roman bağlamında belki de asıl önemli olan Deli İbram’ın anlattıklarıdır; yani divanından seçip anlattıkları, görüp gözlemlediklerinden divanına kaydettikleri… Bunlar bir taraftan sözlü edebiyatın, halk hikayeciliğinin toplumsal belleğin inşasındaki rolünü ortaya koyarken; diğer taraftan da adanın geçmişine, insanlarının yaşadıklarına ve olayların evveliyatına dair bazı ayrıntılar içerir. Bu hikayeler kurguyu beslemekle kalmaz, olay örgüsünün bel kemiğini oluşturan mücadele zincirini –tarihten bu yana getirerek– gözler önüne serer. Deli İbram, bu özellikleriyle hikâye anlatma geleneğinin sürdürücüsü rolünü oynarken; Anadolu insanının ‘delisi ve akıllısıyla’ bir arada yaşamı birlikte sindirme deneyimlerine bir örnektir. 

Romandaki çatışmanın temel aktörlerinden biri olan Eczacı Süleyman’ı çok yönlü bir figür olarak ele almaktansa, onu bir ‘tip’ olarak saptamak gerekir. Adadaki yunus avını bir endüstriye çevirme işlevi Süleyman’ındır. Bu tarihsel işlev, ona ailesinden tevarüs etmiş kazanma hırsının basit göstergesinden başka bir şey değildir. Dedesi Zina Mehmet, kazanma işini, bunun için külah değiştirmeyi iyi bilen bir adamdır. Torununa da “Evladım sakın siyasete girme, sen siyaset ol!” (s. 54) öğüdünü en büyük miras olarak bırakmıştır. Bu öğüdü kulağına küpe yapan Süleyman, siyasetçi olmadan siyaseti yönlendirmenin sermaye sahibi olmaktan geçtiğini çok iyi anlar, üzerine düşeni hakkıyla yapar. Eczacı Süleyman tipi, dedesi Zina Mehmet’ten başlayarak kazanma hırsını, asıl gücün sermayeden kaynaklandığını; doğanın, yoksul insanların ve yerine göre devletin ayak bağından başka bir şey olmadığı düşüncesini temsil eder. Bitip tükenmeyen ve biteceğe de hiç benzemeyen tarihsel ezen-ezilen mücadelesinde safı ve rolü belli olan bir tiptir. 

Osman’ın babası (Balıkçı) adanın sakin, derinlikli düşünen insanlarından biri olarak öne çıkar. Evli ve üç çocuk babası bu yoksul adam, yaşamın kendisine dayattığı dar çemberi kırmak için zaman zaman hamleler yapsa da sabrı ve inadıyla yaşama tutunmanın çabasındadır. Yaşadığı yere bağlı kalmak, yaşamın ona sunduklarının en fazla birkaç adım ötesine geçmek, doğanın koşullarını fazla zorlamamak, bir bakıma doğanın gizli dilinin işaret ettiği düzeni bozmamak ister. Balıkçı bu mücadeleden –ölerek– yenik çıksa da oğlu Osman’a tevarüs eden değerleriyle varlığını sürdürüyor gibidir. 

Demirci Asım ve Yusuf Reis gibi figürleri de aynı bağlamda değerlendirebiliriz. Ama bu insanların hepsini iyi amaçlar uğruna mücadele eden ya da daha genel anlamda söylersek, ‘olumlu’ figürler sayamayız. Asım mesela, daha çok Balıkçı’nın zorlamasıyla harekete geçer; kendi dünyasına hapsolmuş gibidir. Yusuf Reis denecek olursa, kumarbaz ve perişan bir adamdır aslında. Eski bir çetecidir; şimdi de suç peşini bırakmaz. Ömrünün son demlerinde evinin yanındaki boş hamamda, cinayete kurban gitmiş insanların cesetlerini ortadan kaldırmak gibi korkunç işler yapan bir hayat düzeninin esiri olmuştur. Bu figürlerin içinde Leyla da önemli elbette. Yusuf Reis’in himaye ettiği bu kız, bir süre sonra yanlarına gelen Osman’a bağlanır. Ama ne baba yerine koyduğu Yusuf ne de Osman onu dinler, onunla ‘gerçek anlamda’ ilgilenir. O vardır; evdedir, işleri görür ve evin erkekleriyle ilgilenir. Ama o kadardır; kendini anlatamaz, kendisini dinleyecek birisini bulamaz. Tek isteğinin gece vakti faytonla İzmir sokaklarında dolaşmak olduğunu söyler ve biraz da bunun için Terzi Metin’le gizli bir ilişki kurar. Ama romanın sonunda Osman’la Köstence’ye gitmeye, orada onunla birlikte yeni bir hayat kurmaya razı olur. Sonunda Osman onun yanına İzmir’e dönmek zorunda kalsa da ikisinin birlikte olmayı seçmesi önemlidir. 

Zamandan Mekana, 50’lerden Bugüne…

Romandaki çerçeve zaman 1950’lere denk düşüyor. Bunu, kurgudaki Demokrat Parti göndermelerinden anlıyoruz. Türkiye yakın tarihinin bu kritik yılları, salt romanın kurgusundaki temel çelişki ve çatışma için değil, kimi örtük mesajların algılanıp yorumlanması için de işlevsel bir zaman dilimine işaret eder. 

Deli İbram Divanı, öncelikle bir Ege romanı. İzmir’in açıklarındaki Köstence adası, Osman’ın ailesinin yaşadığı yerdir. Osman oralıdır ve yerine yurduna sahip çıkmaya çalışırken aslında Köstence’deki eve, ailesinin buradaki düzenine ve bir bütün olarak doğaya sahip çıkar. Romanın bu anlamda bir ‘ekolojik’ mesajı olduğunu, en azından çevreci bir duyarlılığı dillendirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Gözünü kazanma hırsı bürümüş sermayenin yerel temsilcileri için nasıl ki insanların yaşam koşulları önemli değilse, hayvanlar ve onlara ev sahipliği yapan doğanın da herhangi bir önemi ve değeri yoktur. Hele ki romanda tarihsel çerçeveyi 50’ler Türkiye’sinin oluşturduğu düşünülürse bu belki daha iyi anlaşılır. Gerçi burada günümüz duyarlılıklarına denk düşen bir ekolojik dikkat vardır; ama bu işin başlangıcını 50’lerdeki sanayileşme politikalarına ve bu konuda sermaye gruplarının nasıl desteklendiklerine kadar geri götürmek gerekecektir. Cumhuriyet’in yüzüncü yaşını geride bıraktığımız ve yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğini tamamladığımız bugünlerde sermaye sınıfının insana ve doğaya bakışında temel bir değişiklik olmadığını söyleyebiliriz. 

Roman, arka kapak yazısında “deniz edebiyatımızın klasikleri arasına girmeye aday” olarak takdim ediliyor. Bir Ege, İzmir ve ada romanı olarak nitelendirilebilecek Deli İbram Divanı’nın bu yoruma aykırılık teşkil ettiğini söylemek zor. Romanın “klasikler” arasında yer alıp alamayacağını zaman gösterecek olsa da olay örgüsünde deniz üstünün çok fazla yer tuttuğunu düşünmüyorum. Geçimini balıkçılıktan sağlayan ailenin denizle ilişkisi, dalyanlarda ağlar kurmaları, teknelerle açılıp balık avlamaları ve denize dair daha birçok ayrıntının varlığı elbette önemli ama bu romana salt bir “deniz romanı” diyebilmek ne kadar doğru ve mümkün? Tam olarak kestiremiyorum açıkçası. 

Dilde İfadesini Bulan Doğa 

Ahmet Büke, daha önce okuduğum öyküleri nedeniyle diline aşina olduğum ve doğrusu üslubuna yakınlık duyduğum bir yazar. Çok temiz ve bir o kadar zengin bir Türkçesi olduğunu düşünüyorum. Sadece kurgudan medet uman bir yazar değil. Üslubunun bir Sait Faik esintisi taşıdığı çok belli, ama herhalde bu yakınlık birçok okur ve eleştirmenin farkında olduğu bir şey. Bunun basit bir öykünme ya da dikkatli okurlar açısından rahatsız edici bir nitelik olduğunu hiç sanmıyorum. Kaldı ki yazar 2011 yılındaki Sait Faik ödülünün de sahibi. 

Deli İbram Divanı’na biraz daha yakından bakıldığında, aynı konuda, yukarıda aktardıklarıma ek olarak birkaç nokta daha dikkat çekiyor. İlk olarak doğanın kurguda yer alma biçimi. Doğanın dille ifade edilmesi, alışılagelmiş bir betimleme kompozisyonunun ötesinde, doğanın dille hayat ve anlam bulması, yazarın zaman zaman da olsa yakalayabildiği ciddi bir başarıya işaret ediyor. Buna bir örnek olması için romanın son bölümündeki serçelerle ilgili satırları yeniden okuyabiliriz:

“Akıllı serçe boş kırlangıç yuvasını kaparmış. Göçücü değildir onlar. Kalıcılara özgü yorgunluk akar tüylerinden. Hani insan akşama, yorgun argın, yolları ezbere geçerek evine gelir ya, kapıyı açtığında o bildik koku sarar, kucaklar. İşte serçeler de hep öyle aynı evin kokusunu taşırlar. Serçe kendi duvarına konar, ağacını bilir. Doğduğu yerde ölenlerin çelebi yalnızlığını yuvasına taşır gün battığında. Bu kadar zayıf, narin, ürkek, tek lokmalık eti olan canın yaz sıcağına, kurağına; kışın tufanına, açlığına nasıl göğüs gerdiğine insan akıl erdiremez. İnat serçenin içindeki ateştir. Yaşamak inadı. Ürkse de, damlacık kalbi pır pırlansa da yuvasını yaşamak için yapmış serçeyi silemez zaman. Bir sürme gibi çeker kendini yine kendi göğüne.” (s.172)

Edebiyatı anlatımcılığın zirve noktası olarak gören ve romantik edebiyatı bu anlayışla görkemli bir birikime dönüştüren sanatçıların dediği gibi, insanın bazen sorası geliyor: Önce duygu mu var, yoksa onun anlatılması, dile gelmesi mi? Dil gerçekliği kurduğuna göre, duygu dünyasının inşasında kilit rolü üstleniyor olmalı. Yaşanan, ama duyarlı ve dikkatli gözlere farklı bir anlamı olduğunu düşündüren olaylar da bu özelliklerini dile borçlu olsalar gerek. Romandaki yunus avının da buna bir örnek teşkil ettiğini düşünüyor ve o satırları yeniden okumayı öneriyorum: 

“Her teknede baş taraftan sürülen kısa, enli kalasa tünemiş çapraz fişeklik kuşanmış avcılar, tek kırmalarını doldurup gez göz arpacıkla domuz sıkılarını yakmaya başladılar. Yunuslar hiç bilmedikleri, görmedikleri, tecrübe etmedikleri bir ölümün pençesinde şaşırıp kalmışlardı. Kaçamıyorlardı bile. Yaylım ateşiyle vurulup can evleri parçalanan yunusları kürekçiler kakıçlarla durmadan teknelere çekiyorlardı. (…) Deniz denizlikten çıkmış, kan çanağına dönmüştü. Çığlık çığlığa ağlayan yaralı yunuslar ölülerinin arasından sıçrayarak bu kötü kabustan kurtulmaya çabalıyorlardı. (…) Balıkçıların yaptıkları artık avdan çıkmıştı. Çünkü ne iri ne zayıf, ne analık ne yavru hiçbirini ayırt etmiyorlardı. Sanki kanlarında çok eskiden beri uyuyan, unuttukları bir canavar uyanmış ve sürüde hareket eden her canlıyı amaçsızca boğan dişetleri geri çekilmiş bir kurda dönüşmüşlerdi. Çığlık atıyor, avuçlarını patlatırcasına küreğe asılıyor, kakıcın ucunda hâlâ çırpınan ağır yunusları adeta tırnaklarıyla çekerek tekneye alıyor, farş tahtaları üzerinde kuyruğunu deli gibi çarpan yunusların üzerine atlayıp uzun, ince demir çivilerle başlarını delerek onları söndürüyorlardı.” (s.132-133)

Romana adını veren Deli İbram’ın divanından bölümler de –en azından üslupları itibariyle– geleneksel hikayelerin o canlı ve dinleyeni/okuyanı hemen kendine bağlayıveren özelliğini gösteriyorlar. Örneğin Deli İbram’ın Köstence delilerinin, yani kendisinin de dahil olduğu grubun kökeni hakkında anlattıkları, tam da böylesi bir örnek olarak okunabilir. Bu satırlar, zaman zaman İhsan Oktay Anar ve daha nicelerinin edebiyatını andırır biçimde, kurgunun ‘hikaye içinde hikaye’ olma özelliğini de beslemektedir (s.78-81). 

Deli İbram Divanı’nı Marksist bir düşüncenin izlerini bulmayı ümit ederek okumak mümkün mü? Doğrusu bu romanla ilgili deneyimimi birkaç okumayla daha desteklemeden böyle bir şey söylemek zor gibi geliyor bana. Böyle bir yorum ‘aşırı’ da bulunabilir. Fakat Demokrat Parti yıllarının sermaye yanlısı politikalarına yönelik eleştirel söylem, “hür teşebbüs” adı altında insanı ve doğayı hiçe sayan, tüm değerleri yozlaştıran kazanma hırsını hedef alan olumsuz tutum, anlatıcının söyleminde epeyce belirgin bir yer tutuyor. Sermayenin bürokrasiyle çıkar birliği yapmasının ötesinde, onu adeta emrindeymiş gibi kullanması da toplumcu gerçekçi edebi damarımızın önemli bir bakış açısı geleneği olarak kayda geçmeli. 

Ahmet Büke, deneyimli bir yazar. Yetişkin okurlar için kaleme aldığı bu ilk romanında edebi deneyimini olgun bir örnekle göstermeyi başarıyor. Öykücülüğünün belirgin ve sabit bir damar haline gelmesinden sonra belli ki romancılığı da kendine özgün bir yol hazırlıyor. Bu yıl yayımlanan son romanı Kırmızı Buğday da aynı sağlam yoldan ilerliyor olsa gerek. 

[1] Ahmet Büke, Deli İbram Divanı, Can Yayınları, 4. Baskı, İstanbul 2022. Yazıdaki tüm alıntılar bu baskıdandır. 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Jorge Luis Borges’in Kütüphaneniz İçin..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Semih Gümüş

24 Kasım 2025

İmralı Tartışması, Dem Parti, CHP ve M..

Süreçte iktidar tarafından bugüne dek somut bir adım atılmamış oluşunu hatırlatanlara karşı, “Onun da zamanı gelecek” demek süreci toplumsallaştırma ve açıklık çizgisinin dışına çıkmaktır. Adeta ortalığa bir ateştopu yuvarlandı ve onun gidip CHP’..

Devamı..

Frankenstein’dan Drakula’ya Ölümün ve ..

M. R. Granatino

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024