Biyografiler
Sebastian Knight’ın Gerçek Yaşamı’nın çok ünlü kapanış cümlesi, Vladimir Nabokov’un kurmaca biyografi örneklerine bağlılığı bahsinde çok alıntılanır – en sonunda birbirinin yerine geçme ve birbirinden kopma konusundaki o eskimeyen yazınsal oyun. Aslında hikâye bir roman boyutuna ulaşmaya da gerek duymaz; daha kısa metinlerinde de yazarın sıklıkla başvuracağı ve her seferinde edebi yetkinlikten önce olup bitenlere dönük hayli imalı, duygusal bir karmaşanın izlerini taşıyabilen neredeyse Nabokovyen kuraldır bu: Hikâyeler anlatıcının egemenliğinde sürüp gittikçe, bakışının altındaki kişi ister seneler sonra kardeşini görecek biri olsun, ister bir sanatçı veya yazar, kendi ortamını, kendi havasını yavaş yavaş oluşturan olası bir “tehlikenin” de altındadır; bunu ilkin ve hep böyle algılarız. Kendisiyle özdeşleşen bu tuhaf yazınsal mahareti Nabokov’un kötüye kullanıp ortaya didaktik eserler koyduğunu göremeyeceğimize göre, üzerinde kısaca durmak gerekir.
Nabokov’un yazınsal şefkatinin en çok ve belki de bir tek çocuk karakterlere yöneldiği açıktır. Bu nedenle hayattan anladığının ve ona alternatif biçimde tasarladığı zamansal düzlemlerin altüst olmaya da yatkın olduğunu; hayatın tecrübe ettikçe bozulan, zamanın geçtikçe berbatlaşan tarafının işleyip duran bir acımasızlık taşıdığını ancak kısmen ve bir hikâyeden diğerine yenilenen bir motivasyonla gösterir – siz bu büyük yanılsamanın farkında bir tiyatrocu, yakalayacağı kelebeklerin hayaliyle odasında coğrafyalar aşan ve en sonunda ölüveren hayalci bir adam da olsanız. Her büyük yazar gibi Nabokov da kendi kıskançlıkla sahiplenip geliştirdiği evreninden kopmamıştır, ama bu evrenin karakterlerine bir şeylerden zevk alıp mutlu olabilmelerini mi, bu yolla zamanın esaretinden kurtulma olanağını mı vaat ettiği; yoksa bu uğurda kapılacakları, teslim olacakları metafizik deneyler ne olursa olsun, nihai sonun, bir türlü kaçamadığı düellonun hayallerine, hezeyanlarına boyun eğmek, rakibini kendisi gibi bir korkak addetse de kurtulamamak olan zavallı Anton Petroviç’inki gibi mi bastırıvereceği – işte tam bu noktada büyük belirsizliklerle iç içedir. Okuruz ve bütün bu kişileri tanımaya başlarız, ama asla bir başımıza değil: Nabokov’un güvenilmez anlatıcıları, öykü derslerinden bildiğimiz güvenilmez anlatıcılara da benzemezler ve ancak çok az hikâyesinde pervasızca kişilikler, zamirler birbirlerini ima etmeden kalırlar (anlatıcının, yazınsal seyri bir yerde üçüncü sınıf Rus göçmen yaşamının yavanlığına, başka bir yerde her şeyde bir işaret gören bu göçmen gencin kırılgan ruh haline bağlayacağı “Meşgul Bir Adam” gibi olanların dışında örneğin). Öyleyse, kişilikler bunca temasa yakın haldelerken, buna edebi bir şaka mı demeliyiz, daha derinlerde bir tespit mi? Yazınsal şakaları ciddiyet dolu nesrine bir tehdit veya ihanet bile değil, yaklaşması mümkün olmayan basitlikler gibi gören ve derinlerdeki o tespiti de hikâyelerine düşünce katmamakla övünüp boşa çıkaran (ve bunu diyelim Marx’a, diyelim Freud’a bırakan) yazar için cevaplanması dahi gereksiz bir soru olurdu böylesi… Aslında bu çıkmaz duruma bir açıklama getirecek bilgiyi, okurun (ve o hep talihsiz karakterlerin) bir fırsatla değerlendirebileceği başka bir açıdan, Nabokov’un kendi biyografik gerçekleri verecek gibi olur: Brian Boyd’un aktardıklarına bakacak olursak, yazar ilk biyografı Andrew Field’in çalışmasını gerçeklerden o kadar uzak bulmuştur ki, üzülmekten başka pek bir şey yapamamıştır! Ama bu üzüntü ve şiddeti elbette Konuş, Hafıza’da tam tersi bir etkiye yönelecek, sahtelikten kurtulacak ve Rus Devrimi’ni 1916 diye tarihlendirebilen ve bunu savunan biyograf ile her şeyi bir kere daha içinden çıkılmaz bulacak okur çok geçmeden gene avlanacaktır; hep en başa dönecek yazınsal bir kader işlemeye başlamıştır yeniden. Kaderin siyah harflerden örülü duygusuzluğuna, acımasız şaşmazlığına ve inatçılığına vurguyu yapan bir kere daha ondan başkası değildir. Bir hayata dünyaları sığdırabilme bahsinde Nabokov kendi fani yaşamından kopamamış ve Berlin’deki veya Amerika’daki göçmenlik, akademisyenlik, yazarlık ve diğer aptal Rus göçmenler arasında bölünen dünyasını bu öykülere dağıtmıştır ya da o biyografa çok kızan karısı Véra’yı bile… Ama burada duralım, yoksa bu çok düşünceli, çok hassas ve geçip giden zamanı karakterlerine hep bir ıstırap gibi yakıştıran romancıyla çok erkenden, talihsizce ve daha da kötüsü şu hayatın zamansallığında yer değiştirmiş olacağız.

Bağlantılar
Nabokov’un öyküleri, barındırdıkları düşünsel çabayı kılı kırk yaran bir üsluba ve kelime zenginliğine, ifadede kimsenin aklına gelmeyecek buluşlara ve bunları hiç umursamazca yapışına bir anlamda mahkûm ettiği için, kimi eleştirmen okurlar tarafından (daha fazla bir payeye erişmek mümkün mü?), tam tersi bir acımasızlıkla, anlamsal genişlikten, bağlantısal mantıktan ve öykülerin dışında da sürecek belki söylemsel düzlemlerden uzak olmakla itham edilmişlerdir. Daha ziyade Sovyet edebiyat komiserlerinden veya yazarlığını oluşturan etkileri, kaynakları hiçbir durumda açık etmeyen yanına öfkeli daha “modern” edebi çevrelerden gelebilecek eleştirilere Nabokov oturup da açık mektuplar döşenmemiştir, ama kelimeye prizmatik anlamlar sıkıştırmasıyla ünlü olduğu için pekâlâ şu ifadesine yakından bakılabilir: “Ben bir deha gibi düşünür, seçkin bir yazar gibi yazar ve bir çocuk gibi konuşurum.” Yazar, edebiyat söyleşilerini hep yazılı olarak kabul edip gene öyle cevaplamasıyla da zaten duruma fazlasıyla açıklık getirmiş oluyor.
Gene de bir not: Okurken bir yandan da –diyelim Nabokov’un öykülerin bir kısmını yazdığı yıllarda dünyayı kasıp kavuran sürrealistlerin dehşet dolu referans çılgınlığı kadar olmasa da– aslında bir yerden başka bir yere varırız, ama kelimeyle görüntünün durmadan yer değiştirdiği, kurguların gerçekleştiği, bir sonun diğeriyle irtibata girdiği bu hikâyeler, Nabokov gibi bir büyücü de olsanız kâğıt üzerinde yaşayacaktır. Nabokov bunun olanaklarını metnin dışında da okurun büyük bir düşünür olduğunu hatırlatacak ve ona uğraşacak fikirler bırakarak değil, neden bir resmin içine giren adamla onu aslında çizen başka bir adamın, her ikisinin de, gerçek diyeceğimiz hayatta bu biçimde yan yana gelemeyeceğini birkaç sayfa boyunca sezdirerek değerlendirir: Aksi halde, hiçbir sanat görüşünün veremeyeceği, bu iki durumun akrabalığından çıkan o yazınsal şaşkınlık daha elverişsiz koşullarda öykü dışındaki hayatını sürdürmekle kalırdı ki, o zaman bu hikâyenin içsel renklerinin bir seyredeni olmak yerine ümitsizce sanat ansiklopedilerinin kölesi haline gelirdik. Nabokov’un birçok öyküsü, kelimeleri hayat karşısında, onu yeniden yaratacak ölçüde güçlü kılma çabasıyla gelişir, gene de bu düşsel girişimini hiçbir yerde, modern veya postmodern çağdaşlarının yapacağı biçimde hızlı, hazır ifadelere tahvil etmez. Okur da edemeyeceğini bilir ve bu öykülerin herhangi birine edebiyat hakkındaki gündelik tutumlarını, üstün, hırslı açıklama kabiliyetini yansıtamayacağını hemen anlar. Kadın yazarları, kadınca düşünüşleri her zamankinden fazla iğneliyor olması, bu nedenle sahiden de o sayfalara mahkûm haldedir, yoksa onu rahatlıkla bir kadın düşmanı sayabilirdik. Erkek yazarları, onların koflaşmaya her an hazır düşünme eğilimlerini, birçok öyküde küçük edebiyat çevreleri üzerinden fazlaca mahkûm edebiliyor olması da, aksi halde, metnin dışında, bize bütün bunlardan kendi yazınsal yeteneğine pay çıkardığını düşündürürdü ki, bu da tam doğru olmazdı. Deha sahibi biri gibi düşünüp düşünmediğini tam bir kararla belirleyemeyeceğimiz gibi, elimizde buna varmak için gene onun –kimilerince düşünceden yoksun kalabalık yığını gibi görülen– kelimelerinden, her an başka yöne kaymaya hazır ama müthiş dengeli olay örgülerinden, bu öykülere bunca mahkûm olmayı kabullenmek istemediğimizde ise, Soljenitsin’in bir romanındaki “erkeksi üsluba” Véra ile büyük bir işbirliği içinde “kıkır kıkır” gülmüş oldukları gerçeğinden fazlası yoktur. (Ama New York Times’daki bir makaleye dayandırdığı bu anekdotun geri kalanında, başka bir Nabokov biyografı, Andrea Pitzer, Véra’nın bu “kıkır kıkır gülme” meselesine itiraz ettiğini, Soljenitsin’i cesaret sahibi bir yazar gibi gördüğünü, ama kocasıyla birlikte gene de onu edebi yönden pek yetenekli bulmadıklarını itiraf ettiğini yazmıştır.)
Kimseye, ister rahat koltuğunda, ister “dudaklarını hafif hafif kırpıştırarak” okuyor olsun, bu hikâyelerin barındırdıkları ve ince yanılsamalarla birinden diğerine taşıdıkları hafıza gücünden fazlasını layık görmeyen bu yazar, öyleyse bir bakıma, bütün bir edebiyat tarihini, kendi tuhaf yazınsal meşrebince, kurduğu bu hafıza evrenlerini tarihin çok önüne geçirerek, yeniden mi oluşturuyordu? Esinlerinden bahsetmiştik, sorunun cevabını biraz da orada aramak gerekir.

Esinler, Etkiler
Özellikle Lolita’nın bir anda uluslararası bir şöhrete kavuşmasından sonra, kabaca son yirmi senesini, Véra ile beraber mutlak bir gizlilik içinde geçirmek istemiştir Nabokov. Véra’nın tutkulu, iyimser bir Nabokov araştırmacısı olan Brian Boyd’a aktaracağı gibi, ölümünden önce aklı başında herhangi bir yazarın kendi elyazmalarını yok etmeye girişeceğini söylermiş Nabokov. Çıkarımların değil, asıl metinlerin konuşması gerektiğine duyduğu bu sonsuz kendine dönük inanç, insana onun bazı öykülerinde bahsi geçen ve geride bıraktıkları tek iz, tek miras yazarın tasvirleriyle yarı uçucu, yarı görkemli bir hal almış kimi karakterlerini düşündürmüyor değil. (Ama özellikle kocasının ölümünden sonraki kendi kalan yaşamını, onun edebi mirasını sahiplenip düzenlemeye vakfetmiş Véra için fazladan bir güçlük sunmuş olmalı bu gerçek.)
Üzerindeki Çehov etkisi, kendisi bu büyük öykü yazarını sırf dönemin sosyalist siyasi mesajlarla dolu diğer yazarlarına benzemediği, “zeki ama sıkıcı kişiler yaratmaktansa” sadece yaşayan insanları tasvir ettiği için sevdiğini bazı makalelerle ve çeşitli değinilerle belirtmemiş olsaydı, belki bu ölçüde konuşulmayacaktı. Bana kalırsa Nabokov’un en basit birkaç öyküsünden biri olan “Orman Cini” gibi, sanki kendi büyük, muhteşem kelimelerini henüz icat edememiş izlenimi verdiği “Burada Rusça Konuşulur” gibi bazı ilk dönem öykülerinde aramakla da pekâlâ yetinebileceğimiz Çehov etkisi, geri kalan geniş öykü hazinesi boyunca onu yer yer, zaman zaman, insanlar bir Rusya sevgisi göstermeleri gerektiğinde, saflıklarını nasıl kapatabileceklerini ya da başlarına daha da beteri gelmeden kendi sınırlı yaşamlarını nasıl düşüneceklerini dert ettiklerinde hep yüzeye vurur, ama elbette Nabokov bu kusurları bir bir mercek altına tutar – Çehov’un pek yapmayacağı bir şey… Romanlarını konuşuyor olsaydık, bir Flaubert’i, İnfaza Çağrı gibi erken dönem eseri için bir Kafka’yı, hep daha fazla ışığa çıkarmaya çalıştığı Adrey Belıy’i gündeme getirebilirdik, ama bazıları herhangi bir romanının sıkıştırılmış, minyatür bir çeşitlemesi gibi görünen öyküleri için bu çok önemsediği yazarların etkilerini araştırmak da biraz nafile olurdu.
Gerçek bir yazarın ustalara ihtiyaç duymayacağını söyleyen de gene Nabokov olur. Brian Boyd, entelektüel ilgileriyle de tanınmış bu yazarın okuma listesine bile erişmenin sanki kendi yazınsal hayaleti tarafından durmadan engellendiğini, Véra’ya seneler sürecek yardımları esnasında beliren bir hakikat gibi anlatır. (Sözgelimi Lolita’yı yazarken araştırdığı Amerikan gençlik yaşamına dair kitapları, okuduğu romanları, yıllarca bir üniversitenin zooloji müzesine bakmasından, bir böcekbilim uzmanı, bir kelebek bilimi sevdalısı olmasından ileri gelen hayli entelektüel hasletleri ne romanlarına ne de diyelim “Tırtılcı” gibi epey hüzünlü bir kelebek araştırıcısını tasvir ettiği veya Rus edebiyatında adlı adınca gezintiler yaptığı “Amirallik Sarmalı” gibi birkaçından başka herhangi bir öyküsüne doğrudan girmeyi başarabilmiştir.)
Nabokov, sevdiği diğer bir yazar olan Gogol üzerine bir biyografi yazmıştır, ama tıpkı kurmacalarını dolduran biyografi içgörülerine uyarcasına, Rus edebiyatının bu devinin hayatına ancak en sonundan başlayıp doğumuyla bitirmiştir. Benzer karışık edebi niyetlerle, Yetenek romanında, Nikolay Çernişevski’nin biyografisini, gene Brian Boyd’un veciz ifadesine başvuracak olursak, alimce bir yaklaşımla ve her türlü geleneksel biyografik çabadan uzakta tasvir etmek isteyecektir. Nabokov’un üzerindeki etkilerini yadsımaktan çok, kendi edebi karmaşalarına alet ettiği bu görünür örneklerden de sonra, öykülerinin biraz duygusal, biraz ruhsal, biraz da bunları hep birden tartışmaya açan daha içsel taraflarına bakabiliriz.

Hüzünler, İroniler
Nabokov’un Sovyet Devrimi ve kamulaştırmalarla başlayan, muazzam bir zenginlikten bir anda yoksulluğun pençesine sürüklenmiş kişisel hayatının, Berlin’de, Fransa’da, Amerika’da devam edecek sürgünlük yıllarının öykülerine çokça girdiğini yukarıda da söylemiştim, bu sürgünlük psikolojisinden nostaljiye yaklaşan ama tam öyle de olmayan, devasız bir hüzne yakın duran ama diğer göçmenlerin bu saflıkla bir anda her şeyi berbat da edebileceği, benzer durumlardan kabarık bir duygular antolojisi oluşturduğunu görürüz. Daha orman cininin Rusya’ya açık seçik, özlemlerle dolu anılarından başlayarak, bütün bu Batı şehirlerinde kendi hayaletleriyle başbaşa kalan okumuş insan yalnızlığını çok iyi verir Nabokov. Ama bir araya geldiler mi de, küçük iğnelerle bu ruhsal panorama bir anda değişmeye, kıpırdanmaya, diğer bir deyişle yazınsal bir mahiyet taşımaya, bir öykü olmaya başlar – bundan önceden de söz ettik. John Fowles bir yerde, üç kişinin bir araya gelmesinin kendisi için bir keşmekeşten farksız olacağını söylemişti; bunu karakterlerine uygularken ilave olarak bir de Nabokov’un bir tür entelektüel mağrurluk havası edindiğini söyleyelim ki, yazınsal akrabalığının teoride kalacağı Fowles’tan farkı (ki ikisi de münzeviydi, ikisi de karılarıyla bir başlarınaydı, ikisi de müze yönetmişti) hemen meydana çıksın. Nostalji, bir Nabokov öyküsünde bir tek coğrafi uzaklıklardan değil, elden bir şey gelmemesinden ve yapacak daha mühim bir şey de olmadığından insanın hep yanı başında bir geçmişle yaşıyor olmasından kaynaklanır. İki kardeşin yıllar sonra karşılaşmalarını anlatan “Buluşma” öyküsünde, birinin diğerine memleketlerinde, uzak çocukluklarında kalmış anılar yerine, beceriksizce ve ne yapacağını bilmediği için manyetik alan açıklamaları anlattığını unutmayalım. Yakınlık, bu sürgün öykülerinde, insanların kaçamadıkları bir şeydir, Nabokov da böylece durumun olanaklarına sadık kalır.
Sürgünlük, dostluk, kardeşlik, sanatçı yaşamı veya aşk: Nabokov bunların her biri için, insanı ürpertecek kadar diken üstünde, hassas durumlar yaratmakla kalmaz, bu durumların ağır ağır, bu kez insanı ağlatacak kadar hazin sis perdeleri arasından bambaşka türden manzaralara dönüşmeye başladıklarını da gösterir. Tasvir eder, mutlu olup yazınsal bir esrimeye kapılırız; tespit eder, dikkatimizi koyulaştırırız; ve son olarak, çok gecikmeden, bu tespitlerini bir araya gelemeyecek başka durumlara öylesine bir maharetle bağlar ki, bir oğlu olduğunu çok geç öğrenip heyecana kapılıp koştururken yığılıp kalan babayı, sonrasında annenin ağzından aslında bu çocuğun da önceki sene öldüğünü bildirmek için geldiğini melodramatik duyarlılıktan da, sona saklanmış gizli bir ironiden de fazlasını hissederek okur, yazarın bir amacının da insan hayatının özerkliğinin bir bakıma tartışılamaz taraflarını göstermek olduğunu sezinleriz. Ama bu düşünceye ulaşabilmemiz için, öykünün içindeki kişilerin ve onların da içindeki hislerin sonsuza kadar oracıkta kalacağını öncelikle bir görmemiz gerekir. Bir Nabokov düşünü ya da öyküsünü, gerçek hayatta arama talihsizliğine hiç heves etmeyişimiz böyle dikkatlerden ileri gelir.






