Avrupa’nın en büyük yazarlarından Thomas Mann bundan tam tamına 150 yıl önce doğdu ve edebi biçim arayışından geriye devasa bir miras bıraktı.
James Joyce, Marcel Proust, Virginia Woolf, Franz Kafka… Bütün bu Avrupalı modernist yazarlar arasında muhtemelen Thomas Mann kadar az sevileni ve Anglofon dünyada kesinlikle ondan daha az okunanı yoktur. Eserleri zahmetli, ağır, ürpertici derecede sade. Yazınıyla inşa ettiği abidevi katedrallerin etrafıysa saygın bir mesafeyle çevrili. Ne Joyce kadar haşarı ne de Proust kadar samimi. Brecht’e göre onunla tanışmak, iki bin yıllı kültürün size tepeden bakması gibi bir şey.
Yine de kendimi onu korumaktan alıkoyamıyorum. Kısmen bu tuhaf adama duyduğum şefkatten kısmen de uzun yıllar boyunca, üstelik en hoyrat dönemlerde bile ortaya koyduğu inanılmaz emeğe duyduğum hayranlıktan. 1875 yılında Lübeck’te doğan Mann’ın yaşamı tarihin en kritik olayları, en can alıcı iniş çıkışlarıyla dolu: Birinci Dünya Savaşı, Alman Devrimi, Weimar Cumhuriyeti, Nazizm, İkinci Dünya Savaşı, Soykırım, McCarthyism. Her ne kadar erkek kardeşi Heinrich gibi politik bir yazar olmasa da, kurmaca eserlerinden hiçbiri yüzyılın ilk yarısında Almanya’da vuku bulan politik gelişmelerden ari değil. Örneğin Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra tamamladığı Büyülü Dağ’a son halini verdiğinde hem devrimle hem de aşırı sağın yarattığı terör olaylarıyla sarsılan Münih’teydi ve yaşanan onca olayın romanın atmosferine yansımaması imkânsızdı. Bir diğer örnekse İncil’deki sürgün hikâyesini yeniden anlattığı Yusuf ve Kardeşleri; Mann’ın 1933 yılındaki kendi sürgününü romandaki anlatısından ayrıksı bir olay olarak düşünebilir miyiz?
Mann güçlü ve tutarlı bir faşizm düşmanıydı. 1922 yılı gibi erken bir dönemde, sağcı terör örgütlerinden birinin Walther Rathenau’yu öldürmesinden birkaç ay sonra Alman gençliğini sağın gericiliğinden uzaklaştırabilmeyi umarak Weimer Cumhuriyeti’ne desteğini açıkladı. Ekim 1930’da, Nazilerin parlamentodaki sandalye sayısını önemli ölçüde artıran Reichstag seçimlerine müteakiben Berlin’deki Beethovensaal’da “Akla Çağrı” başlıklı bir konuşma yaptı. Konuşması sağcı yazarlar Arnolt Bronnen ve Çelik Fırtına’nın yazarı Ernst Jünger’in alayları eşliğinde smokinli Sturmabteiling birlikleri tarafından yarıda kesildi. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki sürgünü boyunca BBC’de faşizm karşıtı konuşmalar yaptı, Almanya’dan kaçmak zorunda kalan yazarların fon bulmasına yardımcı oldu, Eleanor Roosevelt ve Acil Kurtarma Komitesi ile birlikte çalışarak ABD Dışişleri Bakanlığı’nın acil durumlarda verilen vize kotalarını artırmasını sağladı.
Ve bütün bunlar olup biterken yaşananlar yüzünden hayata küsen çoğu sanatçının aksine, belki biraz da tüccar babasından aldığı tacir geleneğine uygun bir biçimde disiplinini hiç bozmadan yazmaya devam etti. Bir defasında şöyle demişti: “Merhum babamın kişiliğinin benim eylem ve ihmallerimi yönettiğini, benim için adeta gizli bir model vazifesi gördüğünü kim bilir kaç kez, yüzümde minnettar bir gülümsemeyle fark ettim.” Yazma eyleminin özünde bohem olduğunu ama tam da bu bohemlik sebebiyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını ve bu tehlikenin de ancak burjuvanın edebi uygunluk standartlarıyla savuşturulabileceğini düşünüyordu. 1903 tarihli aynı isimli romanında kahraman Tonio Kröger’in haykırdığı gibi: “Özel hayatımda bir sanatçı olarak yeterince maceraperestim. Ama dış görünüş söz konusu olduğunda insan hem düzgün giyinmeli hem de lanet olsun, saygın bir vatandaş gibi davranmalı.”
Tam da Mann’ın yaptığı gibi. Geniş bir ailenin bütün sorumluluğu üstündeydi. Dolayısıyla kariyerini sadece yazmakla sınırlamayıp işin ticaret kısmında da yer aldı ve yayıncılarla tıpkı bir ticaret erbabı gibi ustalıkla pazarlık ederek önceleri Avrupa’nın, daha sonra da Amerika’nın kültürel ağlarında marifetle gezinen bir yazar haline geldi. Mesai saatlerini hiç aksatmıyor ve gününün büyük bir kısmını yazışmalarla geçiriyordu. Kendisi için biçilen “edebi devlet adamı olarak yazar” rolünü ustalıkla oynadı – kısmen diplomattı kısmense akşam yemeklerine çağrılan sanatçı. Bir defasında ağabeyi Heinrich’e, “Muhtemelen seyahatlerimle alay ediyorsun,” diye yazmıştı. “Ama yine de kendime engel olamıyorum; katıldığım topluluklar karşısında kendimi tanıtmayı eğlenceli buluyorum ve bu hava değişikliği her seferinde beni hâlihazırda eğilimli olduğum entelektüel durgunluktan çekip çıkarıyor.”
Mann söylediklerinde ciddiydi. Her gün yüzleşmek zorunda kaldığı duygusal kaos ve psikolojik sıkıntıları günlüklerinde anlatıyor, hayatın biçimsizliği ve tutarsızlığı tarafından yutulmamak için bütün yaşamını ayırt edici bir edebi form yaratmaya dama ihtiyacı duyuyordu. Erken dönem hikâyelerinden birinde anlatıcı “Başka bir çare yok,” der, “yaşamalıyız.” Bu burjuva hassasiyeti ve geçmiş yaşantısından gelen görev bilinci onun bastırılmış eşcinselliğini, ölüm takıntısını ve kontrolü kaybetme korkusunu sanatının hizmetine sunmasına neden oldu. Özellikle de tarihçi Friedrich Wilhelm Riemer’ın Goethe için yapmış olduğu şu tanımlamaya düşkündü: “Doğanın karanlık tarafından kendisinin (yani aklın) berrak bir ürününü yaratmak ve böylece yaşam mesleğini, yaşam vazifesini yerine getirmek için uğraştı.”
Mann’ın en etkili ve hayranlık uyandırıcı okurlarından biri olan Marksist eleştirmen Georg Lukács, bir defasında onun eserlerindeki ütopya yokluğuna dikkat çekmiş ve Thomas Mann’ın, gerçekliğe olan saygısıyla eşine az rastlanır gerçekçilerden biri olduğunu belirtmişti. Hakikaten de Mann’ın eserlerinde fantastik ya da gerçek dışı bir öğe bulunmaz. Yusuf ve Kardeşleri bile bütün olayların – en mucizevi olanların da dahil – insani veçheleriyle ortaya konduğu, İncil’in bir nevi seküler yeniden anlatımıdır. Onun eserlerini okurken yazarın hiçbir şeyi şansa bırakmadığını hissedersiniz. Her biri özenle inşa edilmiş birer katedral gibidir. Yavaşça kapısından girer ve baştan sona özenle tasarlanmış onca detay ve ince düşünceye büyük bir hayranlıkla nüfuz edersiniz. Viyana’daki okuma toplantılarından birinde bir hayranı Mann’a şöyle demişti: “Eserlerinize saygınlık kazandıran şeylerden biri de, ‘Kesinlikle ortaya koyabileceğim en iyi şey bu,’ der gibi görünmeniz.”
Mann’ı ilk kez 18 yaşımda, muhtemelen babamın ve büyükbabamın teşvikiyle okudum. Büyülü Dağ, Doktor Faustus ya da Buddenbrooklar, her ikisinin de raflarında duruyor, bu ansiklopedik ciltler biraz gözümü korkutuyordu. Öğleden sonra boş vakitlerimi Kopenhag’da, kitapçıları dolaşarak geçirirdim. Böyle zamanlardan birinde ikinci el bir kitapçıdan Venedik’te Ölüm’ü aldığımı hatırlıyorum. Kitabı tezgâhın üstüne bıraktığımda dükkân sahibi başını şaşkınlıkla sallamış, “İyi de bu Thomas Mann,” demişti. Sesi çoktan öldüğü varsayılan unutulmuş bir aktörü sokakta görmüş gibiydi.
Novellanın okuduktan sonra üzerimde nasıl bir etki bıraktığını pek anımsamıyorum ama kitapçının verdiği tepki gün gibi aklımda. Yine de Venedik’te Ölüm’den etkilenmiş olmalıyım ki, birkaç yıl sonra büyükbabamın bana hediye ettiği iki ciltlik Büyülü Dağ’a tırmanmak için sabırsızlanıyordum. İlk okuduğumda kendimi tıpkı Susan Sontag’ın Hollywood’daki Pickwick Kitabevi’nden Büyülü Dağ’ı satın aldığında hissettiği gibi hissettim: “Bütün Avrupa birdenbire zihnime doldu.” Bu romanda, ama daha genel ifade etmek gerekirse Mann’ın kendisinde belirgin bir biçimde bütünüyle Avrupalı görünen bir şeyler var. İronik ama Mann’ın korkusu da bunun tam aksinin olmasıydı. Yayımlandığında André Gide’i romanın “son derece sorunlu” olduğu konusunda uyarmıştı. Ona göre Büyülü Dağ, Avrupa’nın geri kalanına uygun olmayacağını bildiği ölçüde – ve korkunç bir biçimde – Alman’dı. Peki ama nasıl olurdu da Avrupa, “henüz başlangıcı bile sona ermemiş gibi görünen pek çok şeyin başladığı,” bir dünya savaşının patlak vermesiyle biten bir romana kayıtsız kalabilirdi?
Polonyalı şair Adam Zagajewski’nin bir zamanlar yazdığı gibi, “Hâlâ Büyülü Dağ’ın kahramanlarıyla cebelleşiyoruz.” Bu yoruma Doktor Faustus’un kahramanları Adrian Leverkühn ve Serenus Zeitblom’u da ekleyelim. Aslında Thomas Mann, 20. yüzyıl başlarında Alman toplumunda görülen kültürel ve ruhani dönüşümler üzerine yazmaktan çok daha fazlasını yaptı, bunları bilfiil yaşadı. Bu denli güçlü bir Nazi düşmanı olmasının sebebi de muhtemelen onlarla aynı entelektüel ve kültürel kökleri paylaşması. 1938’de yazdığı bir denemede de ifade ettiği gibi Adolf Hitler aslında “bir kardeşti – oldukça can sıkıcı ve utanç verici bir kardeş.” Ve gerçek Thomas Mann buydu işte: Aynı anda kendini hem suçlayan hem de yücelten. Lukács’ın onun hakkında söylediği gibi, Mann’ın en acımasız yargıcı her zaman kendisiydi. Dolayısıyla Thomas Mann’a uygun görülen Olimposlu uzak kahraman figürü biraz yanıltıcı çünkü edebi biçim arayışında hiçbir yazar kendini onun kadar ortaya dökemez.






