Murphy’in modern dünyasından uzaklaşıp peygamberler şehri Urfa’ya bakıldığında Murphy’in yaşadıklarına benzer bir hikaye ile karşılaşılır. Halil İbrahim’in hikayesi.
Tanrısını yitirmiş bir dünyada adaletin nasıl sağlanacağı konusu her zaman merak edilmiştir. Çünkü cennet ve cehennem (tanrının gözü) gibi bir anlatının yokluğunun yaratacağı boşluk görülmeyecek kadar küçük değildir. Peki, bu büyük anlatı ortadan kalktığına göre şahidi olmayan bir suç nasıl cezasını bulacak? Dünyanın her tarafı kameralarla donatılarak mı? İnsanlığın geldiği son aşamada adalet için ancak bu trajikomik soru cümlesi kurulabilir. Edebiyat ve sinemada adalet konusu mercek altına alınmış ve bunun mümkünlüğü tartışılmıştır. Sözgelimi, Raskolnikov bunun acısını yüreğinin derinliklerinde aramış bir roman karakteridir. Kendince tefeci ve yaşlı bir kadını kimsenin görmediği karanlık bir odada öldürecekti. Ondan çalacağı parayla da genç kız kardeşi ve annesine yardım edecekti. Para, o mendebur kadınının yastık altında çürüyeceğine zorda kalmış insanların işini görecekti. Peki ya Josef K.’ya ne demeli. Daha kitabın başında, her şeyden habersiz, o sabahın da diğer sabahlar gibi olacağını düşünürken kahvaltısını bile yapamadan, suçunun ne olduğunu bilmeden tutuklu olduğunu öğrenir. Bu iki örnek, adalet konusundaki sorunun hem yargılayan hem de yargılanan olmak üzere çift taraflı olduğunu gösterir. Artık Tanrı yok! Yargılanan da yargılayan da insanın kendisi. Bu vaziyet, konuyu daha da karmaşıklaştırır. Raskolnikov kendisini Napolyon’la kıyasladığında aklında buna benzer sorular vardı.
Yargılayan tarafın Tanrı olduğu zamanlar nasıldı peki? O zamanlar adalet daha mı iyi sağlanıyordu sorusu haklı olarak akla gelir. Bu soru iki dönemi karşılaştırma imkanı da verir. Tanrısını arayarak bulmuş bir peygamber olan İbrahim ile modern dünyanın merkezinde, bilimin verdiği tüm imkanların kibrini omuzlarında gururla taşıyarak yaşayan filmin başkarakteri Murphy’in hikâyesi karşı karşıya. Bu film üzerine yazılın yazıların hemen hemen hepsi isminden dolayı bağlantıyı Yunan mitolojisiyle kurar. Ancak Lanthimos’un diğer filmleri de göz önüne alındığında her zaman bir ayağının Doğu’da olduğu anlaşılacaktır. Bu yüzden bağlantının Ortadoğu mitolojisi ile kurulması taşları daha sağlam yerine oturtacaktır.
Murphy’in modern dünyasından uzaklaşıp peygamberler şehri Urfa’ya bakıldığında Murphy’in yaşadıklarına benzer bir hikaye ile karşılaşılır. Halil İbrahim’in hikayesi. İbrahim, oğlunu kurban etmek zorunda kaldığı zaman, tanrı, sadakatini anladığı o en kritik anda meleklerini seferber etmiş ve gökyüzünden gürbüz bir koç indirmişti. Peygamber olsa da muhtemelen şahidi olmayan bir suç işledi ve onu gören tanrı tarafında ağır bir şekilde sınandı. Buradaki önemli varsayım şu: Hem insanüstü bir güç tarafından tarafsızca izlenme hem de pişmanlıkları anlaşıldığında yine aynı yüce güç tarafından affedilme (ya da cezalandırılma) söz konusu. Bunun insan psikolojisi için önemi tam da Kutsal Geyiğin Ölümü’nde görülür.
Murphy, zamanında alkollü bir halede ameliyatına girdiği adam, ameliyatta ölmüş. Yıllar sonra ölen adamın oğlu Martin ortaya çıkar ve doktorla vakit geçirmeye başlar. Doktor, vicdanını ona hediyeler alarak, yemeğe çıkartarak rahatlatmaya çalışır. Martin, yemek yiyişiyle, sigarasıyla, koltukaltı kıllarıyla adeta mitolojiden fırlamış gibi Apollon imparatorluğuna Dionisosvari bir meydan okur. Böylelikle olayın içyüzü ortaya çıkar ve her şeyin bilimle çevrelendiği bir ortamda gerçeküstü şeyler yaşanır. Murphy’nin çocukları durup dururken hastalanırlar. Doktorlar bilimin bütün imkânlarını seferber etse de nafile. Martin diyetini istemektedir. Doktor, ya çocuklarından birini öldürecek ya da hepsi birlikte yok olacak! İbrahim’in başına gelenler Doktor Murphy’nin başına gelir. Ancak İbrahim, Tanrı’sına olan bağlılığıyla, düşünmeden, oğlunun boğazına soğuk bıçağı dayamaktan çekinmez ve samimiyet ve bağlılık testinden geçer. Murphy ise çaresizdir. Daha doğrusu bilim çaresizdir. Bunu anlayan Murphy de silahını çeker ve oğlunu vurur. Bu sefer gökten koç inmeyecektir. Modern insan işlediği suçun karşılığını hiç de medeni olmayan bir yol ile ödemektedir. Lanthimos izleyicilerine hem modernizmi hem de insanlığın mitolojik hikâyelerini sorgulatmaktadır. Hangisi daha doğrudur? Hangisi daha medenidir? İnsanlığın ilerleme masalı ne kadar doğrudur? Bu sorular film boyunca seyircisini dürtmektedir.
Peki, Lanthimos, Dostoyevski ya da Kafka ve diğerleri bir çözüm sunuyor mu? Burada bir çözüm beklemek hem haksızlık hem de beyhude bir çaba olur. Burada insan olma durumu söz konusudur. Hayatı bir kere daha bir kere daha başa saran, birbirine benzeyen her günü farklı kılan belirsizlik ve bilinmezlik, insan ile yaşayacak ve ona iyisiyle kötüsüyle, vahşetiyle medeniliğiyle hikâyesini yazdırmaya olanak ve itici gücü verecek.






