Dünyanın kırık parçalarını tekrar bir araya getirmenin imkânsız göründüğü zamanlarda düzeni kurmak için ihtiyaç duyulan teselliyi Woolf’un kelimelerinde bulabiliriz.
En ünlü şiirlerinden biri olan The More Loving One’da (Daha Çok Seven) “Nasıl yanan yıldızlardan hoşlanabiliriz / Bir tutkuyla geri dönemediğimiz?” diye soran W.H. Auden bizden çok daha güçlü, kontrolümüzün dışında bir durumla karşılaştığımızda yaşamaya devam etmek için neler yapmamız gerektiğine değiniyor – şiirler, senfoniler, denklemler yazmaya, sevmeye devam edin.
Auden’dan bir kuşak önce Virginia Woolf (1882-1941) insan ruhunun derinliklerine inen başka bir isimdi. “Belirsizliğin hâkim olduğu zaman ve mekânda nasıl yaşanılır, hatta bunların içinde güzellik nasıl bulunur?” sorusuna cevap arıyordu.
Woolf’un 1927 tarihli eseri Deniz Feneri’nde kitabın en etkileyici bölümlerinden birinde şöyle yazıyor:
“Bir gece dediğin nedir ki? Kısacık bir süre, özellikle karanlık bu kadar erken dağılırken; kuşlar, horozlar bu kadar erken ötmeye, dalgaların boşluğunda açık yeşil, bir yaprak gibi belirmeye başlarken. Yine de gece, kendini başka bir geceye bırakır. Kış, bunun gibi onlarca geceyi saklar, yorulmak nedir bilmeyen parmaklarıyla geceleri eşit olarak dağıtır. Geceler uzar, geceler kararır. Bazıları, parlak, aydınlık gezegenler taşır. Sonbahar ağaçları hırpalanmış olsa da soğuk katedral mağaralarının kasvetinde parçalanmış bayrakların rengini alır. Bu mağaralarda mermer sayfalar üzerinde altın harflerle savaşlardaki ölümler, uzaklardaki Hint çöllerinde kemiklerin nasıl sararıp solduğu anlatılır. Sonbahar ağaçları, hasat zamanı dolunayının sarı ışında parıldar, bu ışık; emeği olgunlaştırır, kökleri düzleştirir, mavi dalgaları kıyıya taşır.”

Woolf, kıyıya vuran dalgaları, zor zamanlarda dünyayı bütün olarak görmekte zorlanışımızın bir sembolü olarak görüyor: “Dalgaların tekrar sakin olduğu ya da parçaların bir bütün oluşturduğu güne dönmesi neredeyse imkânsız görünüyor.”
Woolf'un muhteşem sözleri bize şunları hatırlatıyor: Bütün duygu ve düşünceler, hatta en geçici olanları (özellikle en geçiciymiş gibi görünenleri) yalnızca zamanda bir nokta. Yine de izole bu duygu ve düşünceler izole edilmiş durumda değil, akıntının geri kalanıyla akıp gidiyor – benlikten doğan akıntı; güzellik ve aşkınlığa ne kadar açık olduğumuzu gözler önüne seriyor:
“Şimdi artık geceler rüzgarla, yıkımla doludur; ağaçlar o yana bu yana saldırır, yerlere kadar eğilir; yapraklar çimenliği baştanbaşa kaplar, su oluklarına üst üste yığılır, yağmur borularını tıkar, çamurlu yollara yayılır. Deniz de kendini oradan oraya vurup çırpınır, patlar; eğer uyuyanlardan birisi, içini kemiren kuşkulara belki kumsalda bir yanıt bulabileceğini, orada yalnızlığını paylaşacak birine rastlayacağını sanır da yorganını fırlatıp kıyıda kumlar üzerinde bir başına dolaşmaya giderse, oralarda geceyi düzenine koyacak ve bu dünyayı ruhun kapsamını yansıtacak bir dünya yapacak, tanrının buyruğu ile gelmiş hizmete hazır birini bulamayacaktır. Tuttuğu el kendi eli içinde küçüldükçe küçülür; duyduğu ses kulaklarında uğuldar. Böyle bir karmaşada geceye o soruları – uyuyanı bir yanıt bulmak amacıyla yatağından kaldıran o ne’leri, neden’leri, niçin’leri – sormanın ne kadar boş olduğu anlaşılır.”
Çeviren: Aslı İdil Kaynar
(Brainpickings)






