Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

21 Ekim 2024

Hayat

Eylem Ümit Atılgan: Neden Feministim?

Haden Öz

Paylaş

0

0


Feminizm homojen olmak zorunda değil. Hatta tam tersine diyalog halindeki feminizmler olması doğası gereği.

Simone de Beauvoir, 1975’te katıldığı bir televizyon programında neden ve nasıl feminist olduğunu, İkinci Cins adlı kitabının yayınlanması ardından hemen her kesimden gelen tepkileri, Fransa’da feminist hareketin kürtajın yasallaşması için verdiği mücadeleyi, kadınların ataerkil toplumlarda nasıl müebbet bir hapis cezasına çarptırıldığını, sınıf mücadelesi ile feminist mücadelenin nasıl iki ayrı kulvar olduğunu ve birbiriyle karıştırılmaması gerektiğini, kadınların kurtuluşuna dair önerileri ve daha birçok şeyi anlatıyor.

Üzerinden yarım yüzyıl gibi bir süre geçmesine rağmen Beauvoir’ın dile getirdiği sorunlar ve toplum eleştirisi yerli yerinde duruyor, dersek abartmış olmayız. Kadınların ikinci cins olarak görülmesi sorunu ne yazık ki geçmiş yüzyılların sorunu değil. Yeryüzünün hemen her kilometre karesinde kadınlar hâlâ sırf kadın oldukları için temel insan haklarından mahrum bırakılıyor, şiddete maruz kalıyor, öldürülüyor.

Bu ataerkil zulüm karşısında kadınlar bulundukları hemen her alanı geçmişe oranla daha güçlü ve daha örgütlü bir biçimde mücadele alanına çeviriyor elbette. Eğitim, sağlık, barınma, boşanma, kürtaj hakkı gibi taleplerle sokakları dolduruyor, patriyarkanın onlar için kurduğu hapishanelerin duvarlarında gedikler açıyor, o duvarları yıkıyor ve “kızkardeşlerine” ulaşıyorlar. 

Biz de (Simone de Beauvoir’dan ilhamla) geçmişten bugüne kadınların bu haklı mücadelelerinin sesine kulak verelim istedik ve feminist akademisyen, yazar, sanatçı, siyasetçi ve aktivistlerle neden feminist olduklarını feminizme yöneltilebilecek temel sorular üzerinden konuştuk.

Haden Öz: Bu söyleşi dizisi bir nevi "feminizme giriş" niteliğinde olacağı için feminizmin ne olduğuyla başlamak yerinde olur diye düşünüyorum. En yalın tanımıyla feminizm nedir? Genel kabul gören veya sizin kendi tanımınız da olabilir.

Eylem Ümit Atılgan: Benim için feminizmin anlamı yarın kızlarımızın bizim kadar yorulmaması için bugün verdiğimiz mücadeledir. Eşitlik, özgürlük gibi değerlerin hayata geçebilmesi için verilen mücadele hep sonraki nesiller içindir. Ben de benden önceki feministlerin elinden bayrağı aldığımı farz ederim hep.

eylem ümit atılan feminizml

HÖ: Sizin için kırılma noktası nasıl ve ne zaman oldu? Ataerkiye ilk itirazınız, isyanınız neydi?

EÜA:  Adının ataerki olduğunu bilmeden oldu ilk itirazım sanırım. Ezilen ezen ilişkilerinin ortak yanlarını fark edince adını koymadan hep ezilenin yanında olmaya başladığımı hatırlıyorum çocukluğumdan. Solcu bir aileden geliyorum. Anne babam çalışkan, erdemli ve bilinçli emekçilerdi. Sınıfsal eşitsizlikler, ırksal sömürgecilik gibi yapısal adaletsizlikleri ilk onların yarattığı farkındalıkla sezmiş, anlamış olsam gerek. Çünkü haksızlık karşısında susmayan gazetecilere, daha iyi bir dünya için bedel ödeyen eylem insanlarına çok saygı duyulurdu evde. Duygu Asena’nın, Simone de Beauvoir’ın kitaplarını ilk annemin kitaplığından alıp okudum. Duygu Asena’yı bir tartışma programında TV’de pür dikkat izlediğimde okulda, sokakta yaşadığım engellenmenin, kadınlara uygulanan baskının yarattığı öfkeyi yönlendirebileceğim yeri, yani doğru adresi anladığımı hayal meyal hatırlıyorum. Sırasıyla Feminist, Kaktüs ve Pazartesi dergilerini düzenli okumaya başladığımda lisedeydim. Lisedeyken yakın arkadaşım Ayça’yla birlikte Antep’teki seks işçisi kadınlarla röportaj yapabilmek için kaldıkları otellere giderek onlara yaklaşmaya çalıştığımızı ve pezevenklerinin peşimize düştüğünü hatırlıyorum. Kendime feminist demeye başlamam bütün bu uzun hazırlık sürecine rağmen zaman aldı. Kadınların ev içi emeğinin sömürülmesi, kendi hayatları üzerinde söz haklarının olmaması, kazandıkları para üzerinde tasarruf yetkisinin olmaması, evin reisinin erkek olması gibi ataerkinin yüzlerini kendi hayatımda, ailemde, çevremde gördükçe özgürleştim sanırım. Mesela ben daha lisedeyken annemin emekli olmak istediğinde, çalışmaya devam edip etmeyeceği, ikramiyesiyle ne yapılacağı konularında çevredeki erkeklerin seslerinden ayrı kendi sesini bulması ve aslında ne istediğini anlaması sürecinde onunla dayanıştığımızı ve mutfak masasında uzun uzun konuştuğumuzu hatırlıyorum. Kendimi seversem bana bencil diyecek bir toplumda yaşadığımla yüzleşince artık dönüşü yoktu, örgütlü feministtim. Kadın düşmanlığını içselleştirmeden erkenden dolaptan çıkıp feminist olduğum için çok şanslıyım.

HÖ: Evde, sokakta, işte; kısacası hayatın her alanında bir kadının sadece kendi yaşadıkları üzerinden feminizme varması, yani erkek karşısında ikinci cins  olduğunun bilincine varması ne derece mümkün?

EÜA:  Çok mümkündür. Hatta henüz o aydınlanmayı yaşamamış her kadın için an meselesidir. Bir perdenin kalkması gibidir gözlerinden. Bulanıklığı netlik, iç huzursuzluğu tamamlanma, kendiyle mücadele ve kendine yenilme döngüsünü kendiyle barışmanın aldığı bir an meselesidir. Kişisel olanın politikliğini anlayınca kadınlar özgürleşirler. “Yaşadığın senin suçun değil”, “kişisel değil” diyen bir kızkardeşin varlığı kimi zaman kolaylaştırır, kimi zaman da yapısal diğer tüm eşitsizliklerin farkındalığıyla bu yapısal eşitsizliği ve eril tahakkümü tüm çıplaklığıyla görür. Feminist bilinç yükseltme toplantıları düzenleyen bizden önceki feministlere hürmet ve minnetle selam edelim. Feminizm, ataerkinin münferitmiş, kadının suçuymuş, doğalmış gibi telkin ettiği ve gizlemeye çalıştığı tüm kadın yaralarının görünür olmasını sağlayan dahası kadınların birbirlerine yaralarını göstererek birlikte deva aradıkları bir ideolojidir. Yarasının sadece kendinde olmadığını anlaması ilk aşamasıysa, ortak yaraları olan kadınlara göstermeye utanmaması, ikinci aşamadır bir kadın için feminist bilince ulaşmanın.

HÖ: İçine doğduğumuz aile, bir parçası olduğumuz aile, delicesine kopmak istediğimiz aile, kopamadığımız aile, kaçtığımız aile, sığındığımız aile, kurduğumuz aile... Sizin için aile nedir ve feminizmin neresine düşer?

EÜA:  Ataerkil ailenin çocuk ve kadın için tasarlanmış zindan olduğunu düşünüyorum. Sadece kadın ve çocuk için değil, heteroseksüel olmayan, ikili cinsiyet rejiminin dışında cinsiyet kimliğine sahip her birey için ataerkil aile kendini gerçekleştirebilmek için kaçılması, duvarlarının yıkılması, aşılması gereken bir yerdir. Murathan Mungan “kimlik hapishanesi” der aileye, ben de katılıyorum ve ekliyorum bundan başka türlü aileler mümkün. Aile, ataerkinin dayattığı modelde olmak zorunda değil. Tahakkümsüz, eşit ilişkiler kurabileceğimize, bu ilişkilerin yarattığı güven ortamında zayıflara kol kanat gerebileceğimize, uçmak isteyenin kanatlarını kırmadan sevgi ve şefkat verebileceğimize, yol arkadaşlığı dayanışmasını incinmeden ve incitmeden sürdürebileceğimize inanıyorum. İnsan tinselliği bir imkândır. İnsanın kendini gerçekleştirebileceği imkânlar elinden alınmamalıdır. Ya bireysellik, ya tahakküm diye iki seçeneğe indirgenmeyecek kadar zengindir insan deneyimleri. İçine doğduğumuz aileyi de dönüştürmek, onarmak bir imkândır, kendi kurduğumuz aileleri de eşit, adil dayanışma ve sevgi bağlarıyla güçlendirmek her zaman imkândır. Adına geleneksel aile, ataerkil aile ya da “aile” demesek de başka hayat ortaklıkları, yoldaşlıklar beşerî yetilerimiz dahilindedir. İnsan eğer şanslıysa hayat yolculuğu boyunca kendine seçtiği anneler, babalar, kardeşler ve evlatlar eşlik eder. Doğurmadan annelik yapan çok insan vardır, bakın çevrenize görürsünüz. Sevilmeye izin vermek ve sevmek insanda var olan hasletlerdir. Bunları yok edemezsiniz. Mesele eşit, tahakkümsüz ve adil ilişkiler kurabilme becerilerinin geliştirilmesinde. Eşitlik bilincinin yerleşmesi için feminist tedrisat çok erken yaşlarda başlamalı ki o “aile” mümkün olabilsin.

eylem ümit atılgan feminizm

HÖ: Kadın hareketi sınıflar üstü bir hareket mi? Dünyanın en yoksul bölgesinin en yoksul evindeki bir kadınla, dünyanın en zengin bölgesinin en zengin evindeki bir kadını aynı paydada ve safta buluşturan nedir?

EÜA:  Sınıfları kesen bir hareket olduğunu düşünüyorum. Her sınıftan, yaştan, ırktan, engelli, engelsiz kadının maruz kaldığı eril tahakküm pratikleri farklılaşsa da eşitlikten mahrum ve kuşatılmış olmamız ortak. Kesişimler ataerkinin yaralarını daha derin, daha görünür kılabiliyor. Kadın düşmanlığından hepimiz nasipleniyoruz mesela. Kendi kendimizi sevmemiz, kendimize sahip çıkmamız bencillik, şirretlik olarak adlandırılıyor hangi sınıftan olursak olalım. Erkeğe itaat etmemiz, erkeğin öfkesi karşısında alttan alıp idare eden olmamız beklentisi farklı sınıflardaki tüm kadınların kadın olmaları nedeniyle görevleri. Gönüllü kulluğun zincirlerini sınıfsal farklar sadece gizlemeye yarıyor. Ataerkil pazarlık birçoğumuzu hayatta tutan şey aslında. Pazarlık gücünü diğer yapısal farklılıklar belirlese de o pazarlık masasından kalktığımızda sınıfımıza, ırkımıza, yaşımıza bakmadan hepimiz aynı hızla makbul kadın olmaktan maktul kadın olmaya doğru geçiş yapıyoruz. Bütün kadınlar özgür olana kadar sarayda yaşayan kadın da özgür olamaz.

HÖ: Feminizm de başka hareketler gibi bir bütün değil elbette. Birbirleriyle uyuşmaz görünen, tartışmalar içinde olan, birbirlerini dışlayan feminizmler mevcut. Ortak bir paydada buluşmak neden önemli? Bütün feminizmleri kapsayan bir feminizm mümkün mü veya olmalı mı?

EÜA:  Feminizm homojen olmak zorunda değil. Hatta tam tersine diyalog halindeki feminizmler olması doğası gereği. Tartışmalar da diyebilirsiniz bunun adına, diyalog da. Kişisel olan politiktir diyen bir hareketin deneyimlerin çok sesliliğine kulağını tıkaması mümkün değil. Bütün feminizmler deyince siz, benim aklıma henüz sesini duymadığım kadınlar, doğmamış kız çocukları ve anlatılmamış hayatlar geliyor. Feminizm kendi içinde bölünmüyor, büyüyor. Feminist yöntem bu diyalogun ilkelerini her zaman öyle görünmese de aslında sık sık hatırlatıyor. Er geç feminist yöntemle yürütülen diyalog kendi dilini kurar ve diyalog, feminizmin büyümesine yol verir. Hep öyle oldu. Biz birbirimizin saçlarını örüyoruz. Eril şiddetin, eril dilin dışlandığı her diyalogla feministler birbirlerinin saçlarını örer. Hiçbirimiz ataerkiden azade değiliz. Onunla mücadele ederken bile. Feminizm bir oluştan çok bir eyleyiştir. Kapsama-dışlama logosantrik ve statik kurgular için geçerlidir. Eylemsellik, feminizmin asıl düzlemidir.

HÖ: Başka bir dünyayı mümkün kılmak için mücadele eden sosyalist, komünist, anarşist hareketlerle feminizmin ilişkisi nedir veya nasıl olmalıdır? Ortak bir mücadele zemini mümkün mü?

EÜA:  Devrim tek değil ama feminist devrim sadece kadınlar için istediği eşitliği ve adil bir dünya özleminden beslenmiyor, sömürüsüz bir düzeni hedefleyen her ideoloji gibi bir yönteme sahip. Toplumsal hareketlerle yolda karşılaşabilir, kol kola ilerleyebilir, ittifaklar kurabilir. Diğer tahakküm biçimleri biz feministler için de acil ve hayati. Ortak mücadele zemininde ben sosyalist feminist olarak mücadele ederim. Yani sosyalist hareketin içinde feminist özne olarak hareketin ataerkil yapısını değiştiririm, yol yordamı dönüştürürüm. Bu öznelik liberal feministin ya da müslüman feministin kendi mahallesinde yaptığından çok farklı gelmiyor bana. Radikal feministin ajandası da ataerkiyle mücadele ve kadınların sömürüsüne dur demek. Ekofeminist büyük harflerle “sömürüyü” yazarken radikal feministle tarihin aynı sayfasına not düşebilir. Yani radikal ekofeministseniz mücadele alanınızı orası ya da burası seçebilirsiniz. Feministliğinize, sosyalistliğinize, çevreciliğinize ya da anarşistliğinize halel gelmez bu biraradalıklardan.

HÖ: Dünyanın birçok yerinde kadınlar, hem kendi hakları için hem başka toplumsal sorunlar için bütün engellemelere rağmen sokakları bir mücadele alanına dönüştürüyorlar. Pandemide dahi bu böyleydi. Özellikle son yıllarda neredeyse hiçbir hareket kadınların cesaretinin, kararlılığının, mücadelesinin kıyısından dahi geçemiyor. Bunu en güzel, bir 8 Mart eyleminde açılan "Umutsuzluğa kapılırsan bu kalabalığı hatırla!" pankartı ifade ediyor sanırım. Bu cesaret, bu kalabalık ve bu mücadele sizce meyvelerini veriyor mu?

EÜA:  Ben her eğitim öğretim yılında yeni gelen öğrencileriyle gençleşen bir feminist akademisyenim. Onların öfkesi ve örgütlülüğü beni diri tutuyor. Feminizm hem büyüyor, güçleniyor hem de yayılıyor. Her geçen gün daha fazla sayıda cesur, akıllı, gözü pek, umutlu genç kadın feminist mücadeleyi omuzluyor. Kadınlar yaşamak istiyor. Annelerinin kaderini yaşamak istemiyorlar. Annelerinin kaderini değiştirmek istiyorlar. Bu önlenemez bir hayatta kalma dürtüsü. Kadınların evlerden çıkmasıyla bir daha geri dönülmemek üzere sokaktayız. İletişimin sosyal medya, teknoloji gibi araçlar aracılığıyla artmasıyla da daha çok kadın geceleri de sokakları da istemek için 8 Mart’ta Taksim’e akın edecek.

HÖ: Özellikle "Me too" hareketiyle birçok alanda kadınlar maruz kaldıkları cinsel, duygusal, psikolojik ve ekonomik şiddeti ifşa ettiler. Bu hareketlerin kadın mücadelesindeki yeri nedir? İfşa öncesi ve sonrası durumları değerlendirdiğinizde kadınlar açısından artıları ve eksileri nelerdir?

EÜA:  Cinsel şiddet üzerine en zor konuşulan ve en çok cezasız kalan şiddet türüdür. Daha çok konuşmamız, halının altına süpürülenleri ortaya dökmemiz lazım. Bu daha başlangıç. Cinsel şiddet üzerine yeni düşünmeye, konuşmaya başladık. Nasıl konuşacağımızı, ne yapacağımızı, nasıl bir yol izleyeceğimizi de deneyerek öğreniyoruz. Susmayarak ilk adım atıldı. Korku eşiği aşıldı. Bu örnek orada hep yol gösterici olacak, ta ki bir sonraki toplumsal patlamaya kadar. Neyin cinsel şiddet olduğunu, neyin sınır ihlali olduğunu konuşmamızda “me too”nun çok faydası olduğunu düşünüyorum. Ataerki hemen gardını alarak iftira, itibar zedeleme, hakaret davalarıyla karşı cepheyi kurdu. Bir sonraki karşılaşmaya kadar kadınlar olarak sadece rızayı değil, kadın hazzını da, ifşa araç ve yöntemlerini de daha çok konuşmalıyız kanaatindeyim.

HÖ: Erkeklerin feminist mücadeledeki yeri nedir? Feminist erkekler mi, pro-feminist erkekler mi, yoksa erkekler işine mi baksın?

EÜA:  rkekler kendi mücadele alanını ve yöntemini yaratmalı. Erkeklerin mücadelesi erkeklikle çünkü. Kendi özgürlükleri için erkekliğin onlara yüklediği bu ağır yükten kurtulmaya çalışmak onların da eylemsel mücadele örgütleyeceği bir alana evrilmeli. Feminizmin eylemsel alanının öznesi olarak ben, erkekliğiyle bahşedemeyen bir erkek için hayatını kolaylaştıracak bir şey yapamam. Kendi erkekliğini inceltmek ödeviyle kendi bireysel dünyalarında uğraşan erkekler erkekliğinin, öldüren olmadan önce öldürülmesi gereken bir bela olduğu bilincine ulaşan diğer erkeklerle dayanışma ağlarını kurmalı ve kendi yöntemlerini bulmalılar. Ben bir feminist olarak pro-feminist erkeklerle yan yana gelirim ama benim özgürleşme mücadelemi destekleyen bir erkek erkekliğiyle uğraşmıyorsa bu yoldaşlık politik yol yürümeye yetmez.

HÖ: 21. yüzyıl patriyarkanın artık sadece tarih kitaplarında yer aldığı bir yüzyıl olabilir mi? Bir öngörünüz veya umudunuz var mı?

EÜA:  Patriyarkanın kan kaybetmeye devam ettiği bir yüzyıl olur kanımca. Patriyarka dünyanın her yerinde aynı güçte ve derinlikte değil. Patriyarkal bağlarda çözülmeleri, krizleri daha yoğun gözlediğimiz birçok toplum var. Bu gidişatın da bir sonu var. Hiçbir ezme-ezilme ilişkisi sonsuza dek sürmez. Olması gereken düşüncesi insanda var olmaya devam ettiği sürece insanlık ideallerin ışığında yürüyecek. Eşitlik ideali de öyledir. Her geçen gün daha eşit olacağız. Çünkü şeylerin doğası insanda böyledir. Takvimi günü saati olmaz ama aynı zamanda da kaçınılmaz.

HÖ: Son olarak okurlarımıza feminizm yolculuğunuzda size eşlik eden, başucu kitaplarım diyebileceğiniz, birkaç kitap (bütün türlerde olabilir)  önerir misiniz?

EÜA:  O kadar çok ki hangisini sayayım: MacKinnon, Dworkin, Kristeva, Fraiser, Hooks, Bora, Kandiyoti, Berktay, Braidotti, Mernissi, Woolf, Le Guin, Atwood, Ferrante, Lorde, … Bir de ben akademik alanım gereği feminist antropologları döner döner okurum.

***

Eylem Ümit Atılgan Gaziantep doğumlu yazar, 1997 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde lisans eğitimini tamamladı. 2000-2017 yılları arasında Ankara Üniversitesi Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Anabilim Dalı’nda görev yapan Atılgan, “Aristoteles’in Devlet Kuramı ve Modern Kuramlara Katkısı” başlıklı teziyle yüksek lisansı, “Kentte Suça Karışmış Çocuklarda Toplumsal Ortam ve Ceza Ehliyeti Araştırmaları” başlıklı teziyle doktorayı tamamladı. “Türkiye’deki İç Hukuk Kültürü Üzerine Sosyo-Hukuki Bir Araştırma, Haksız Tahrik Kararlarında Eril Tahakküm Kodları” başlıklı doçentlik teziyle 2015 yılında doçentlik unvanını aldı. Mekândan İmkâna Çocuk Suçluluğunun Habitusu Ceza Ehliyeti İlişkisi, Mithat Sancar ile birlikte kaleme aldığı Adalet Biraz Es Geçiliyor, Yargıda Algı ve Zihniyet Kalıpları; Türkiye’deki İç Hukuk Kültürü Üzerine Sosyo-Hukuki Bir Araştırma, Haksız Tahrik Kararlarında Eril Tahakküm Kodları başlıklı kitapları mevcut. Yakın Doğu ve Girne üniversitelerinde öğretim üyesi olan Atılgan, Hukuk Sosyolojisi, Hukuk Felsefesi, Yargı Sosyolojisi, Hukukta Ampirik Çalışmalar, Hukuk ve Toplum, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Hukuk gibi dersleri ve hukuk kliniklerini yürütmekte. Kıbrıs’taki gece kulüplerinde konsomatris olarak çalışan kadınlarla, İtalya’daki feminist hak savunucularıyla, Türkiye’deki feminist avukatlarla yapılmış saha araştırmaları bulunan Atılgan evli ve Maya’nın annesi.

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yeni Anlatılar: Diji-modern Metinler,..D. G. İbrişim
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

D.J. Taylor

20 Kasım 2025

İngiliz Edebiyatının Yükselişi ve Düşüşü

Oxford kendi ulusal diline ve o dilde ortaya konan edebiyata çok az ilgi gösterdi.İngiliz Dili ve Edebiyatı öylesine geniş fırça darbeleriyle ve öylesine parlak renkli bir tuval üstünde çalışılır ki, kişilikler müfredatı gölgede bırakır. Bu yüzden edebiyat ele..

Devamı..

Kimsenin İnanmadığı Bir Demokrasi

Bamo Nouri

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024