Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

30 Mayıs 2021

Öykü

Viyana Günlükleri

Gülhan Davarcı

Paylaş

1

0


Arayış 

5 Ağustos Cuma

Çocukken, uykuya dalmadan önce, yaşadığım apartmanın damına çıkar, oradan yan apartmanın çatısına, oradan bir diğerine atlayarak şehri gezerdim. O gezinti sırasında çoktan uykuya dalmış olurdum. Son bir ayda üçüncü kez aynı rüyayı gördüm. Rüyamda bu sefer Viyana’da yaşadığım apartmanın çatısına çıkıyorum ufak bir gezinti için. Çatıdayken, apartman bacasının tıkanmış olduğunu görüyorum. Evi duman basacak korkusuyla bacayı açmaya çalışıyorum. Ben ne zaman baca temizliğine başlasam, bir kadın yanımda bitiyor ve, “Bir bacayı temizlesek, diğeri tıkanır; çabalamak anlamsız” diyor. Yine de yardım ediyor bana, “Şanslısın,” diyor, “senin bacada çocuk iskeletleri yok!”

Korkuyla uyanıyorum. Ensemdeki saçlar sırılsıklam, sırtım sırılsıklam.

7 Ağustos Pazar 

Dün geceki uykusuzluktan sonra bu gece güzel bir uyku çektim; sabah da iyi uyandım ama dışarısı beni iyi karşılamadı. Ağustos ayında hava bu kadar soğuk olmamalı. Battaniyenin altında uzandım saatlerce. Ne okuyabildim ne de yazabildim. Dışarının kasveti, içimdeki kasveti çoğaltmaktan başka işe yaramadı.

Evi toparladım biraz. Eşyaları kaldırıp tekrar yerine koydum, kendileriyle ilgilenmediğimi düşünmesinler istedim. Güya Viyana’da yaşıyorum, İstanbul’daki evimin eşyaları ile neredeyse aynı evdeki her şey. Bir mağaza dünyayı ele geçirmeye planlıyor kesin; mobilyalar aracılığıyla yapacak bunu. Naschmarkt’tan aldığım ıvır zıvırla eve biraz Avusturya ruhu katmaya çalıştım; minik çiçekli fincanlar, hepsi birbirinden bağımsız Bavyera porselenleri, çay altlığı olarak kullandığım ülkenin farklı vilayetlerini temsilen çizimlerin yer aldığı minik, kare, seramik parçalar… Eşyalar konuşur, çok şey anlatır. Evde durdukları yerle, tarzlarıyla, tozlu olup olmadıkları ile bir seçimi işaret ederler. O seçimler, kişiye dair bir şeyleri yakalamakta iyi bir araçtır.

8 Ağustos Pazartesi

Bugün hava biraz daha iyiydi. Tuna nehri kenarında uzun bir yürüyüşe çıktım. Eve dönerken markete uğrayıp fırından yeni çıkmış cevizli ekmek aldım. Sokakta ağır ağır yürürken ekmeğin kokusu, bir an mutlu bir insanmışım gibi hissetmeme sebep oldu. Eve girince pesto soslu peynir sürüp büyük bir dilim ekmeği iştahla yedim. Taze bir çayın yardımıyla inancım pekişti mutlu olduğum konusunda. Bu ülkede yaşamaya başladığımdan beri çay içmeyi daha çok seviyorum. Viyana’nın suyu ile yapılan çay daha güzel oluyor. Doğruluğundan emin olmadığım bir bilgiye göre;  çok sevdiği karısı Elizabeth için, namı değer Sisi, imparator Joseph ülkenin en kaliteli suyunu kilometrelerce uzaktan başkente getirtmiş. Bilgi doğru olmasa da Joseph’in karısına düşkünlüğünü göstermesi açısından etkileyici bir hikâye. Bu şehirde daha küçük iddiası olan bir Joseph’im olsun ister miydim?

Çay yalnızken de keyifle içilen bir içecek neyse ki.

9 Ağustos Salı

Hava hâlâ tam olarak ısınmadı. Gün boyunca tıkanmış hissettim, yazamıyorum. Elim kitaplara da gitmiyor, okuyamıyorum.

Bugün vakit geçirmek için Tuna kenarından şehir merkezine yürüdüm; sonra kendimi Sisi Müzesi’nde buldum. Onun gibi kırlarda koşmak, at sırtında uzun mesafeler kat etmek özlemi var hep içimde. Dizginlenemez ruhumuzu hapsetti kasvetli bu şehir, dar odalara mahkûm etti bizi! Her seferinde ilgimi en çok aynası ve tarağı çekiyor. Saatlerce saçını taradığı söyleniyor. Nasıl da mutsuzmuş!

Bir dilim Sachertorte ve bir fincan melange kahvenin yanında, Avusturya turistlere bol bol Sisi satıyor. Varlığıyla boğduğu kadını pazar malzemesi yapmış olan herhangi bir Batı ülkesi burası. Ah unutmadan, bir de Yahudi soykırımı var; pazar değeri yüksek! Denklem basit: Sana yöneltilen bütün suçlamaları kabul et ve sonra onu imaj olarak tekrar dünyaya sun, daha havalı olursun. Kaçmak çözüm değil!

Avrupa: Kötülük Patent Enstitüsü.

Adorno haklı: Şahane mazlumların yüceltilmesi, sonuçta, onları mazlumlaştıran şahane sistemin yüceltilmesinden başka bir şey değildir. Adorno’dan sonra Benjamin fısıldar kulağıma: “Bu kültürel zenginlikler, hiç istisnasız, dehşet duygusuna kapılmadan düşünülemeyecek bir kökene sahiptir.”

Avrupa, kötülükte de yüce olduğunu ısrarla gözümüze sokuyor. 

13 Ağustos Pazar

Migren atağı geldi. Günlerdir gitmiyor. Başımı duvarlara vurma isteği. Uykusuzluk. İştahsızlık. Ağrı kesicilere rağmen dinmeyen bir baş ağrısı. Nietzsche gibi ölmekten korktuğum ilk gençlik yıllarım aklımda.

16 Ağustos Çarşamba

Günler sonra geçti ağrı birdenbire. Yazamama halim devam ediyor. Yeni bir kitaba başlamaya enerjim yoktu; Dünün Dünyası’nı tekrar okumaya başladım. Viyana’yı Zweig aracılığıyla düşlemek muazzam bir deneyim ama benim yaşadığım şehir değil anlattığı. Sadece Viyana değil; Paris, Berlin, İstanbul, Anadolu’da herhangi bir kasaba, hiçbiri büyük savaştan önceki dünyayla aynı değil. Tersini düşünmek büyük bir yanılgı, milli bir kurgu.

17 Ağustos Perşembe

Bugün hava tekrar Ağustos sıcağına büründü. Schönbrunn Sarayı’nın devasa bahçesinde gezintiye çıktım,  çayırlara uzanıp gökyüzünü seyrettim. Marie Antoinette’i düşündüm: Fransa kraliçesi, Avusturya prensesi, Fransız Devrimi anlatılarının Havvası. Tarihin akılla okunamadığı yerlerde hesabın hep kadınlara kesilmesi ne acı! Marie’yi düşündüm uzun uzun ağaçların arasında, Sisi’yi, Diana’yı, Bizans prensesi Maria’yı. Mutsuz kadınlar hanedanı! Sarayların bahçeleri ne güzeldi!

“Bahçelerinizden geçtim, ne çok zehirli otlarınız vardı.”

İlk cümle olmaya uygun değil.

18 Ağustos Cuma

Bir derviş deyişine bel bağladım bugünlerde: “Ayak yürür akıl düşünür.” Şehirde bana ilham olacağını düşündüğüm her yere girip çıkıyorum; görkemli Ortaçağ kiliselerine, saraylara, kalabalık kafelere, yüksek sesli müziğiyle beynimi patlatan barlara, müzelere, çok sevdiğim şehir mezarlığına…

İlk cümle: Mücevher dolu mahzenin anahtarı.  Cennetin kapısını aralayan büyülü söz. Neredesin?

20 Ağustos Pazar

Mauthausen Soykırım Kampı’na gittim; Linz’e, Hitler’in doğduğu yere. Araba ile uzun mesafe yol gitmek iyi geldi. Solumda yemyeşil ormanlarla kaplı tepelerin olduğu, Tuna’ya sıfır bir yolda ilerlerken bir kartpostalın içinde hareket ediyor gibiydim. O an dünyanın güzel bir yer olduğuna inanabilirdim, eğer varacağım yeri hafızamdan silebilseydim!

İnsanların yakıldığı yerlerde, yemyeşil otlar, çiçekler... Yeryüzü ne garip! Bir toprak bilir mi kim eceli ile ölmüş, kim öldürülmüş? Bilseydi eğer, bitkiler çiçek açar mıydı yine de öldürülenlerin üzerinde? Belki de doğa her seferinde bize bir şans daha veriyordur: “Affedildiniz! Tekrar başlayın iyi şeyler yapmaya.”

Kamp bir kasabaya bakan tepeye kurulmuş. Yahudiler buradayken, aşağıda hayat bütün olağan akışında devam ediyormuş. Müze mağazasından aldığım kitapta, kasabanın Yahudi olmayan halkının fotoğrafları var; neşeli bakışları ve gülümsemeleri dikkatimi çekiyor. “Kötülüğün Sıradanlığı” diye tanımlamıştı Hannah Arendt bu insanların dünyasını! 

Altı yıl önce, Beyoğlu’nda, Fransız Konsolosluğu’nun bahçesinde Marc Nichanian ile kahve içiyoruz. Üzerine kafa yorduğum tez çalışmasından bahsediyorum ona. Heyecandan nasıl konuştuğumu bilmiyorum. Olgun tavrıyla, sakin duruşuyla beni dinliyor; sorular soruyor. Bense çok şaşkınım. Üniversitede yaptığı konuşmanın beni çok etkilediğine dair elektronik posta atmıştım kendisine birkaç gün önce. “O salonda beni tek sen anladın” diye cevap yazdı bana. “Bir kahve içelim.” Hayat ne tuhaf tesadüflerle dolu! Aile köklerimizin aynı şehirde buluştuğunu keşfetmemiz, günün sürprizi olmuştu ikimize de. Bunu bir işaret olarak düşünüp büyük kalpli filozofa sevgim iyice artmıştı. “Sen yaz, ben sana fahri danışmanlık yaparım” diye söz verdi sohbetin sonunda. Ayrılırken kollarını kocaman açışı, içten sarılışı ne iyi gelmişti ruhuma!

Nichanian, Troya’nın yok edilişinin öyküsünü yalnızca Yunanlılar bize anlatabilirdi diye yazar çünkü İlyada yazıldığında Troyalılar artık yaşamıyordur. Sonuçta ben, Troyalı değil, Yunandım. Ve bir Yunan ile Troyalı o gün konsolosluğun bahçesinde birbirine kalpten sarıldı; toprak bitkilere çiçek açtırdı ve yeniden başlamalarını istedi.

Yapamadım! Bir Yunanlı olarak Troyalıları yazamadım. Bu acı, hayat boyu benimle yaşayacak. Geri kalan bütün uğraşlar, yaralı o kalp için bir teselliden ibaret.

23 Ağustos Çarşamba

Bugün yine kayıp cümlemi ararken şehrin sokaklarında, Freud’un evine yakın bir noktada olduğumu fark ettim. Ana caddeden evinin olduğu sokağa sapıp apartmanın önüne gelince durdum. Neden ve nasıl buraya geldiğimi bilmiyordum. Diğer ben biliyordur kesin, bilinçli ben bilmiyor.

Dairesinde dolaştım; fotoğraflara baktım uzun uzun, mektupları, notları okudum. Pencereden sokağa göz attım, bir zamanlar onun da aynısını yaptığından emin olarak. Terapi seansları için kullandığı oda, en etkileyici olanıydı: Kitapları, objeleri, masası… Gözlerimi kapatıp hastalarının uzandığı divanda hayal ettim kendimi. Freud yanıma oturmuş beni dinliyordu. Uyku ile uyanıklık arasındaydım, yirmi yıl öncesine gittim. Bir fotoğraf karesi çıktı karşıma ve bir ses, “Teyzoş, hadi baca temizliği yapalım!” dedi.

Gözlerimi açtım; Freud yoktu, teyzem yoktu ama hatırladım Freud okuduğum o günleri. Anna O.’nun hikâyesini, iç boşaltmanın baca temizliği olarak isimlendirilmesini ve benim bu kavramla çok eğleniyor olmamı hatırladım! Hızla çıktım müzeden, tramvayla eve döndüm, mektupları çıkardım. Teyzemden gelenleri tek tek dikkatlice okudum ve birinde yer alan o cümle her şeyi aydınlattı: “Ben de seninle yaptığımız baca temizliklerini çok özlüyorum.”

Anna O: Kimliğindeki ismi Bertha Pappenheim, Freud şifreleme yapmış kayda geçerken. Viyanalı ünlü Yahudi feminist, psikanalize baca temizliği kavramını sokan kadın; kendisi histeriden muzdaripmiş. Babası öldükten sonra her yerde ölü kafalar gördüğünü söylüyor ve kendisinden iki tane olduğunu iddia ediyor.

Hasta diye üzüldünüz mü Bertha’ya? Eğer siz görmüyorsanız ölüleri, hasta olan sizsiniz. Ve hâlâ tek parça kalmışsanız bu toplumda, gerçekten tedavi edilemez bir hastalığa sahipsiniz.

Rüyamdaki kadının Bertha Pappenheim olduğundan eminim.

Viyana Günlükleri /2: Baca Temizliği

“Beni kimse unutmasın. Unutulmak istemiyorum!”

“Neden bağırıyorsun Bertha? Unutmadım işte. Sakin ol.”

“Her yerde ölü kafalar görüyorum uzun zamandır.”

“Merak etme, doğru yerdesin. Bu kitap da ölülerle dolu.”

“Ne işim var senin kafanda?”

“Geceleri bana baca temizliğinde yardım ettiğin için sana bu şekilde teşekkür ediyorum. Hoşuna gitmediyse trash’e!”

“Unutulmak istemiyorum!”

“Doğru yerdesin.”

“Ben artık baca temizliğine çıkmıyorum. ”

“Ama bana geliyorsun?”

“Emin misin?”

 “Rüyalarımda evimi is basmasın diye tıkanmış bacayı açmaya çalışıyorum. Ben ne zaman baca temizliğine başlasam, sen, Bertha Pappenheim, yanımda bitiyorsun.”

“Bir bacayı temizlesek, diğeri tıkanır.”

 “Rüyamda da aynı şeyi söylüyorsun. ‘Bu bacayı temizlesek, diğeri tıkanıyor, çabalamak anlamsız.’ Aynen bu cümleyi kuruyorsun!”

“İkiye böldüm kendimi. Tekken hep tıkanıyordum. Şimdi bir Bertha tıkanınca diğeri açılıyor.” 

“Benden iki çıkmaz, bir bile çıkmıyor esasında. Zorluyor bu tıkanıklık.  Rüyalar…”

“Freud’a göre…”

“Kes Bertha! Derin psikolojik çözümlemelere gerek yok. Ev, baca, is, tıkanıklık, açma/açılma isteği, Bertha. Bu şehirdeki isli yalnızlığımın ve okumalarımın bir sonucu. Bilinç dışı denemeyecek kadar bilincimde hepsi. Kassandra soyundan da gelmiyor ruhum; gayet düz, dümdüz bir rüya. Ben de zaten akılla açıklanmayan şeylere inanmam. Moderniteye gönülden bağlıyım.”

“Tıkanmak…”

“…”

“Yazamıyorsun!”

“Evet…”

“Bu kentin zihninde çağrıştırdığı şey nedir?

“İs ve yalnızlık ya da isli bir yalnızlık.”

“İsli şehrin… Nasıl tamamlarsın bu cümleyi?”

“kraliçesi.”

“Kim?”

 “Sisi.”

“İsli Sisi.”

 “Ucuz kelime oyunları.”

 “Sisi. Elizabeth.”

 “Bavyera prensesi.”

 “Ta kendisi. Avusturya Kraliçesi.”

“Dünyalar güzeli Sisi.”

“Sanki bir su perisi.”

 “Bacayı temizledim. Yaz!”

“Teşekkürler Bertha Pappenheim.”

Viyana’nın kendini boğduğunu hisseden Elizabeth, namı değer Sisi, Macaristan’a kaçmayı…

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Cemil Kavukçu: “Öyküleri uzaklarda ara..Faruk Duman
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Serhat Uyumaz

7 Mayıs 2025

Bu Kez Uzakta Değil

“Alo. Abi yeni uyandım. Gece ben mi seni aradım, sen mi aradın?”“Serhat dostum, ben aradım. Evde misin?”“Evet. Her zaman olduğu gibi.”“Sizin oralardayım müsaitsen çay içelim.”“Olur. Abi bana yirmi dakika ver.”“Tamam dostum.”Ağır nemli havada duş almak size artı bir şey katmaz. Kar..

Devamı..

Bir Karşı-Örgütlenme Biçimi Olarak 1 M..

Josef Kılçıksız

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024