"Bugünün iyileri her zaman yarının dâhileridir."
1) Metinleri ve yazarları Kutsamak Tehlikeli mi?
İnsanlar eski olana saygı duymaya eğilimlidir. Bu eğilim de insanın eski olanı kutsamasını kolaylaştırır. Mesela sıradan okur yazarlara, hatta bu alanda kalburüstü olarak görebileceğimiz çoğu bireye, Shakespeare ve Dante; Flaubert, Stendhal ve Turgenyev gibi 19. yüzyıl yazarlarından daha kutsal gelir. Oysa bu kutsallık Shakespeare ve Dante’nin 19. yüzyıldakilerden daha güçlü yazılar yazmış olmasından değil eskiyen şeye karşı geliştirilen bakış açısından kaynaklanır. Aynı şekilde günümüzde kalem oynatan Nobelli pek çok yazar da Tolstoy’un karşısında hemen küçümsenir. Oysa, tarihin bize gösterdiği bir gerçek var: Bugünün iyileri her zaman yarının dâhileridir.
Eski değerleri kutsama, onları aşılmaz görme eğilimi aslında gözüktüğü kadar masum bir düşünce değildir. Çünkü birey, kutsadığı eskiyi içinde bulunduğu çağda temel ilke olarak yapılandırır. Mesela Aristo’nun düşüncelerini, Aristo’dan sonraki onca gelişmeyi dikkate almadan tabulaştırabilir. Aristo elbette ki insanlık tarihinin en büyük beyinlerinden biridir ama bu durum Aristo’dan sonra ortaya konan binlerce yıllık birikimin önüne geçemez. Aristo bir deha da olsa, MÖ 322’de öldüğünü unutmamak lazım. Aristo, evrenin bir başlama zamanı olamayacağına inanıyordu. Ona, evrenin bir başlama zamanının olmasından daha büyüleyici gelen şey evrenin sonsuzluktan gelip sonsuzluğa gitme düşüncesiydi. Oysa durumun hiç de böyle olmadığını bugün biliyoruz.
Haliyle edebiyatta da durum farklı değil. Homeros, Shakespeare, Dante, Coleridge, Tolstoy veya Balzac birer dâhi olsalar da günümüzde yapılan edebiyat -elbette en iyisi- bütün bu dâhilerin deneyimlerini de içerir. Tıpkı Aristo’nun veya A. Einstein’ın söylediklerinin üzerine koymak gibi. İnorganik yaşamın başlatılmasının tartışıldığı, kurtçukların yaşamının dört kat arttırılabildiği, fare sırtlarında kocaman kulaklar oluşturulabildiği çağımızda Einstein bile bir parça ilkel kalmak durumundadır. Isaac Newton veya Tesla günümüz fizik laboratuvarlarını gözlese, Hippokrates bugünkü hastaneleri ziyaret etse, Fatih bir kayığa bindirilip İstanbul Boğazı’nda dolaştırılsa ne hissederlerdi acaba?
2) Hayatın ve Kurgunun Merkezi Nereye Gidiyor?
Avcı - toplayıcılar büyük ihtimal animistti. İnsanı diğer canlıların karşısında konumlandırma Tarım Devrimi ile ve Tarım Devrimi'nin ortaya koyduğu dinlerle başladı ve son üç asrın en baskın düşünce anlayışı olan Hümanizm'le devam ediyor. Oysa insanı diğer canlılardan özel kılan hiçbir bilimsel veri yok elimizde. İnsanı diğer bütün canlılardan daha özel bir yere koyma ve hayata onun merkezinden bakma düşüncesi bilimsel değil kültürel ve tarihseldir. Mesela avcı - toplayıcı bir bireye, şu kaplan nedir diye sorsaydınız, büyük ihtimal, "O da bizim gibi bu ormanda yaşıyor," derdi.
'İnsanın, hayata kendi merkezinden bakma düşüncesi' aslında, binlerce yıl sürecek bir problemin ve bilimsel oyalanmanın başlangıcı oldu. İnsanın hayata kendi merkezinden bakması, kendini yaratının ve düşüncenin merkezine yerleştirmek anlamı taşıdı. Tıpkı kutsal metinlerde olduğu gibi sanatta da -ve her şeyde- homo sapiens'in mutlak gücünü kutsadı.
Günümüzde yukarıdaki bahsini ettiğim anlayış halen devam etse de, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde, evrimsel biyologların ve başka çeşitli bilim insanlarının genel görüşü bu yanlışı düzeltmek yönündedir.
Gerek 19. yüzyılda gerek daha eski metinlerde, gerekse günümüzde anlatının merkezinde olan baskın şey karakterdir. Özellikle 19. yüzyılı vurguladım çünkü 19. yüzyıl, karakteri merkezleştirmede en güçlü zaman dilimini ifade eder. Gücünü de belli ki Hümanistik fırtınadan alır. Merkezdeki şeyin karakter olma durumunun 20. yüzyılının başlarından beri yavaş yavaş kırıldığını söyleyebiliriz. Günümüze geldikçe merkezden giderek uzaklaşan bir çizgi izler karakter. Mesela, eserlerini 1980’lerin girişinde vermeye başlayan Orhan Pamuk, anlatının merkezinde olan şeyin karakter olduğuna inanmak istemez. Hümanizm’le koşut gelişen bu gücün bilim sayesinde –ya da daha saygılı davranıp nedeniyle diyelim- gelecek yüzyılda tamamen ortadan kalkacağını düşünüyorum. Karakter merkezli devasa Tolstoy romanları, onlara bir huşu duygusu eşliğinde saygı duysak da çoktan teknik açıdan takip edilirlik değerlerini kaybetti. Peki roman sanatının merkezi tam olarak nereye evrilecek? Bu, düşüncenin ve sanatçıların göstereceği değişimin vereceği bir karar. Yazının pragmatik bir fayda düşüncesiyle ve ihtiyaçtan icat edildiği dönemde, değil devasa Tolstoy romanlarını, kurgusal bir tek sayfayı bile -yazılı halde- hayal edemezdik.
3) Gelecek Yüzyıllarda Kurgunun Konusu Ne Olacak?
Gelecekte edebiyatın konusunun ne olacağı düşüncesi edebiyat dünyasının kafasını sürekli karıştıran bir mevzudur. Bir taraftan kafaları bu soru karıştırıp dururken bir taraftan da “Yahu her şey anlatıldı, ben şimdi ne anlatacağım,” diye sorar kendine yazarlar. Oysa bu, çok sakat bir düşüncedir. Bu düşünce ancak durağan bir yaşam için söz konusu olabilir. Oysa evren ve onunla birlikte dünya ve hayat 13.8 milyar yıldır hareket ve değişim içindedir. Böyle bir düşünceyi ancak fizik kurallarının alt üst olduğu bir durumda söyleyebiliriz ki öyle bir durumda da söyleme kudretimiz ortadan kalkmış olacaktır. Hareket demek, bilimin temel prensibi gereği değişim demektir. Değişen hayat da yeni konu.
Anlatma gereğinin hiçbir zaman ortadan kalkamayacağını düşünsem de yeni evren algısı anlatının klasik biçimi üzerinde büyük bir değişime sebebiyet verecektir. Edebiyat bugüne kadar ki gücünü, günümüzde bilimin ilkel bulduğu ve aşıldığını düşündüğü problemlerden aldı. Nedir bunlar? Açlık, kıtlık ve savaş toplumcular için, yalnızlaşma ve mutsuzluk ise bireyciler için zannederim en güçlü temalar oldu. Yalnız bugün bilim, açlık, kıtlık ve savaş problemlerinin büyük ölçüde aşıldığını, yalnızlaşma ve mutsuzluk problemlerinin de aktif çalışma alanları haline geldiğini söylüyor. Obeziteden ölenlerin açlık, kıtlık ve savaşta ölenlerin toplam sayısından fazla olduğu bir çağda bilim pek de haksız değil sanırım. Yeni çalışma alanları olan, ‘gerçek mutluluğa ulaşma’, ‘akıllı tasarımlar ve inorganik yaşamı başlatma’ projelerinde de gelecek yüzyılda büyük atılımlar gerçekleştirecekleri de güçlü bir ihtimal. Peki ne olacak? Anlatı devam etmek için gücünü neyden alacak? Kurgu merkezine neyi yerleştirecek? Açıkçası, iki üç asır sonra, J. M. Coetzee, Haruki Murakami veya Orhan Pamuk gibi günümüzün büyük yazı ustalarının merkezlerinin nereye kayacağını merak etmekteyim. Böyle bir çıkmazda, asırlar önce bir kâhine baş vurulurdu, bugün ise bir filozofu yardıma çağırabiliriz.






