“Kapıya vuruluyor duymuyor musunuz? Verin feneri verin bu saatte pek hayırlı değil,” diye söyleniyor, yastığının altındaki el fenerini almış açmaya uğraşıyor.
Bir gece yüznumaraya gitmek için dışarı çıktığında uzayan gölgelerden korkmuş, dedesinin koynuna girip nefesini dinlemişti. Uyuduğuna emin olunca feneri almıştı. Düğmesini açtığında yayılan ışığın büyüsüne kapılıp çişini unutmuş, uzayan gölgeleri keşfetmişti. Keşif sırası eve gelince yakayı ele vermişti. Korkudan altına salmış, sırtına okkalı bir şaplak yiyince yaygarayı koparmıştı. “Uşağım vurmadım dokundum,” diyen dedesine, “madem vurmadın sırtım niye ağrıyor” diye sormuştu da herkes sorusuna gülünce uzatmıştı feryadını. Dedesinin, “Uy deden kurban olsun sana. Çok mu acıdı? Ölünce mezarıma işersin,” sözleri üzerine boynuna atılmış, “Sakın ölme,” diyerek dakikalarca hakiki gözyaşlarından akıtmıştı. Dedesi bir gün telaşla her şeyi kaldırıp altına baktı, feneri bir türlü bulamadı. Bütün gözlerin kendisine döndüğünü fark edince, “Nereye koyduysan oradadır dede,” demişti Mıstık. Bu kesin ifade el fenerini dedeye zimmetlemişti artık. Dede de yastığının altına. Bir daha kimseden sorulmadı fener. Aslında hepsi bu ihtimama hak vermişti. Hacı Dayı Almanya’dan getirmişti. Benzeri yoktu koca köyde. Kasabaya inmesi gerekenler kör karanlıkta kapılarına dayanırdı. Bazen bir hasta için, bazen de cenaze. Çoğunlukla hayırlı bir iş için değil. El feneri kapıya gelenle gider, dört yeni pille dönerdi.
Bir iki göz kırptıktan sonra yandı. “Bu bok yiyenin pili gene bitiyor.”
Kemerli ocağın içindeki sobanın kapağından sızan ışık maviye çalıyor. Duvarlar is. Kesme taşlara çakılmış mıhlarda kulplu kazanlar asılı. Karşılıklı iki tahta sedirde döşekler serili. Birinde Mıstık’ın annesiyle kardeşi uyuyor. Bir döşek de iki sedirin arasında. Yerde. Kapının odaya bakan yüzüne yer yer tiftiklenmiş battaniye gerili.
İkinci adımını atarken sendeledi. Fenerin ışığı küçüldü. Tahta zeminde. Aşağıdan gelen çıngırak sesi odada yankılandı. Gübre kokusu yoğunlaştı. Ayağına basılınca, “Oy,” diyerek sıçradı nene. Onun sıçramasıyla Mıstık’ın kolu döşeğe düştü.
“Ne oldu sana, kıyameti kopardın.”
“Kıyamet kapıda kopuyor, onu duymadın da beni duydun he mi?”
“Sus bağırma! Bebe uyanacak.”
“Bismillah,” dedi diğer döşekteki kadın. Doğruldu. Sıyrılmış örtüsünü çabucak başına doladı. Beline kadar yorganının altında hâlâ. Bebeğe, “Pıııış pış,” dedi. Uykulu. Boş boş bakıyor etrafına.
Battaniyeyi kaldırıp havlunun asılı olduğu çiviye takacak oldu, caydı. Altından geçti. Odun sürgüyü duvardaki yuvasına itti. Dış kapıyı zorlanarak açtı. “Oy gözüne… Bu da şişti.” Eşiğe yığılmış kar içeriye döküldü.
Burnu mor. Kırpışan kirpikleri buz tutmuş. Beyaz şal kafasına birkaç kez sarılmış. Düğümü de karla kaplı. Islak. Omuzlarına dolaşık ipleri tutan parmakları siyah. Şişik. Dizlerine kadar uzanan hırkasının önü yanlarından daha yukarıda. Feneri bir orasına bir burasına tutuyor. “Vah vah!” Ondan uzaklaşınca kör karanlığı delip geçti ışık. “İndir yükünü kızım, indir. Yalnız mısın? Başka kimse yok mu? Emine, Ayşe uyudunuz mu ne yaptınız. La ilahe illallah. Yahu gelin buraya.” İndirmeye yeltenmedi. Omuzlarına dolaşık iplere yapışmış parmakları kendiliğinden kurtuldu. Kolları fırlatılmış gibi bacaklarına çarptı. Sırtındaki odunlar döküldü. Vücudu önce geriye devrildi sonra iki büklüm öne eğildi. “Ih!” Ellerini kasıklarına götürdü. Hemen çekti. Ayalarıyla üst baldırlarını eziyor. Gerilmiş yanakları patlayacak gibi. Çatlak. “Ih!”
“Ha kızım? Söyle.”
“Eyleme onu. Gel kızım gel. Ey gidi dondun. Sobaya odun attım. Harladım. Çıkar üstünü. Uy nenem. Oldun sucuk su. İki canlı mısın?” Başını önüne eğdi.
“La ilahe illallah. Senin ağzın ağız değil,” diyen dede karısını elinin tersiyle itti. İçeri girdi.
Adım attıkça kara lastiklerinden su çıkıyor. Olduğu gibi sobanın önüne çöktü. Alevler sobanın deliklerinden odayı yalıyor. Nene kadına çorap verdi. Onunkileri sobanın borusuna asıyor. Mıstık, kardeşinin yanında. Kapanmak isteyen çipil gözlerini inatla açıyor. Dede yorganıyla fenerin camını siliyor. Gaz lambası yanmakta. Sobanın üzerindeki bakraçtan duman çıkıyor. Yerdeki döşek duvar dibine itilmiş. Ayşe, “Biraz süt iç ılık ılık. Isınırsın,” dedi. Kadın sağ elini bileğine kadar kaldırdı. Başıyla aynı anda sağa sola salladı. Gözlerini kapadı. Derin derin nefes aldı. Göğsü kabardı. Alnı kırıştı.
“Çorba vereyim? Hemen ısıtırım.”
Kadının yüzü buruştu. Titrek ışıkta alnı parlıyor. Nenenin dürtüklemesiyle gözleri bir anda fal taşı gibi açılan Ayşe, duvara oyulmuş dolabın kapağını açtı. Eline gelenleri ışığa tutuyor. Bazılarını geri koyup bazılarını omuzunun üzerinden tahta döşeğe bırakıyor. Çocuklarının ayak ucuna oturdu. Kalktı. Gaz lambasının fitilini bir tur daha döndürdü. “Güğümü de koy.” Ayşe, su dolu güğümü sobanın üzerine bıraktı. Süt bakracını indirdi. Ateşin harına baktı, birkaç odun daha attı.
Mıstık, “Yıkanacak mıyız nene?” diye sorunca hepsini gülme alıdı. Kadının sadece gözleri güldü.
Dede, “Sen Livera’dan bizim Kolsuz Emin’in gelini değil misin?" dedi. "Çok iyi adamdı rahmetli. Oğulları hiç ona çekmemiş. Adın neydi kızım senin? Niye düştün yola bu ayazda? Hiç akıl kârı değil. Karın geleceği sabahki ayamdan belliydi. Boyunca yükle kim bilir kaç saattir yoldasın.” Döşeğine oturduğundan beri ilk kez konuşuyordu. Sırtı kadınlara dönük.
“Gecelemeden dönerim demiştim emice,” dedi sustu kadın. Dişlerini dudaklarına geçirdi. Bacaklarını uzattı. Sobanın altındaki odunlar yuvarlandı. Dedenin sese dönmesiyle yorganını sırtlanıp dikilmesi bir oldu. Karısına baktı. Elini yumruk yapmış kapı tıklatır gibi kendi kafasını tıklatıyor.
“Aman neyse ne. Sen şimdi uşağı da al, ahıra inin. Bu gelin de bizimle kıvrılır şuracığa. Zaten sabaha ne kaldı.”
“Bana ne, ben ahıra inmem. Ambarın üzerinde yatayım,” dedi Mıstık. “Haydi uşağım. Feneri al düş peşime. Sensiz korkarım,” dedi dede. Yorganı pelerin gibi. Başı önünde kapıya yürüyor. Mıstık, kardeşinin yanından sanki uçtu dedesinin yastığına doğru. Feneri aldı açtı kapadı. Sonra bir daha. Sonra bir daha. Saçları altın gibi parlayıp sönüyordu.
“Bozacaksın eşşoğlusu,” dedi dede kapıdaki battaniyeyi kaldırırken. “Arkamızdan sürgüyü çekin.” Mıstık’ın altın kafası da fenerle birlikte battaniyenin altından geçti. Ayşe kaynar suyu kazana dökerken aşağıdan çıngırak sesi geldi.
Dede gözlerini kapadı. Başlarının üzerindeki tahta zemin gıcırdadı. Bir inilti geldi. Ardından bebek ağlaması.
“Aha kardeşim uyandı,” dedi Mıstık. Feneri açıp kapadı. “Oynama diyorum sana.”
“Bak dede giderim korkarsın ha!”
Dedesi torununu sımsıkı kavrayıp ayaklarını kendi ayaklarının arasına aldı. “Bak eşşoğlueşşeğe dedesini tehdit ediyor.”