Oğuz Atay Hakkında Son Deliller
25 Mart 2017 Edebiyat Kültür Sanat

Oğuz Atay Hakkında Son Deliller


Twitter'da Paylaş
0

Ciddi bir şaka, sululaştırılmış hakikatlerden daha öğreticidir. Oğuz Atay’ın bir ucu da budur.
küçük İskender
Henüz reşit olmadan okumaya başladığım Oğuz Atay’ın benim ve yaşıtlarımın, dahası, kuşağımın üzerinde nasıl bir etki bıraktığını sık sık düşünmüşümdür; yüz yüze çatışan siyasi örgütlerin bir memleketi kurtarma çabasının darbeyle silip süpürüldüğü bir karanlık dönemde, koordinatların tamamen faşizme odaklandığı ve kötü örneğe bir figür oluşturma toplantılarının yapıldığı zamanlarda böyle bir yazarın, böyle bir aydının kitapları ne derece yol gösterici olabilirdi? Türkiye’deki genç okur profili model seçtiği yazarları, şairleri tavırlarına bakmadan gündemde tutma eğilimini hep göstermiştir; 1990 nasıl Bukowski’nin altın yılıysa 1980 de belki Oğuz Atay’ın küllerinden doğuşunun miladı kabul edilebilir. Burada herkesin Atay’a ‘tutunması’nın altında kendi sözü sır gibi durur: “Bence önemli olan ülkede her çeşit akımın, atılımın iyi kötü ortaya çıkması.” Bunu çeşitlilik ya da bütün düşüncelerin özgürce dile getirilmesi gibi algılamak mümkünse de aslında deneyselciliğin önemsenmesi olarak adlandırılması daha akılcı. Denemek neticede ayrımcılığı/başkalaştırmayı/yok saymayı da ortadan kaldıracak ve perspektifi genişletecektir. Uzun bakmak – Yatay seyir – Dikey karşılaştırma zamanı ve olayları ifşa için önemli kriterlerdir; yakın tarihin uzak tarihle bağlarını koparmadan gündem üzerindeki etkilerini araştırmak için aklı soğutmadan tahlil, Atay’ın önermelerinden biridir. Diğeri’ni merak etmek, Diğeri üzerinde yoğunlaşmak ve onu içselleştirmeden anlamaya çalışmak çözümden çok, meselenin küçültülmeden ayrıntılarına ayrılmasını ve netleşmesini sağlayacaktır. Zaten Atay çözüm önermez. Cerrah değil, patologtur hasta karşısında. Teşhis! Oğuz Atay’ın uzmanlık alanı budur. 1980’lerdeki okur da olup bitenin teşhisinde zorlandığı için kendisine yol gösterici olarak Oğuz Atay’ı seçmiştir. ‘Bir yerlerde bir şeyler olup biter ve biz bunu yalnızca duyarız’: Cahilliğin tanımlarından biridir. Duyarsızlık da değildir bu; bir tür ruhsal eksikliktir. Eksikliğin cehalet olarak tanımlanması, iki farklı kavram arasında bağlantıyı kurabilecek yetiden mahrumiyet, toplumsal kesirleri sadeleştirmeyi becerememek – buna bağlı kirlilik ve karışıklık, yetememek, yetemeyince bunalmak ve tıkanmak Oğuz Atay’ın özel ilgi alanlarındandır. 1980’lerdeki okur, Atay’ın aydınlattığı yere değil, Atay’ın elindeki ışık kaynağına takılmış, onu (pek de sevişmediği) İkinci Yeni’nin şehirli bunaltısıyla karıştırmayı da ihmal etmemiştir. İkinci Yeni, düşmanın üzerine yürümeyi bırakıp kaçış yolları ararken Oğuz Atay düşmanı düşman yapan bize dair kavramlarla alaycı bir kavgaya tutuşmuştur. İroninin hâkimiyeti onun kabullenebildiği tek sakinleştiricidir belki de. Fakirliğin Kültürü üzerinde kafa patlatması da tüm entelektüel birikimine rağmen ilerde kendi kurduğu tuzağa düşmemek üzere geliştirdiği bir yöntemdir denilebilir: Kaderci yahut agnostik olmamak için tüm verileri bulunulan coğrafyanın gerçeğinden hareket ederek birbirine tamamlamak, bu puzzle’ı bitirip büyük resme ulaşmak ideali onu sembolizmden korur, gerçekçiliğin kıyılarına yaklaştırır. Oğuz Atay, gerçekçiliğin kuruluğundan, katılığından kaçınmak için de sıradan insanın ukalalığının mizahına, bilginin zahmetli küstahlığıyla savrulan otoritenin zayıflığına dikkat çeker. Bütün roman ve oyun kahramanlarındaki hayat telaşı, yılgınlık ve karşı çıkış çığlığı buna delalet eder. Kıssadan hisse, “Canım insanlar! Sonunda, bana, bunu da yaptınız,” diyerek başladığı günlüğündeki bu ifade, yaralı bir aydının sitemi değil, tastamam bir Türk atasözü, bir yerel aforizmanın kaynağını işarettir. Ciddi bir şaka, sululaştırılmış hakikatlerden daha öğreticidir. Oğuz Atay’ın bir ucu da budur.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR