Mutsuz Olma Hakkı
1 Eylül 2019 Edebiyat

Mutsuz Olma Hakkı


Twitter'da Paylaş
0

Saint Louis, havaalanına iner inmez yüksek semaları ve mükemmel bir enginlik duygusuyla karşılıyor insanı. Merkezdeki nüfusu üç yüz bin olan bu Orta Amerika kentine yine bir ağustos akşamı günbatımından az sonra varıyorum. Hava müthiş. Akşamın renkleri de öyle. Koca bir ülkeyi yıllarca inleten ırkçılığın izi yok gökyüzünde. Ama bazı gerçekler sektirmiyor. Havaalanında otuz kiloluk valizimi sürükleye sürükleye gidip bulduğum taksinin şoförü siyahi bir Amerikalı. Tıpkı Berlin’deki taksi şoförlerinin çoğunun Türkiye’den ya da güneydeki yoksul ülkelerin birinden nüfusa eklenmiş göçmenler oluşu gibi. Dünyayı sadece ekvator çizgisi ikiye bölmüyor malum. 

Kente son gelişimde karlar altındaki caddelerden geçirerek evime götüren taksi şoförü Afrika’nın Müslüman nüfusuna aitti ve üstelik göç edeli sadece bir yıl olmuştu. Altındaki lüks arabaya, adres bulmakta üstüne olmayan yüksek teknolojiye rağmen beyaz örtüyle kaplanmış kentte birlikte kaybolduk. Aynı adresten iki tane olabileceğini, insanın iliğini kemiğini donduran soğukta akıl edememiştik. Belki de durumun özeti şuydu: Aşırı soğuk, aşk ve ölüm karşısında hepimiz insandık. Neyse, kutup girdabına, eksi yirmi beşi gören termometreye rağmen son iki kışı donmadan atlattım. 

Şiddet ve işsizlik nedeniyle nüfusunun büyük bir kısmını zamanında göç vermiş blues kenti Saint Louis’de otobüsleri tıngır mıngır üniversiteye süren şoförlerin, kampüsteki temizlik işçilerinin, garsonların ve genelde hizmet sektöründekilerin çoğu siyahiler. Siz de bir beyaz olarak bacaklarınızı uzatıp keyif çatacağınızı, Amerika’nın edebiyata, filmlere geçmiş fırsatlarından yararlanacağınızı sanabilirsiniz, ama yanılırsınız.

Amerika’daki hikâyelerin en değişik yanı ne biliyor musunuz? Postunuz kalın değil bu kıtada, her an delinebilir. Silah ve şiddet günlük hayatın parçası. Kahvenizi içmeden girdiğiniz süpermarket her an makineli tüfeklerle basılabilir, devam ettiğiniz üniversitede ortalığı kan gölüne çevirecek bir katliam işlenebilir, caddede yürürken sistemin delirttiği birisinin kurşunlarına hedef olabilirsiniz. Herkesin kökü başka bir kıtada ve önemsiz. Önemli olan bugün ne yaptığınız. Hangi arabayı sürdüğünüz, hangi semtte yaşadığınız. Siyahların çoğunlukta olduğu bir gettoda mı, beyazların pahalı ve bol bayraklı semtlerinden birinde mi. Hangi okulu bitirdiğiniz, kaç para kazandığınız. Avrupa’yı kibre boğan kültür tantanası yok burada. Herkes biraz soysuz ya da herkes her an soyulabilir. Soyulma korkusundan mı, kurtlar sokağa çıkmadan bir an önce eve dönebilmek için mi bilinmez, hızlı hızlı tüketiyorlar hayatı. Hızlı konuşuyor, hızlıca alışveriş sepetlerini dolduruyor, yemeği çok hızlı yiyorlar. Ezkaza dışarıda karnınızı doyurduğunuzda garson yarım saatte şarabı başınıza dikmenizi, pizza dilimlerini, salatanızı, önünüze ne konduysa onu midenize indirmenizi ve hesabı istemenizi bekliyor. Değilse masanız sinir bozucu bir sıklıkta ziyaret edilip biteviye bir tonda soruluyor: Devam ediyor musunuz? Are you still working on it?Önemli olan kimin daha önce pes edeceği, müşterinin mi garsonun mu? Ya da başka türlü sorarsak biz mi sistem mi?

Amerikalıların ertesi gün kıyamet kopacak kadar çılgınca alışveriş etmesini, hastalananların ödedikleri faturalarla donlarına kadar soyulmasını, otomatik tüfeklerin süpermarket reyonlarında satılmasını, siyahilerin her türlü sömürülmesini bir sistem sorunu olarak gördüğümüz andan itibaren mesele değişiyor. 

Sorun kapitalizmse eğer varacağımız nokta hep Amerika olacak demek ki. Hız ve tüketim her yerde saltanatını ilan edecek, sağlık sistemi eninde sonunda sosyal refah devletlerinde de çökecek, acımasız rekabete rağmen dayatılan mutlu olma talebi gökyüzündeki enginliğin tadını çıkarmamızın önüne geçecektir.

Bir yerlerden duymuşsunuzdur, Amerika’da mutlu olma zorunluluğu her yerden daha abartılı. Hayat bu, o gün bütün işleriniz ters gitse de beş dakika önce intiharı aklınızdan geçirmiş olsanız bile, başka bir insana tosladığınız anda kendinizi kasıp ağzınız kulaklarınıza vararak “İyiyim” demek zorundasınız. Mutluluk nedir ki? Başkaları sizden şüphelenmesin yeter. 

Ne kadar surat asarsam asayım sabahın köründe dünyanın en şanslı insanıymışız gibi yüzüme gülümseyen ve benim de havaya girmemi bekleyen otobüs şoförlerine bakarken, Sam Mendes’in Amerikan Güzelifilmini ve bu ülkedeki onca mutluluk baskısına rağmen kabuklarının altında mutsuz olan insanları nasıl güzel anlattığını hatırlıyorum. Sanat çoğu kişinin görüp de ifade edemediğini dillendirir. 

Piyasada patlayan kişisel gelişim kitaplarına, yaşam koçlarına ve yoga terapilerine rağmen mutsuz olmaya da hakkımız var mı peki? Arabalarının kontağını çevirdikleri andan itibaren mutluluk şakıyan Amerikalılara sorabileceğim en yanlış soru sanırım. Olsun, yaklaşan iklim krizine aldırmadan mutluluk ezgileri söyleyen Amerikalı kuşlara, pazar günleri mutlu mutlu çalan kilise çanlarına karşın esprili bir şekilde de olsa sormak istiyorum. Devirdiğiniz o mutluluk haplarının işe yaramadığı mutsuzluktan göğsünüzün sıkıştığı, bir tepeye çıkıp canınız cehenneme diye bağırmak istediğiniz bir an hiç olmadı mı? Merakımın sebebine gelince, bakarsınız ortak bir mutsuzluk öyküsü geliştirebiliriz, neden olmasın!


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR