Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

29 Ocak 2016

Edebiyat

Gece ile İlk Karşılaşmam

Bahri Vardarlılar

Paylaş

49

0


Gece’nin ilk izleği karanlıkla şiddetin doğuşu ve yavaş yavaş yayılışıdır. Bu ilk bölümler, bir Kafka-Calvino belirsizliği içinde bile olsa, yazıldığı yılları yaşamış olanların kolayca tanıyabileceği dehşet manzaralarını anımsatır.

Bir yazar –ya da yazar özentisi– “Gelecekteki projelerimden biri,” diye cümleye başladığında hem biraz canım sıkılır, hem de ne yalan söyleyeyim, içimden gülmek gelir. Kendisini fazlasıyla ciddiye alan, üstelik bunu belli etmekte hiçbir sakınca görmeyen birini dinlediğimi anlarım. Yine de bir itiraf: Yıllar sonra, eğer hayatta olursam, elimin kalem tuttuğuna da inanırsam, bir gelecek projem var: Tomris Uyar’ınkine benzer bir Tanışma Günleri/Anları kitabı hazırlamak. Hangi yazarı ilk ne zaman okuduğumu, neyi etkileyici, neyi itici, neyi sıkıcı bulduğumu, bu ilk izlenimlerimin zaman içinde neye dönüştüğünü, benim sonraki okurluk serüvenimde önemli bir yeri olup olmadığını, kendi yazarlık serüvenimde nereye gittiğini anlatan bir kitap. Gece romanını 1995 yılının yazında okudum. Okuma süreçleri kimi zaman zorludur. Bir çarpışma olur, bazen okur yeterince üstelemez, bazen de kitap sürekli ve her biçimde direnir. Ama Gece’yi okumamın bunun ötesinde bir dramatik yanı vardı: Geceyle, onun karanlığıyla, gecenin işçileriyle, gecenin açtığı yaralar daha fazla kanasın diye geceye soyunup tenlerini ona açan insanlarıyla ve bilemediği bir yerden aldığı gizemli mesajla tuhaf bir yolculuğa çıkan sıkıntılı anlatıcıyla tanıştığımda yazar henüz hayattaydı, sağır okul çocuğunun ve iki gizemli kadının yüzlerinin kırılan aynalarla bin parçaya ayrıldığındaysa ölü. Edebiyattaki aynaları tanımaya başladığım, Ayna Gazeli’ni öğrendiğim ve en önemlisi aynaların kırılmasındaki şiddete tanık olduğum zamanlardı. Dahası, sanırım biraz da postmodernliğin itelemesiyle, bizim edebiyat aynalarla geniş ölçekte hesaplaşmalara girişiyordu. O dönemin benim yaşımdaki okurları için ayna ve edebiyat neredeyse eşanlamlıydı.

Benim yaşımdaki okurlar dedim, o konuda bir şey daha söyleyeceğim: Gençlerde, az okuyanlarda ya da edebiyatı yeni tanımaya başlayanlarda çok sık görülen bir aldanış vardır. Okudukları kitaptan bir şekilde etkilenmişlerse, yazarın doğrudan kendilerine seslendiğini, hatta öyküsü anlatılan kişinin kendileri olduğunu sanırlar. Belki birçok yanlış okumanın kökeninde bu iyi niyetli yanılsama yatar. Tüm saflığımla söylüyorum, kitabı bitirdiğim o yaz günü, yazarın 110. bölümdeki hüzünlü, muhteşem soruyu yalnızca benim kulaklarıma fısıldadığını sanmıştım. Elbette benden bir yanıt umduğundan değil, sonunda her şeyi parça parça edip yerine bir tek soru bırakmaktaki nihilist görkemin tadına bakmam için. Çok yıllar sonra, hiç mi hiç ilgisi olmayan bir hikâyemin sonlarına doğru şöyle bir cümle yazmıştım: Bazen verilen cevap değil, sorulan soru bitirir işi. Karasu belki bin başka şeye karışmıştı ama özsuyu oradaydı. Bir yazarı tam öldüğü sıralarda tanımanın şöyle ilginç bir yanı da var, onun hakkında yapılan tanımlamalarla, yorumlarla toplu olarak karşılaşma olanağı doğuyor. Bunların en çok aklımda kalanı, kendisinin yeni bir Kafka, lafa tüm görkemini vererek söyleyelim, Türkiye’nin Kafka’sı olduğuydu. Karasu, benim aklıma daha çok, hüzünlü bir saatindeki Calvino’yu getirir, ama o zamanlar henüz Calvino’yu okumadığıma göre Kafka benzetmesinde yanlış bir şey bulmuş olamam. Ama yine o günlerde çıkan yazılardan, kendisi sağken de bolca yapılmış bu değerlendirmeye pek sıcak bakmadığını öğrendim. “Ben Türkiye’nin Kafka’sı değilim,” diyordu, “insan, bilmediğine hep böyle tanıdık bir yüz giydirip bilinmezin karanlığından çıkarmaya çalışır.” Gayet akıllıca, kendi durumunu değil, bu değerlendirmeyi yapanları nitelediğini vurguluyordu. Okuduğum hayat hikâyesinden aklımda fazla bir şey kalmamıştı. Etnik kökenine vurgu yapmaktan genelde kaçınıyordu. Kedilerden hiç hoşlanmayan biri olarak –aslında nefret ederim– Ne Kitapsız Ne Kedisiz’i beklediğimden daha fazla sevmiştim. Güney Amerika’ya tatile giden hayvan sever çift tarafından köpek sanılıp eve getirilen aguti hikâyesi yıllarca aklımdan çıkmadı. Daha sonra internette o hikâyenin daha ürkünç bir versiyonunu da okudum. Y

ıllar sonra Orhan Duru, Karasu’nun Ankara’dayken bilimkurgu çizgi romanları çevirdiğini söylemişti. İlginç bulmuştum: Boyna kadar yükselen uzun yakalarla, gözleri örten kasklarıyla, görülmeyen gözlerin altında iyice uzatılmış bıyık ve sakallarıyla, ayrıca en somut anlamda yamyamlıklarıyla Gece İşçileri, bu çizgi romanların esinine bir şeyler borçlanmış olabilirler miydi? Yine yıllar sonra Mario Levi, Karasu’nun yalnızca yazarken değil, konuşurken de bant sözcüğünü kullanmaktan kaçındığını, ısrarla şerit dediğini söylemişti. Bunu da ilginç bulmuştum. Bu son söylediğim, beni bambaşka bir kapının önüne, o yıllarda kendimi epey yakın hissetsem de hakkında kesin kararı bir türlü veremediğim Türkçeciliğin önüne çıkarıyor. Sonuçta, eğitimini İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde sürdüren biri olarak Tahsin Yücel’in öğrencisiydim. Üstelik Karasu, “ve” kullanmaktan sürekli kaçınmasıyla ödünsüz Türkçecilikte Yücel’den bile bir adım önde gibiydi. Gerçi, onun üzgü, yüpürgen, uyduru, bili gibi sözcüklerini ya da kalbim durayazdı, bugüne gelesiye gibi kalıplarını bugün hâlâ yadırgarım. Dili anlatılanla uyum sağlayamayacak ölçüde naifleştirdiğini, hatta bazen metni yapaylaştırdığını düşünürüm. Bu, örneğin Oğuz Atay’da, Ahmet Hamdi Tanpınar’da ya da Yaşar Kemal’de olmayan bir şeydir. Onların yazınsal dillerini tanıdıktan sonra kullandıkları hiçbir sözcüğü yadırgamazsınız.

Bu konuda son bir şey söylemek istiyorum: Karasu’nun ölümünden bir süre sonra, yazılarını hiç sevmediğim, imla hocalığıyla amatör dilbilimciliği ve sakat bir etimoloji merakını birbirine karıştıran merhum Şiar Yalçın, Yeni Yüzyıl’daki köşesinde ondan “Türkçeyi en iyi kullanan insanlarımızdan Bilge Karasu’nun evrak-ı metrukesi” diye başlayan bir cümlede söz etmişti. Hani şaka gibi denir ya... Gece’ye dönelim... Gece’nin ilk izleği karanlıkla şiddetin doğuşu ve yavaş yavaş yayılışıdır. Bu ilk bölümler, bir Kafka-Calvino belirsizliği içinde bile olsa, yazıldığı yılları yaşamış olanların kolayca tanıyabileceği dehşet manzaralarını anımsatır. Gecenin işçileri vardır, karanlıkta ve karanlığı sürekli kılmak için gelirler, ürkünçlüklerinin ötesinde saldırgan, katil, hatta yamyamdırlar, ayrıca sürekli çoğalıyorlardır. Gecenin işçisi olmadan önce ne oldukları, hatta normal insan olup olmadıkları tartışma konusudur. Ayrıca, 20. yüzyılın en karanlık olaylarını insanlığa yaşatmış tüm faşist oluşumlar gibi, insanları uzaktan izleme, evlerini işaretleme, ayırma, damgalama işlerini de üstlenmiş görünürler. Yetmezmiş gibi başka insanlar, özellikle gençler de karşı tepki olarak silaha sarılmıştır. Kentin büyük meydanlarında her gün on beş yirmi kişinin öldüğü oyunlar oynanmaktadır. Bu kentte yaşayan ve olanı biteni kaygıyla izleyen bir aydın, bir gün eski bir dostundan esrarlı bir mesaj alır ve kentin dışındaki Ulusal Kitaplık ya da öbür adıyla Bilgiler Sarayı’na gelir. Burada kendisini bir egemenler toplantısı ve görünüşte yardımsever bir esrarlı kadın beklemektedir. Ama hınzır dipnotlarıyla bizi kitabın oluşum sürecine tanık eden –gerçi o da çok kuşkulu– anlatıcının söylediği gibi, bütün bunlar okura sezdirilmeye çalışılan izleklerin sadece ilkidir.

Sonraki bölümlerde önce ilk bölümlerin anlatıcısını tanıdığını söyleyen biri söz alır, bu kişi Gece’nin o karanlık dünyasının sorumlularından biridir, tutucu, despot bir sestir, yönetilenler arasında bir toplu temizlik yapılmasını öngörür, âdeta çöken gecenin sesidir. Derken, önceki bölümlerde varlıkları sezdirilmiş kadınlar ortaya çıkar, hatta bunlardan biri anlatıcılık görevini yazarın dipnotlarını yazmaya kadar vardırır. Daha sonra, nasıl başlangıçta gecenin işçilerinin istilası altında olduğu söylenen kentin sokakları ve yüzeyleriyle oynanacak, sokakların caddelerle ve öteki sokaklarla ilişkileri mimari açıdan olanaksızlık boyutuna getirilecekse, anlatıcıların durumu, sayısı, güvenilirliği ve hatta varlığı da öyle tartışma konusu olacaktır. Bütün bunların doğal bir sonucu olarak okur, önündeki metinden ne bekleyeceğini bilemez hale gelir. Gece’de, hevesle girilip sonra çıkmazda bırakılan sokaklar, tanıtılırmış görünüp sonra adları bile karıştırılan anlatıcılar, geçmişe –ama kimin geçmişine, orası tam belli değil– dayanan kimi yaşamöyküsü parçaları, kaynağı belirsiz anekdotlar ve yine bu belirsiz anlatıcıların sayfalara düştüğü dipnotlar vardır: görünürdeki tüm bu “kontrolsüzlüğün” aslında pekâlâ bilinçli olduğunu fısıldayan dipnotlar. Bunlar, edebiyat, tarih, sosyoloji ve psikolojiyle ilgili gayet usta işi gözlemlerle bütünleşir. Yazar, kısmen Moebius Şeridini, ama daha çok Deleuze’ün köksap labirentini andıran dolaşık, çıkmazlarla genişleyen bir yapı kurmaya çalışır. Ben deneyimsiz bir okur olarak bu yapının içinde Kubrick’in 2001 filminin son sahnelerindeki o astronot gibi dolaşıyordum: Bana verilenleri anlamaya, anlamlandırmaya çalışıyordum, ama öte yandan da karşıma ne zaman yeni bir görüntü ya da ses çıksa ürpererek o yana doğru dönüyordum. Romanı okurken üzerime yoğun bir yabancılaşma çökmüştü, ama bir taraftan da bu, ödeyeceğim bedel olarak gördüğüm, hatta istediğim bir şeydi. Fazla uzatmaya gerek yok. Bazı kitaplar böyle okunur.

Yıllar sonra, başlangıçta hiçbir ad düşünemediğim uzun bir öykü yazmaya girişmiştim. Beyazıt’taki sahaflarda başlayıp Edebiyat Fakültesi’nin içlerine doğru devam edecekti, sonundaysa bir zaman ve mekân hissi kalmayacaktı. Yabancılaşmaya dayalı, gölgeli, gitgide artan oranda gerçeküstücü bir yapısı vardı. Yazdıklarına bir ad arayan hassas, tuhaf ve sinirli anlatıcım, çınar altı çay bahçesinde karşılaştığı, biri erkek ikisi kadın üç öğretim görevlisinin izini sürüyordu. Onunla birlikte ben de kimi öncüllerin izlerini sürüyordum: Poe, Borges, bir miktar Kafka, sevimli malumatfuruşluğu yüzünden epey oranda Eco ve unuttuğum başkaları. Kendi kaosumun içinde, panzerlerin arasından Vezneciler’e yürüdüm, bir itiş kakışın içinden geçtim ve Edebiyat Fakültesi’nin basamaklarını çıktım. Orada anlatıcım başka birine dönüşüyordu, yanı başında birdenbire fenalaşıp yere kapaklanan güzel ve esrarlı öğretim görevlisini kendisinden daha iyi tanıyan birine. Anlatıcı, Fakülte’nin ikinci katında, bir seminere yetişmeye çalışan Roma tarihi uzmanı olarak uyanıyordu. Aşağıda, sahaflarda bambaşka esinlerin etkisindeki öyküm, yukarıda, fakültenin o ikinci katında neredeyse Gece’nin hâkimiyetine girmişti. Yeni kahramanım, bu talihsiz, mutsuz ve herhalde âşık öğretim görevlisi, öğrencilerin duvarlara kazıdıkları yazılara sıkıntıyla bakarak konuşma yapacağı amfiye doğru gidiyordu. Ben de onun kadar sıkıntılıydım, çünkü bir şey eksikti. Biliyordum. Tam o sırada anlatıcımın kulağına, yan tarafta, kapısı sımsıkı kapalıya benzeyen sınıftan bir ses geldi. Sanki biri içerde yüksek sesle bir okuma provası yapıyordu: “Yazı yazmasını bir parça öğrendimse sizi okuyarak öğrendim. Doğrusu bu ya, size yaraşır bir öğrenci değilim besbelli. Gene de yazıyorum. Birkaç gün sonra ister şu, ister bu biçimde ben ben olmayacağım artık. O güne kadar vakit buldukça bunları yazacağım size. Ulaştırması... ayrıca düşünmeliyim onu.” Sevinç’e aitti bu sözler. Gece’nin önce romana giren, sonra anlatıcı konumuna yükselen, sonra varlığı yadsınan, sonra parçalanan aynayla birlikte yok olan, ama okurun bir biçimde gerçek hayatta var olduğunu sezdiği, bildiği kadınlarından birine. Bitirirken ne söylemeli? Bunları yazmakla bir borçtan... diye başlayan bir cümle kuracak kadar aptal değilseniz? Gece’de bir yerleri olmasa da ne yapıp edip lafı bir şekilde kedilere getirmek isterdim, kedi sevmeyen birinin Karasu’yu gerçekten sevmeyeceğini de duydum çünkü. Ama yapacak bir şey yok. Ben kedilerden nefret ederim. Hâlâ sol elimde bir tanesinin iri tırmık izlerini taşıyorum.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Vincent Van Gogh’un Fotoğrafı Ortaya Ç..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

30 Aralık 2025

İzmir’de Kalınacak Yer Seçimini Etkile..

İzmir, farklı tatil beklentilerine aynı anda cevap verebilen nadir şehirlerden biri. Şehir merkezi, sahil kasabaları ve çevre ilçeleriyle geniş bir konaklama alanı sunuyor. Bu çeşitlilik, seçenekleri artırırken doğru kararı vermeyi de zorlaştırabili..

Devamı..

Saliha Yadigâr: “Öykülerim kusursuz bi..

Palmet Bay

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024