Edi’nin “azınlık” oluşu hem hayat karşısında hem de Türkiyeli Yahudiler arasında onu daha da “azınlık” yapıyor.
Söyleşiye başlamadan önce, neredeyse yirmi yıldır dostluğunu paylaştığım İshak Reyna’dan biraz bahsetmek istiyorum. Çünkü ortaya koyduğu işlerle her ne kadar yayıncılık dünyasında daima muhabbet ve hürmetle anılan biri olsa da bu küçük dünyanın dışındaki okurlar için kendisi hâlâ “yeni” bir isim olabilir. Dolayısıyla doğrudan sorulara ilerlemek isteyenler bu kısmı atlayabilirler.
Benim İshak’la tanışmamın hikâyesi 2006 yazında stajyer olarak çalışmaya başladığım İş Bankası Kültür Yayınları’nda başlıyor. O dönemde yeniden yapılanmaya giden yayınevinde İshak, bugün hepimizin kitaplığını süsleyen Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi’nin yayın yönetmeniydi. Yayınevindeki ilk günlerimde masasına herkesten önce oturan bu mütevazı editörün işine olan sevgisine, saygısına, etik anlayışına, işini yaparkenki donanımına, buna karşın daima yeni ya da karşıt fikirleri duymaya hazır oluşuna ve en çok da hafızasının kuvvetine hayranlık duyarak onun yakınlarında olmanın mutluluğuyla editörlüğün sırlarına ermeye çalışıyordum. Yirmili yaşlarının başlarındaki bir gencin ukalalık yapmaya ne kadar teşne olduğunu tahmin etmek güç değil. Eminim ben de bu ukalalıktan payıma düşeni zaman zaman İshak’ın üzerine boca etmişimdir. Yine de şimdi geriye dönüp baktığımda İshak’ın bir kez bile konumu, bilgisi, tecrübesi ya da başka bir niteliğiyle üzerimde bir tür hiyerarşi kurmadığını, aksine daima benimle iki “eşit” gibi ilişki kurmaya çalıştığını ve bunun ne kadar kıymetli ve nadir olduğunu fark ediyorum.
İlerleyen zamanlarda İshak da ben de yayınevinden ayrıldık, fakat görüşmeyi hiç bırakmadık. Arası uzayıp kısalsa da ister telefonda ister yüz yüze buluştuğumuzda ettiğimiz sohbetlerde hep bu dostluğun ne kadar özel olduğunu hissettim. Ama bu yıllar içinde sadece dost değil aynı zamanda editör, hoca, kitap derleyicisi ve yazar İshak’ı da daha yakından tanıma şansım oldu. Bilgi Üniversitesi’nde verdiği editörlük dersini hevesle takip ettim, Okan Üniversitesi’ndeki çeviri editörlüğü dersleriniyse ne yazık ki sadece uzaktan izleyebildim. Yeri gelmişken İshak Reyna’nın hem tematik hem de dönemsel öykü, deneme ve şiir derlemelerini hâlâ edinmemiş olanlara, özellikle de gençlere şiddetle tavsiye etmek isterim. Küçük bir Google araması, size bilmediğiniz sular için harikulade bir rehber edinme şansını verecektir, emin olabilirsiniz. Bir editör olarak onun hâlâ işini nasıl kılı kırk yararak yaptığını son yıllarda Yapı Kredi Yayınları’ndaki çalışmalarından takip etmek mümkün. Bununla birlikte ne talihliyim ki bu titiz işçilikten ben de bir “derleyen” olarak nasibimi alabildim. Hem Benim Adım Kırmızı Üzerine Yazılar’da hem de şimdi yayına hazırladığımız Kara Kitap Üzerine Yazılar’da onun editörüm olduğunu bilmek kendimi hep güvende hissettirdi (“ben demiştim” demeden hatalarınızı telafi etmeye çabalayan insanların ne denli ender olduğunu hepimiz deneyimlemişizdir sanıyorum). Bana kalsa uzun uzun saydığım alanlarda İshak’ın elde ettiği başarıları, işini yaparkenki ustalığını anlatabilirim; fakat bunu çok istesem de bugünkü asıl görevim onun yazarlığına dair, özellikle de Şubat 2023’te Doğan Kitap’tan yayımlanan ilk yetişkin romanı Azınlık’tan yola çıkarak sorular sormak. O halde başlayalım:
Erkan Irmak: Şimdiye dek yazdıklarını düşününce, ister Alfabetika ve Dokuzdan Sıfıra’da olduğu gibi deneysel (ne mutlu ki baskıları tükenen bu kitapların güncellenmiş ve tek ciltte birleştirilmiş hali yakınlarda Tuşların Kardeşliği adıyla yeniden yayımlandı), ister Mahşerin Dört Atlısı ve Ha Hayat Ha Edebiyat’ta olduğu gibi denemeci gözüyle olsun epeyce minimalist, kelimelerden tasarruf ede ede yolunu açan, bana origamiyi, hatta iğneyle kuyu kazmayı hatırlatan bir özenle derdini anlattığın bir tarzın olduğunu gördük. Son yıllardaysa önce gençlik romanın Alis Çeşnici Tuşlar Diyarında’da şimdiyse Azınlık’ta itinayla katlanan sözlerin giderek açılıp çoğaldığına, sergilenmeye, uzun uzadıya tartışılmaya başlandığına tanık oluyoruz. Bu tarz değişikliğinin tesadüfi olmadığını sanıyorum. O halde ilk sorumu sorayım: Bu türsel değişikliğin ve anlatımdaki dönüşümün sebebi neydi? Roman yazmayı sevdin mi?
İshak Reyna: Eğer yaşlanıp gevezeleşmekten kaynaklanmıyorsa dediğin değişiklik sanırım sebepler şunlar: Benim önce okumaya, sonra da yazmaya başladığım 1980’ler ve ‘90’larda “deneme” ister mensur şiire yaklaşan ritmik düzyazı gibi deneysel yollarla yazılsın, ister köşeyazısı, portre ya da sohbet gibi geleneksel yollarla, kişinin kendini, hayata ya da okuduklarına dair duygu ve düşüncelerini kendi üslubunca dile getirdiği, çok okunmasa da, bugün daha çok öykü ve şiir için söyleyebileceğimiz doğrultuda, dikkate değer bir “kısa mesafe” türdü. Ben de bu türün Ahmet Haşim, Refik Halit, Nurullah Ataç, Cemil Meriç, Nermi Uygur, Çetin Altan’dan Murat Belge, Oruç Aruoba, Enis Batur, Nurdan Gürbilek, Yıldırım Türker, Perihan Mağden’e uzanan, 1920’lerden 1990’lara edebiyatımızdaki ustalarını ve esaslı yeni adlarını dikkatle okuyarak kendi yolunu, yordamını deneyen biriydim.
Sonra, sanırım kişiselliğin iyiden iyiye sosyal medyaya kayması ve eleştiride akademik yaklaşımın gelişmesiyle, deneme sanki büyük oranda ömrünü tamamladı. Bugün Orhan Pamuk ya da Murathan Mungan gibi temelde farklı türdeki ürünleriyle tanınan ya da Orhan Koçak, Nurdan Gürbilek gibi kitap bütünlüğündeki eleştirel denemeleriyle alanda kendi yolunu açmış biri değilseniz, kimse kolay kolay deneme kitabınızı basmak istemez. Laf aramızda dünyada da. Ben de sanırım bu sebeplerle, arada tekil yazılar yazsam da, zamanla “deneme”den uzaklaştım.
Öte yandan sadece okur nezdinde değil, edebiyat ve yayın camiasında da varolduğunu gözlediğim “roman” denen “uzun mesafe” türe ilişkin adeta diğer türlere oranla daha üst bir değer atfetme yaklaşımı da, bir okur olarak baştan beri oldukça garipsediğim bir şeydi.
Editörlüğü bir meslek olarak icra etmeye başladığımdaysa, önüme gelen metne yani genellikle sonuca dair önerilerde bulunurken, zamanla masanın üretim tarafında neler olup bittiği, o sonuca giden süreç de gittikçe daha çok ilgilendirmeye başladı beni. Acaba o süreci daha iyi tanır, hatta bizzat denersem, muhatabım yazar ve metinleri de daha iyi anlayabilir ve ona göre önerilerde bulunabilir miydim? Anlaşılan tüm bu düşünceler bir süre sonra beni gerçekten de süreci bizzat denemeye itti.
Dolayısıyla evet, roman yazmayı sevdim ve bu süreçte tıpkı senin yazdıkların gibi iyi bir inceleme, tez ya da biyografide olduğunca, gerçekliğine, karakterine, kurgusuna ne çok malzeme, emek, sabır, sebat gerektirdiğini de bizzat tecrübe ettim. Bu da “kısa mesafe” türlerde çalışanların zanaat ve özlülüğü kadar uzun mesafe türlere kalkışanlara olan saygımı da derinleştirdi.

EI: Azınlık’ı eşin sevgili Hera’ya armağan etmişsin, ancak öncesinde onun sana yönelttiği bir soruyu da alıntılayarak. İthafın tam hali şöyle: “Alis’i yazarken neden kendi cemaatini yazmıyorsun diye soran Hera’ya...” Ben de buradan devam edeyim. Alis Çeşnici’nin hikâyesi ergenlik çağındaki bir kız çocuğunu anlattığı kadar günümüzdeki Türkiye Ermenilerini de ele alıyordu. Bu kezse bir Yahudi editörün hayatına tanıklık ediyoruz. Bir azınlık mensubu olarak Türkiye’deki azınlıkların hikâyelerini anlatmak senin için ne anlam ifade ediyor?
İR: İster dünyada ister ülkemizde her tür varoluşun ya da farklı kimliğin birbirini tanıması ve dolayısıyla aralarında diyalog imkânı kurulmasında hayat kadar sanatın da rolü olduğunu düşündüğüm ve biz de Hera’yla sofra tabiriyle “ortaya karışık” bir aile olduğumuzdan çıktım sanırım biraz da bu yola. Kısaca, bakalım az çok canlandırabilecek miyim bu farklılıkları sınaması kadar asgari bir görünürlük ve tanışma için diyebiliriz.
EI: Her romancının kaderi olan “Başkarakterin ne kadarı sensin?” sorusunu da sormam gerek. Edi’nin, yani Yahudi editörümüzün başından geçenlere yaklaşımı, hayata bakışı sana benziyor mu? Ayrışıyorsa nerelerde ayrışıyor?
İR: Edi, belki bir hayat arkadaşı ve hatta arkadaşı olmadığı için endişe ve tedirginlikleriyle sanırım bana göre daha kendi kozasında yaşayan bir karakter; ben gerektiğinde daha dışa dönük, hatta elini taşın altına koymaktan geri durmayan biri de olabilirim bildiğin üzere… Fiziksel ya da sağlık olarak da pek birbirimizi andırıyor sayılmayız ama okuduklarına dair ve kimi hayat gözlemlerinde epey yakın düşüyoruz kendisiyle. Öte yandan, romanda bir iki yerde ben de olanca gıcıklığımla boy gösteriyorum zaten…
EI: Kitabın arka kapağında da vurgulandığı gibi, roman Edi’nin kişisel ve mesleki yaşamı kadar bir azınlık mensubu olarak karşılaştığı ayrımcı tavırları, Türkiye’nin hiç bitmeyen politik ve toplumsal kavgalarından nasıl etkilendiğini de tartışıyor. Geçmişle kıyasladığında Türkiye’de bir sebeple azınlık olmak daha mı zorlaştı sence?
İR: İttihat ve Terakki’den Tek Parti dönemine, çok partili yıllardan günümüze Türkiye’de zorluk burada ayrıntılarına giremeyeceğimiz denli baki de, iktidardaki ya da yaygın anlayış için, senin deyişinle, hem “bir sebeple azınlık olmak” fazlasıyla kolaylaştı hem de yaygınlaştı demek daha doğru galiba.
EI: Romanda karakterin iç dünyası kadar, onun “iş dünyası”na da yer vermeyi tercih etmişsin. Aramızda konuşurken de bu yöndeki hissimi paylaştığım için bir kez de burada sormak isterim: Tabii ki Edi’nin hislerini, korkularını, ümitlerini, yalnızlığını da okuyoruz; ama yine de yer yer bunları bize anlatmakta Edi çekingen davranıyor gibi geldi bana. Bu tercihi yaparken, yani onun mesleki yaşamına da duyguları kadar geniş bir yer ayırmayı seçerken neyi amaçladın?
İR: Haklısın, bu doğrultuda Edi daha çekingen. Ama bu genelde hem ekalliyetten olmaktan hem de onun iki-üç önceki sorunda değindiğimiz, belki ailesinin durumundan da kaynaklanan, daha kendi kozasında, tedirgin yaşamasından. Bu da varoluşunu en az iç dünyası kadar çevirilerine, mesleki yaşamına, daha sonraları da biraz derslerine kaydırıyor.
EI: Edi’nin kitapları yayına hazırlarkenki titizliği yayıncılık sektörünün “gerçek”lerini bilenler tarafından derin bir iç çekmeyle okunacaktır eminim. Uzun yıllardır işin içinde olduğun, editörlük üzerine dersler verdiğin, (sürprizi bozulmayacaksa) bu konuda bir kitap yazdığını bildiğim için bu soruya en iyi yanıt verebileceklerden biri sensin. Türkiye’de editörlüğü Edi gibi hakkıyla yapabilmek ne kadar mümkün? Yayıncılığın Türkiye’deki güncel sorunları hakkında neler söylemek istersin?
İR: 12 Eylül döneminin kitabı korkulacak bir nesne olarak toplumun hafızasına kazımasından bu yana neredeyse 45 yıl geçti. Artan nüfusa karşın o dönemde ortalama tirajlar 1950’ler-1970’lerdeki 4-5 binden bin beş yüz-iki bine indi ve orada çakıldı. Bu da gerek tekil yayıncı düzeyinde gerekse tüm kültür kitapları sektöründe sürdürebilir bir ciroya ulaşmak için her ay iki-iki buçuk kat fazla kitap üretme zorunluluğu getirdi editörler için. Tıpkı, katma değerleri pek yüksek olmadığından, ihracatımızın “rekorlar kırması için” gittikçe daha büyük miktarda mal ve hizmet ihraç etmek zorunda kalmamız gibi. Sektörün en önemli yapısal sorunu bu bence.
Öte yandan, Edi’nin ya da benim de çalıştığım sektörün kimi oyuncularında kısmi bir korunaklılıktan belki söz edilebilir editoryal anlamda. Yine de ben de, sen de yaşadıklarımızdan bu korunaklılığın ne denli kırılgan olduğunu gayet iyi biliyoruz. Edi’ye gelince: Sözgelimi Cemile Hoca, Edi’nin çalıştığı yayınevinin yayın yönetmeninin filolojiden arkadaşı olup yaptığı çevirinin editörlüğünü, yazardan daha önce yaptığı iki çeviri dolayısıyla Edi’den istemese, Edi’nin o yayınevindeki geleceği ne olurdu, çok da emin değilim doğrusu…
EI: Edi’nin roman boyunca editörlüğünü yaptığı kitaplardan yola çıkarak sıfırdan bir yayınevi programı yapılabilir pekâlâ. Neye göre seçtin bu kitapları, bir bakıma keşke çevrilse dediklerin mi bu kitaplar?
İR: Doğan Kitap’ın Yayın Direktörü sevgili Cem Erciyes de sözgelimi romanda geçen Gaye Hiçyılmaz kitaplarının yayımlanmasına ilişkin fikrimi sordu bu bağlamda ama 1999 çifte depremleri ve 2000-2001 çifte ekonomik krizleri sonrası kendi yayınevini kapatmak durumunda kalmış biri olarak kolay kolay kimseye tavsiyede bulunamıyorum. Daha çok romanın ve Edi’nin gerçekliğini oluşturma yolunda bir listeydi romandakiler diyebilirim.
EI: Bu daha kişisel bir soru: Azınlık adı bana Edi’nin Yahudi oluşundan çok sahip olduğu nezaketin, kırılganlığın, kimseyi incitmeden kendi mütevazı yaşamını sürdürme çabasının nadirliğini düşündürdü. Romanın bir kimlik olduğu kadar bir insan tipi olarak da azınlıkta olan ya da kalan insanları anlatıyor desem yanlış mı olur?
Tersine, tam isabet kaydetmiş olursun. Dediğin gibi, Edi’nin “azınlık” oluşu hem hayat karşısında hem de Türkiyeli Yahudiler arasında onu daha da “azınlık” yapıyor. Ve böyle birini kurmak, anlatmak da bana yaşadığımız dönemde daha anlamlı hatta gerekli geldi.
EI: Âdettendir, sormamak olmaz. Bundan sonra neler okuyacağız senden? Romanlara devam mı?
İR: Önce üç-dört soru evvel andığın Kültür Yayıncılığı ve Editörlüğü El Kitabı’mı çok geçmeden ilk editörüm olarak sana okutabilecek hale getireyim, sonrasında hayat ve iş hayatı neye, ne kadar izin verirse göreceğiz diyeyim şimdilik…
Fotoğraf: Ferhat Zupçevic


.jpg)



