Nobelli yazar Miguel Angel Asturias’ın kitapları şık tasarımlarıyla yeniden okurla buluşuyor. Nedim Gürsel, annesi Leyla Gürsel tarafından iki romanı Türkçeye çevrilen Asturias’ı yazdı.
Nedim GürselYordam Yayınları özenli bir baskıyla 1967’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Guatemala’lı yazar Miguel Angel Asturias’ın yapıtlarını yeniden yayımlamaya başladı. Otoriterleşme eğiliminin giderek hızlandığı, ‘tek adam, tek parti, tek ideoloji’ anlayışının gündemden düşmediği bir ortamda, başta Sayın Başkan olmak üzere yazarın öykü ve romanlarının güncel önemine dikkat çekmek isterim. Bu yapıtlardan ikisinin annem Leyla Gürsel tarafından dilimize kazandırılmış olmasının benim için özel bir anlamı var. Kasırga ve Guatemala’da Hafta Tatili’nin çevrilme sürecini yakından izlemiş, hatta bazı bölümlerini oflaya puflaya daktiloda yazmıştım. İlk öyküleri Yeni Ufuklar, Yeni Dergi, Papirüs gibi dönemin kalburüstü edebiyat dergilerinde yayımlanan bir ergendim o yıllarda. Galatasaray Lisesi’nde yatılı okuyordum. Geceleyin yatakhanede, mavi karpuzlu lâmbanın ışığı söndürüldükten sonra uzak ülkelerin, deniz aşırı yolculuların hayalini kuruyordum. Derken, 1967 yazında, deniz aşırı olmasa da, o zamanın koşullarında uzun sayılabilecek bir yolculuğa çıktım. Annem Paris’teydi, onu görmeye gittik ağabeyim Seyfettin Gürsel’le. Ve Asturias’la tanıştık. O yıllarda Guatemala büyükelçisiydi ünlü yazar. Galatasaray Lisesi matematik öğretmeni annem de, edebiyat öğretmenim Tahir Alangu’nun Almancasından bulup okuduğu Kasırga’yı çeviriyordu boş zamanlarında. Romanda, olağanüstü bir betimleme gücüyle, ülkesinin coğrafyasını, bitki örtüsünü ve toplumsal çelişkilerini anlatıyordu yazar. Guatemala’dan unutulmaz insan portreleri çiziyordu. Annemin ekvatoryal bitkilerin Türkçe karşılıklarını bulmakta zorlandığını anımsıyorum. Asturias’ı görmesinin asıl nedeni de ona danışma gereğini duymasıydı. Yazar, elçilik binasında çok sıcak karşıladı bizi, kitaplarının Fransızcalarını bana “Genç yazar Nedim Gürsel’e” diye imzaladı. Halâ Hisar’daki evimizin kitaplığında dururlar, arada bir Les Légendes de Guatemala’yı, Les Hommes du Mais’i ve pek bilinmeyen Şiirler’ini açıp yeniden okurum. Asturias’ın iri yarı, çok etkileyici bir görünümü vardı. Yosunlu, taş duvarlardaki kabartmalardan tanıdığımız Maya tanrılarına benziyordu. Annemin Türkçe karşılıklarını bulmakta zorluk çektiği bitki ve hayvan adlarını peş peşe açıklıyor, İspanyol aksanıyla konuştuğu Fransızca sözcükler ağzından tane tane dökülüyordu. Çok değil iki üç ay sonra, anlattıklarıyla bizi Guatemala’nın büyülü dünyasına çeken, düşgücünün sınırlarını zorlayan efsanelerle, acı çeken, sömürü ve baskıya direnen emekçi halkın güç yaşam koşullarıyla tanıştıran yazarın Nobel Ödülü’nü alacağını bilemezdik. O yaz annemin, Asturias’ın karmaşık ama tadına doyulmaz cümlelerini Türkçeye çevirirken neler çektiğini, Saint-Michel bulvarındaki otelinden neredeyse hiç çıkmadan çalıştığını, çatı katındaki daracık odasında kendine yeni bir dünya kurduğunu anımsıyorum. Tüm zamanını çeviriye ve onu ziyarete gelen oğullarına adamıştı. Kasırga’nın ilk baskısı, sevgili Doğan Hızlan’ın yönettiği Altın Kitaplar’da çıktı, daha sonra ilk yayımcım Oğuz Akkan, Cem Yayınları’nda yeni baskısını yaptı. Ve yıllar geçti aradan. Asturias’ın başını çektiği, Güney Amerika edebiyatına özgü ‘büyülü gerçekçilik’ akımı daha çok Marquez’in yapıtlarıyla dünyada ilgi gördü, Asturias unutulur gibi oldu. Ama büyük yazarlar öyle kolay terk etmiyor sahneyi. Guatemalalı romancıyı yeniden okurken yarattığı dünyanın büyüsüne, o eşsiz anlatım gücünün çekimine kapılmamak elde değil. En yetenekli yazarlarını, en değerli gazeteci ve aydınlarını hapse atan ‘Yeni Türkiye’ye hoş geldin Miguel Angel! Tanışmamızdan bu yana tam elli yıl geçmiş, yarım asır eder. Ama o günün anısı belleğimde halâ tazeliğini koruyor. Annem Leyla Gürsel’in çabası da. Ağabeyim ve beni yetiştirmekte gösterdiği özveriyi çevirilerinden de hiçbir zaman esirgemedi. Yalnızca Asturias’ı değil, Marguerite Duras, Henri Troyat, André Gide gibi yazarları da kazandırdı dilimize. Guatemala’da Hafta Tatili’nin ilk baskısına çevirmen olarak, bir trafik kazasında yitirdiği eşi babam Orhan Gürsel’in adını koymuştu. Bu çarpıcı öykü kitabı emperyalizme karşı savaşan yerlileri anlatıyordu çünkü, o yıllarda devlet memurlarının böyle ‘aşırı sol’ görüşler içeren kitapları çevirmeleri sakıncalı sayılıyordu. Bugün de, ne yazık ki, durum pek farklı değil. Başkaldırının da, kimi zaman erdem olabileceğini unuttuk; giderek muhafazakârlaşan, çağdaş ve demokratik değerlerden her gün biraz daha uzaklaşan bir ülkede yaşıyoruz. Ama Asturias halâ kendi dünyasında eşsiz bir yolculuğa çıkarabiliyor bizi, yerelden evrensele doğru bir yörünge izleyen yapıtıyla etkileyebiliyor. Bu etki gücünü iyi edebiyatı savunan yazar ve çevirmenlere borçluyuz. Nur içinde yatsınlar...
Kaynak: Radikal Kitap






