Egzotizm “dışarıdan gelen” bir farklılık ve yabancılık duygusunu temsil etmesi bakımından önemli, çünkü bu sayede sanatçılar alışılmış yerel ve kültürel kodların ötesine geçerek özgün fikirler geliştirebilir.
On dokuzuncu yüzyılın ortalarında Britanya’da bir seraya girdiğinizi hayal edin. İçeride dev nilüferler havuzlarda süzülüyor ve narin eğreltiotları cam kasalarda sergileniyor. Bu, Viktorya döneminin ruhunu en iyi özetleyen sahnelerden biri olabilir: bilimi, merakı, gösterişi birleştiren bir kültürel tutku. Egzotik bitki yetiştiriciliği bu dönemde yalnızca bir hobi değil, bir statü göstergesi ve imparatorluk gücünün sahneye konduğu özel bir alan haline geldi. Hatta zenginler arasında Orkide Çılgınlığı’nı başlatacak türden bir ilgiyle takip ediliyordu.
Bu hikâye Viktorya Dönemi’nden çok öncesine dayanıyor. On altıncı yüzyılda Batılı kâşifler Yeni Dünya’nın kapısını araladığında daha önce görmedikleri bir çeşitliliğe sahip birçok egzotik manzarayla karşılaştılar ve tutkulu araştırmacılar o coğrafyanın tehlikeli ormanlarında dolaşarak heyecan verici güzellikler keşfetti. Örneğin William Cattley’nin adını taşıyan Cattleya labiata türünün keşfi egzotik bitki tutkusunu ateşledi. O dönemde nadir bir orkideye sahip olmak prestij meselesine dönüştü. Öyle ki, bazıları bu bitkileri elde etmek için fahiş fiyatlar ödemeye razı oldu ve kimi koleksiyoncular dünyanın ücra köşelerinde yeni bir tür keşfetmek için bitki avcılarının tehlikeli yolculuklarına sponsor oldu.

O dönemde egzotik bitkiler aynı zamanda imparatorluğun botanik ağındaki stratejik önemini de yansıtıyordu. 1759’da botanik bahçesi olarak kurulan Kew Gardens 1840’ta dünyanın dört bir yanına dağılan botanik araştırmacıları sayesinde kamusal bir kuruma dönüşerek Britanya’nın küresel bitki ağının merkezi haline geldi. Kew Gardens imparatorluğun sömürgelerindeki tarımsal ve ticari faaliyetleri de destekledi. Nitekim Amazon’dan getirtilen kauçuk tohumları Kew Gardens’ta çimlendirilerek sömürge plantasyonlarına dağıtıldı.
Kurumsal yayınlar yapmaya başlayan Kew Gardens, bünyesine sanatçıları da dahil ederek botanik illüstrasyondan faydalanmaya başladı. Bu dönemde bitkilerle ticari, hobi veya bilimsel araştırma amacıyla ilgilenenler için bitki katalogları yayımlanmaya başladı. Biyolog ve botanik sanatçısı Marianne North Jamaika’dan Japonya’ya birçok ormanı gezerek bitkilerin kataloglanmasında önemli rol oynadı. Ressam Pierre-Joseph Redouté ise bitkilerin detaylı çizimleriyle bilimsel illüstrasyona öncülük etti.
Sanatta bitkiler sıklıkla sembol olarak kullanılmıştır. Örneğin Rönesans döneminde zambak genellikle Meryem Ana’nın saflığı ve masumiyetiyle özdeşleştirilirken gül ilahi sevgiyi temsil etmiştir. Yüzyıllar boyunca bir birikim oluşturan bitki sembolleri 19. yüzyıldaki egzotik bitki merakıyla birleşince çiçeklerin anlamlarını derleyen Floriografi sözlüklerinin hazırlanmasına yol açtı. Bu konuda Louise Cortambert ve Kate Greenaway yüzlerce bitkinin sembolik anlamlarını derledikleri sözlükler yazdı.
Daha sonra Pre-Raffaellocu sanatçıların tablolarında bitkiler titiz bir gerçekçilikle çizildi. Bu sanatçılar için resimlerini doğada yapmak ve canlı renkler kullanmak önemliydi. Doğal ışığı ve manzarayı en doğru şekilde resmedebilmek için saatlerce doğada vakit geçiriyorlardı. Örneğin Sir John Everett Millais ünlü Ophelia tablosunu çizmek için uzun saatler boyunca nehir kenarında çalıştığını ifade etmiştir.

Egzotik bitkilerin edebiyata yansıması özellikle de doğaya zaten sempatisi olan romantik akımla çarpıcı bir hal aldı. Romantik sanatçılar 19. yüzyıla damgasını vuran şehirleşme ve sanayileşmenin insanları doğadan ve doğal varoluşundan uzaklaştırdığını düşünüyordu. Kültürün asla doğaya galip gelemeyeceğini, insanın doğanın bilinmezliği karşısında bir hiç olduğunu ve insanın doğanın bir parçası olduğu düşüncesini benimsemişlerdi. Dolayısıyla romantizmde doğaya bir olumlama olduğu açıktır. Fakat bitkilerin romantik eserlerde kullanılışı uç noktalarda olmuştur. William Wordsworth’ün “Bir Bulut Gibi Yalnız Dolaştım” şiirindeki nergisler veya Elizabeth Barrett Browning’in “A Flower in a Letter” (Mektuptaki Çiçek) şiirindeki menekşeler insan yaşamının kimi hoş detaylarını yine doğanın hoş detaylarıyla anlatır. Öte yandan bitkilerin korkunç ve gizemli canlılar olarak tasvir edildiği eserler de vardır. Bilhassa egzotik bitkiler, dünyanın yeni keşfedilmiş bir bölgesinden gelmesi, daha önce Avrupa coğrafyasında hiç görülmemiş olması ve çok zor koşullar altında temin edilebilmesi gibi mistik bir arka plana sahip olmasından dolayı gotik korku edebiyatını besledi. Bu eserlerde kan emen orkideler ve cazibesiyle insanı tuzağa düşürüp yiyen bitkiler vardı. Örneğin H.G. Wells’in “Tuhaf Orkidenin Çiçek Açışı” öyküsünde bir bitki koleksiyoncusunun orkide tarafından saldırıya uğrayıp kanının emilmesi anlatılır. Elbette bu eserlerin arka planında insanın doğayla oyun oynamaması gerektiğine dair 19. yüzyılın pragmatik rasyonel aklına karşı bir uyarı vardır: İnsan doğa karşısında haddini bilmelidir ve kendini merkeze alarak onu sömürmemelidir, çünkü doğayı tükettikçe kendinizi de tüketirsiniz.

Egzotizm “dışarıdan gelen” bir farklılık ve yabancılık duygusunu temsil etmesi bakımından önemli, çünkü bu sayede sanatçılar alışılmış yerel ve kültürel kodların ötesine geçerek özgün fikirler geliştirebilir. Bilinmeyen diyarlarla ilgili tuhaf hikâyeler, farklı ritüeller ve farklı coğrafyalar hem bireysel merakı hem de kolektif hayal gücünü besleyen bir çekim yaratır. Dolayısıyla merak ve şaşkınlık duyguları egzotizme içkindir. Viktorya dönemindeki egzotik bitki çılgınlığı bu eğilimin somut bir örneği. Bu bitkiler sadece botanik bir ilgi uyandırmakla kalmıyor, aynı zamanda Batı kültürüne “yabancı” ve gizemli bir dünya sunuyordu. Bu bağlamda bir kültürün diğer bir kültürü besleyebilmesi için o coğrafyanın dışından bir unsurun diğer bir kültür unsurunu “şaşırtması’’ gerekir. Bu şaşırtıcı tanışma süreci, iki farklı kültürün birbirini etkilediği ve farklı bir evrimleşme sürecine dahil ettiği bir kırılma noktasıdır. Bence egzotik unsurlar 19. yüzyıl Batı sanatını bu dinamikle şekillendirmiştir.







