Öykünün Gedikleri

Öykünün Gedikleri


Twitter'da Paylaş
0

Öyküye yönelik ilginin öykücülüğümüzü ileri noktalara taşıdığını kabul etmeliyiz. Ancak bu gibi olumlu gelişmelere paralel biçimde öykü üzerine yazılan yazıların, tartışmaların çoğu kez dar bir çerçeveyi, genel geçer deyiş ve saptamaları aştığını söylemek zor.

Behçet Çelik

İlk bakışta, öykünün öbür edebi türlere göre bölünmüş, hızlanmış, çok zaman koşuşturma, yetişme-yetiştirme telaşıyla geçen gündelik hayatımız için daha uygun olduğu düşünülebilir. Okumaya ayırabildiğimiz zaman dilimleri bölük pörçük, roman okumaya kalktığımızda başlayıp bitirmemiz günler sürebiliyor, oysa bir öyküyü otobüs, metro yolculuklarında ya da benzeri sınırlı sayılabilecek zaman dilimlerinde okumak mümkün. Buradan bakıldığında, günümüzde öykünün romandan daha çok yeğlenmesi umulabilir, ama biliyoruz ki hiç böyle değil. Bu durum bir yanıyla okuma alışkanlıklarımızla ilişkili. Uzun bir metnin sürükleyiciliğinin de gündelik hayatlarımızda karşılık geldiği yanlar olduğunu gözden kaçırmamak gerek. Her seferinde yeni bir metni okumaya girişmek yerine, olay örgüsüne bir kez girdiğimiz, karakterlerini az çok tanımış olduğumuz bir kurmacayı günler boyunca okumayı sürdürmek daha çekici ya da zahmetsiz geliyor olmalı. Bu gibi kaygıların ve romanın yayın dünyasındaki popülerliğinin yanında, öykünün gördüğü ilginin sınırlı kalmasının esas nedeni, sanırım, öykünün okurdan beklediklerinin romana göre daha zahmetli görülüyor olması.

Öyküyü tek bir tarzı ya da biçimi esas alarak tanımlamak mümkün değil, pek çok biçimlerde, çok farklı anlatım ve kurgularla öykü yazılabilir. Üstelik bu çeşitlilik durağan da değil, hayli dinamik bir tür öykü, denebilir ki yazılan her yeni öyküyle öykünün tanımının değişmesi, çeşitlenmesi, öykü yazımında yeni yollar açılması mümkün. Nitekim günümüz öykücülüğünü yakından takip ettiğimizde, birbiriyle pek de ilgisi olmayan metinlerin “öykü” olarak tasnif edilerek yayımlandığını görmekteyiz. Bununla birlikte, kuşkusuz istisnaları olsa da, öykünün özünde “sıkıştırılmış” bir tür olduğunu söylemek çok yanlış olmayacaktır. Bu sıkıştırılmışlık salt hacimden, sayfa sayısından ya da anlatılanların daha dar bir zaman dilimde geçmesinden kaynaklanmaz. Alice Munro’nun öykülerinin bazısı örneğin yetmiş seksen yıllık bir zaman diliminde geçer ve sayfa sayısı olarak da pekâlâ “novella” denebilecek hacimdedir. Yine de, ne novella deriz onlar için ne de roman; basbayağı öyküdürler. Bunun nedeni anlatının çoğunlukla anlara odaklanmış olmasıdır. Bu anlardan ilki onlarca yıl önce, öbürü onlarca yıl sonra yaşanmış bile olsa, Munro bize bütün bu zaman zarfında öykü kişisinin neler yapıp ettiğini, çevresinin nasıl değiştiğini uzun uzadıya anlatmadığı gibi karşılaştırmaya da gerek duymaz. Hatta bazı öykülerinde kişiler bile aynı değildir. Beri yandan, bu iki farklı zaman diliminde anlatılanlar arasında incecik, belli belirsiz bir bağ bulunur, daha doğrusu, öyküde bize sıkıştırılmış biçimde aktarılan bu iki yaşantı (ya da kişi) arasındaki bağı sezmek bize bırakılmıştır. Bunları sezebildiğimiz oranda Munro’nun öyküsünü neden bu biçimde kurguladığını ve bize anlatmayı ya da göstermeyi amaçladığının ne olduğunu kavramaya başlarız.

Öykünün sıkıştırılmış yapısı okunduğunda zemberek misali açılmaya başlar. Bu nedenle bir öyküyü okuyanların farklı noktalara yoğunlaşmaları, metindeki çağrışımlar aracılığıyla yakaladıkları izlerin, edinilen izlenimlerin birbirini tutmaması bizi şaşırtmaz. Öyle ki bizim farklı zamanlardaki okumalarımızda bile o öyküden aldıklarımız, sezdiklerimiz değişebilir, önceki okumamızda dikkatimizi çekmeyen bir bağlantı sonrakinde parıldayıverir. Bunun nedeni ilk okumamızdaki dikkatsizliğimiz değildir her zaman; bu iki okuma arasındaki zaman zarfında biz değişmiş olabileceğimiz gibi, öyküye bakışımız da farklılaşmış olabilir. Belki yazarın başka öykülerini okudukça onun anlatım tarzı, metinlerinde bir şeyleri saklama-açık etme yöntemleri ya da hayata bakış açısı daha aşina gelmeye başlamıştır bizim için. Sadece o öykünün yazarının değil, başka öykücülerin öyküleri ya da öykü üzerine okuduğumuz eleştirel yazılar, değerlendirmeler de zaman içerisinde öykü okuma biçimimizi farklılaştırmıştır.

Öykü okurken alımlama sürecine sezgimizi romanla kıyaslandığında daha yoğun biçimde katmak zorunda kalmamız ve metindeki boşlukları kendi deneyimlerimizle, yaşantılarımızla, duygulanımlarımızla –çok kez farkında bile olmadan– tamamlamamız nedeniyle böylesi öykülerin üzerimizdeki etkisi daha kalıcıdır. İlk anda yabancısı olduğumuz dünya bu şekilde içine girdiğimiz öykülerde neredeyse kendi dünyamıza dönüşür. Okuma ediminin böylelikle yaratıcı bir edime dönüştüğünü iddia etmek de mümkündür. “Sezgi”den söz ettim, ama bu “sezgi”nin doğuştan gelen bir yetenek olduğu sanılmamalı; öyküyle haşir neşir oldukça, farklı öykücülerin öyküleri ve öykü üzerine yazılmış metinler okundukça gelişen, genişleyen, çoğalan bir şeydir sezgi gücü. Edebi bir metne –konu özelinde öyküye– bakış biçimimize getirdiğimiz yeni odak ayarlarıyla okuma alışkanlığımızın değişmesinin ya da genişlemesinin sonucudur.

Öykü okurken alımlama sürecine sezgimizi romanla kıyaslandığında daha yoğun biçimde katmak zorunda kalmamız ve metindeki boşlukları kendi deneyimlerimizle, yaşantılarımızla, duygulanımlarımızla tamamlamamız nedeniyle böylesi öykülerin üzerimizdeki etkisi daha kalıcıdır.

Öykünün sıkıştırılmış yapısının daha dikkatli bir okumaya gereksinim duyduğu inkâr edilemez. Bu bir zahmet ya da külfet midir? Edebi bir metnin bizi değiştirmesini, dünyamıza bir şeyler katmasını, okuma ediminin de böylelikle edilgen bir eylem olmaktan çıkarak bizi daha etkin kılmasını bekliyorsak “zahmet” olarak görmeyiz bunu, aksine farklı edebi hazlar aldığımızı, bir anlamda çoğaldığımızı, estetik ve düşünsel olarak zenginleştiğimizi düşünürüz. Bununla birlikte öykü okurken dikkatimizi yoğunlaştıracağımız noktalar da sabit değildir, öyküden öyküye değişir. Öykünün sıkıştırılmış yapısını çözebilmemiz, başka bir deyişle öykünün bize açılması için bir gedik bulmamız gerekir. Kimi öykücülerin metinlerinde anlatım bize tutamak olur, anlatımdaki değişimden yakalarız; kimi öykücülerin metinlerindeyse kasten bırakılmış bir boşluktan, sözgelimi öykü kişisinin sessiz kalarak geçiştirdiklerinden metni çözmeye başlarız. Bunları sonsuzca çeşitlendirmek mümkündür, anlatıcının araya girmesi gibi aradan çekilmesi, sözdizimindeki değişim ya da yazarın bizim dikkatimizi çekeceğini umarak satır arasında değiniverdiği bir ayrıntı olabilir aradığımız gedik. Böyle ifade edince öykücünün hazırladığı bir bulmacayı çözmek gibi anlaşılabilir, oysa baştan bir gizi, gizemi, saklanan bir şeyi aramaya odaklanmış değilizdir bir öyküyü okumaya başladığımızda, ama öykü ilerledikçe metindeki cümlelerde yazılanlardan öte bir şeylerin, görüntülerin, seslerin, duygu ve duygulanımların etkisine girdiğimizi fark ederiz. Birkaç çizgi darbesiyle çizilen resimlerde o birkaç çizginin ötesini görür gibi olmamıza benzetilebilir, daha doğrusu bu tarzdaki resimlerde nesnenin ayrıntılarından soyulduğunda bile bize kendisini ele veren özüyle karşı karşıya gelmemiz gibidir. Bir bulmacanın çözülmesinin zaferi değildir bu. Bir araya gelen sözcüklerin nasıl olup da ilk anda anlattıklarının yanında bize öykü kişileri, olaylar vb. hakkında bambaşka şeyler sezdirdiğini, şimdinin anlatıldığı satırlarda bazen koca bir geçmiş ya da muhtemel gelecek hakkında da bir şeyler söylenmiş olduğunu hayranlıkla fark ettiğimizde duyduğumuz edebi bir coşkudur.

Öykünün çok farklı tarzlarda, üslup ve biçimlerde yazıldığına değinmiştim, yukarıdaki benzetmeyi de bu nedenle bütün öyküler için bir formül gibi düşünmemek gerek. Tam tersi bir örnek de verilebilir, ayrıntı üstüne ayrıntı nakşedilerek yazılmış da olabilir öykü. Her bir ayrıntının bize ilk anda çağrıştıracaklarının yanında, bütün bu ayrıntıların bir araya gelişinin, birbirine bağlanışının, ifade ediliş tarzının, bu ayrıntıların ötesinde belki de öykü boyunca adı hiç anılmamış daha bütünsel bir olguyu, yaşantıyı, hali görünür kıldığını fark edebiliriz.

Yazılış, kurgulanış ya da anlatım farklılıkları nedeniyle bir öykünün bizi içine alacağı gedikler farklı farklıdır. Öykü okuma alışkanlığı diye bir şey varsa, bu, sözünü ettiğim gedikleri görebilmek, fark edebilmek ya da sezebilmekle ilgilidir. Şunu da iddia etmek mümkün: Farklı tarz ve anlatımlarla kaleme alınmış öyküler arasındaki temel ayrım da, bu gediklerin kurgulanış ve anlatılışındaki farklılıktır. Dikkatsizce okunduğunda bu gediklerin gözden kaçması doğaldır; kimilerimizin, “Ne var bunda, basit bir olay işte anlatılan” dediği öyküyü başkalarının olağanüstü bulması, öncekinin fark edemediği gedikleri öbürünün sezip oradan metne girebilmiş, öykünün zembereğinin açılmasına kendince katkıda bulunmuş olmasındandır.

Tersinden bir örnek vereyim. Zembereğin açılamamasından. Geçtiğimiz günlerde genç bir öykücünün yazdığı bir öyküyü okurken cümlelerin hemen hepsinin şimdiki zamanda olması dikkatimi çekti. Daha çok minimalist tarzda kurgulanan öykülerde yeğlenen bir anlatımdır bu; bizi metnin zamanına buyur eden, yaşananlara doğrudan tanıkmışız, oradaymışız gibi hissetmemizi sağlayan, gördüklerimizin ardında ne olup bittiğini anlatıcının bize fısıldamadığı, görebildiklerimizden yola çıkarak meseleyi, derdi anlamaya çalıştığımız bir yapıdır. Minimalist bir öykü değildi oysa okuduğum; öykücü aralarında birkaç yıl bulunan farklı anları anlattığı öykünün her bölümünde şimdiki zamanı yeğlemişti. İç içe geçmiş toplumsal ve bireysel acılarla örülü bu öyküdeki hemen her cümlenin fiili şimdiki zamandı. Öykü sürekli biçimde “-yor”larla ilerliyordu. Bu tercih, kendimizi öyküde anlatılan her zaman diliminin tam içinde, ortasında hissetmemizi sağlıyordu, ama yorucuydu da, “-yor”ların sayfalar ilerledikçe bir tekdüzelik hissi yarattığını da itiraf etmeliyim. Öyküyü okuduktan sonra şunu düşündüm: Öykünün çok çarpıcı bir zirve noktası vardı. Yazar sadece bu zirve noktasını bu şekilde “-yor”larla akıp giden cümlelerle anlatmış olsaydı, bu “-yor”lar bize başka bir şeyi fark ettirebilirdi. Öykünün başkahramanının neredeyse kendinden geçtiğini, yapıp ettiklerinin handiyse otomatiğe bağlandığını daha derinden hissedebilirdik. Fiildeki değişim anlatılanlarla aramızdaki mesafeyi değiştirebilir, bu yeni mesafe de bize ruh halindeki değişimi sezdirebilirdi böylece. Seçilen zaman kipi, öykünün zirve noktasına ayrıcalıklı bir ışık tutabilirdi. Oysa öykünün tamamı şimdiki zamanda yazıldığı için öykünün en önemli ânındaki değişim tam olarak sezilemez hale gelmişti. Daha çarpıcı olabilecek zirve noktası sıradanlaşmıştı.

Öykü kitapları hakkındaki değerlendirmelerin, eleştirilerin, tanıtım yazılarının albenisini azaltan bir eğilim var: öykülerin özetlenmesi. Kitapta yer alan, diyelim, on küsur öyküde neler anlatıldığının birkaç cümleyle aktarıldığı bu tarzdaki yazılar da kuşkusuz bize o kitap hakkında bir şeyler söyler, ama bir düşünelim, öykücülerin hakkında yazacağı kaç konu ya da izlek vardır ki? Özetlendiklerinde pek çok öykü birbirini andırmayacak mıdır? Bir öyküyü değerlendirirken olay örgüsünün bu denli öne çıkarılmasının öyküyü öykü yapan başka noktaların gözden kaçmasına neden olacağı açık. Aynı biçimde, o öykü ile benzer konuların ele alındığı başka öyküler ya da bu öyküleri kaleme alanların öykü tarzları arasındaki farklılıkları da bu özetlerle ifade etmek, tartışabilmek mümkün değildir. Öyküyü konusuyla, anlatılan olaylarla sınırlandıran bakış açısının öykücüleri başkalarının ele almadığı konular aramaya sevk edebileceğini iddia etmek çok mu abartılı olur, bilemiyorum, ama öykü dendiğinde sürekli olarak konu ya da izlek öne çıkıyorsa, arayış içerisindeki yazarların daha çarpıcı olayları, daha önce anlatılmamış olanları anlatma derdine düşmeleri yadırganmamalı.

Anlatıcının konumuna son zamanlarda daha sık değinildiğini görüyor olsak da, bu meselenin çok zaman göz ardı edildiğini söyleyebiliriz. Oysa öykücü yazmaya başladığı öykünün daha ilk cümlesini kurarken anlatıcının nereden anlatacağına dair bir seçim yapmıştır. Öykünün devamını da belirleyecek bir seçimdir bu.

Öyküyü olay örgüsüne indirgemek metne çok uzaktan, ayrıntıların gözden kaçacağı kadar ötelerden bakmaya benzetilebilir. O mesafeden bakınca tek görebildiğimiz olayların nasıl geliştiğidir. Bunun yetersiz bir bakış olduğunu ifade etmek bile gereksiz. Bu bakışın tam tersine metne aşırı yakından bakmak da benzer sonuçlar doğurabilir. Öykünün içerisindeki “altı çizilecek cümleler”in, “sıcak ifadelerin” öne çıkarılıp vurgulanması kastettiğim. Bu da bir okuma alışkanlığı, bir beğeni ölçütü. Bu bakışın da öykünün bütününün, o metni öykü yapan şeylerin bazılarının gözden kaçmasına neden olacağı, öyküyü sadece güzel cümlelerle ifade edilenlere indirgeyeceği ortada.

Oysa bir öykü ya da öykü kitabı değerlendirilirken, olay örgüsünün ya da cümlelerin güzelliğinin ötesinde üzerinde durulacak başka pek çok yan vardır. Cümlelerin birbirini nasıl takip ettiğinin, sözdiziminin, tercih edilen kiplerin, kurgudaki sıçramaların, yinelemelerin, söz oyunlarının, dekor ya da mekânın öykünün temel sorunsalına ya da atmosferine katkısının, anlatıcının öyküde nerede durduğunun, neyi nasıl gördüğüne dair ipuçlarının vb. tartışıldığı yazılar, sadece o öyküyü okuyanlar için yeni ve farklı bakış açıları sunmaz, aynı zamanda öykücülerin kendi yazdıklarını da başka gözle görmelerini sağlayabilir. Öyküye bakış, öyküyü alımlayış biçimlerimiz, bu gibi noktaların üzerinde durulduğu, tartışıldığı metinler okudukça değişir, gelişir.

Yukarıda saydığım örnekler arasında anlatıcının konumuna son zamanlarda daha sık değinildiğini görüyor olsak da, bu meselenin çok zaman göz ardı edildiğini söyleyebiliriz. Oysa öykücü yazmaya başladığı öykünün daha ilk cümlesini kurarken anlatıcının nereden anlatacağına dair bir seçim yapmıştır. Öykünün devamını da belirleyecek bir seçimdir bu. Diyelim, üçüncü tekil kişi anlatıyor öyküyü, yani anlatıcı öykü kişilerinden biri değil. Böyle bir anlatıcının az sonra anlatacaklarını nereden bildiğini, bunları nasıl öğrendiğini de sorgulamayız. (Oysa klasik öyküde tam tersine, öykülerin girişinde anlatıcı kendi pozisyonunu özetleyerek başlar anlatmaya, ama günümüz öykücülüğünde bu yeğlenen bir anlatma tarzı değil.) Bununla birlikte, anlatıcı bir kamera gibi konumlandırılmış, anlatacakları gördükleriyle sınırlandırılmışsa, onun olan biteni dışarıdan anlatıyor olması her zaman her şeyi gönlünce yapabileceği, dilediği anda öykü kişisinin içine girip bize onun dışa vurmadıklarını ifşa edebileceği anlamına gelmez. Anlatıcının dışarıda kalmayı sürdürüp öykü kişisinin söz ve hareketlerini bize aktarması, onun iç dünyasını bunlar üzerinden ifade etmesi gerekir. Bunun yerine anlatıcının birdenbire kamera olmayı bırakıp öykü kişisinin zihnini okuyan bir aygıta dönüşmesi öykünün bütünlüğünü ve akışını zedeleyebilir. Böyle bir şey hiçbir zaman mümkün değildir demek istemiyorum, öykü bizim bunu kabul edeceğimiz biçimde kurgulanmışsa ya da anlatıcının konumundaki değişimin apayrı bir anlamı varsa bunu bir zaaf olarak değerlendirmeyiz, ama anlatıcının konumunun gelişigüzel değişmesi öykücünün işin kolayına kaçtığı şeklindeki yorumları mümkün kılar.

Şöyle bir örnek de verilebilir. Öykücü anlatıcı tercihini üçüncü tekil kişi olarak yapmış, ama anlatıcıyı öykü kişisine bitiştirmiştir. Böyle bir anlatıcı rahatlıkla öykü kişisinin zihninden geçenleri aktarabilir bize, ama o anlatıcı da öykü kişisinin nasıl biri olduğuyla, dünyaya nasıl baktığıyla, kelime dağarcığıyla kayıtlıdır. Anlatıcının o öykü kişisinin zihninin içini bize aktarırken o kişinin aklından geçirmeyeceği, geçiremeyeceği cümlelere yer vermesi yazarın öyküye yersiz bir müdahalesidir, yazarın öykü kişisinden rol çalmasıdır. Yukarıda değindiğim gibi, öykü okumayı anlatılan olayların çarpıcılığıyla ya da güzel cümlelerle sınırlandırmış bir göz için anlatıcının konumu pek bir anlam ifade etmeyecektir. Verdiğim ikinci örnekte olduğu gibi yazarın yersiz müdahalesi olarak tanımlanabilecek bir cümle, diyelim afili bir cümleyse, çarpıcı, göz alıcı bir saptamaysa, anlatıcının konumunu önemsemeyen bir bakışla bakıldığında çok rahatlıkla başarı ya da yetkinlik olarak algılanabilir.

Günümüzde yazılan öykülerin arz ettiği çeşitliliğin öykü okuma tarzımızı ya da değerlendirme biçimimizi her daim ya da her öykü için geçerli kıstaslarla yapmayı olanaksızlaştırdığının da altını çizmek lazım. Eleştiri ya da değerlendirmeyi sabit referanslar üzerinden yapmaya kalktığımızda öyküdeki dinamizmi, değişimi gözden kaçırma riskiyle yüz yüze geliriz. Sonuçta bu kıstaslar bugüne kadar yazılmış öyküler hakkında yapılmış eleştirilerle ortaya çıkmıştır; elimizdeki kıstasların yepyeni bir öyküleme tarzını kuşatması beklenemez. Yine de bazı genellemeler yapamayacağımız anlamına gelmemeli bu durum.

Örneğin, bütün edebiyat türlerinde olduğu gibi, öyküde de, biçim-içerik ayrımı özünde sanal bir ayrımdır. Biçim ve içerik birlikte var olur; bunları biz sonradan bir eleştiriye kalkıştığımızda ayrıştırırız, “Bu öykünün,” deriz, “biçimsel özellikleri şunlardır, içeriğiyse şudur.” Oysa bu ikisi bir bütündür ve birbirlerini etkilerler. İlk anda “biçim” başlığı altında değerlendirilebilecek noktalar (öykünün nasıl anlatıldığı) da, “içerik” başlığı altında değerlendirilebilecek noktalar kadar metnin ne anlattığına ilişkin olabilir. Anlatıcının olayları kesik kesik anlatması aynı zamanda bu olayların öykü kişileri tarafından henüz net biçimde görülmemiş olduğunu ya da anlatıcı aynı zamanda öykü kişisiyse onun ruh halini ifade ediyor olabilir, bu nedenle salt biçimsel bir değerlendirme değildir bunu tespit etmek. Öykünün bizi içine çektiği atmosfer de sadece betimlenen, anlatılan ortamdan, mekândan, dekordan ibaret değildir. Çok zaman bizi öykü kişilerinin ruh haline ya da olayların geçtiği yere hâkim olan duyguya ulaştıran bunların nasıl anlatıldığıdır, yazarın üslubu, seçtiği duygu tonu belli belirsiz bizi peşi sıra okuyacaklarımıza hazırlar, metinde anlatılmadan geçilen noktaları görünür kılar, bunları fark etmemizi, zihnimizde tamamlamamızı sağlar.

Özellikle öykü gibi çok zaman ekonomik bir anlatımın yeğlendiği, birkaç sayfalık bir edebi metinde biçimsel özelliklerin, metnin yapısının, kurgusunun, seçilen kiplerin öyküde anlatılanlar üzerindeki etkisi daha yoğundur. Sadece olay örgüsüne, altı çizilecek cümlelere odaklanmayan, öykünün biçimsel yanıyla içeriğinin birbirini nasıl etkilediğini, birlikte nasıl o öyküyü vücuda getirdiğini araştıran bir bakış açısıyla baktığımızda öykünün bize tahmin ettiğimizden daha çok şey söylediğini görmemiz mümkün hale gelir.

Bir öykü üzerine derinlemesine düşünmek, iyi-kötü sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek sükûnetin ötesinde ciddi bir uğraş ve zaman ister. Çok zaman böylesi değerlendirmelerin bir anlamı olması için ele aldığımız öyküyü o öykücünün başka öyküleriyle birlikte tartışmak gerekir.

Öykülerle ilgili değerlendirmelerde, “Kendine özgü öykü dili/öykü evreni kurmuş” cümlesine sıkça rastlarız, ama bu kendine özgülüğün ne olduğunun, nasıl ortaya çıktığının, öykülerdeki hangi tercihlerin bizi bu saptamaya götürdüğünün tartışıldığını, örneklendirildiğini nadiren görmekteyiz. Oysa öykü okuma alışkanlığı ya da beğenisi, azın içerisinde çoğalanları görebilmek, ayrıntıların barındırdığı imkânları sezebilmektir; öykü üzerine yazılmış metinlerin de genellemelerden çok ayrıntılara odaklanması daha etkili bir eleştiri imkânı sunacaktır. Yazının başında gündelik hayatlarımızdaki hızdan söz etmiştim, sanırım öykü üzerine düşünürken de hız meselesi bir handikap teşkil ediyor. Belki hızlı okuyor, değerlendirmelerimizi hızlıca yapıyoruz, bunun sonucunda da okuduğumuz öykünün nirengi noktalarını, o öyküyü başka öykülerden ayıran gedikleri kaçırabiliyoruz. Sonuçta, öykü üzerine söyleyeceklerimiz, çok zaman “Beğendim”, “Beğenmedim”, “Olacak gibiymiş ama olamamış” gibi cümlelerle sınırlı kalıyor.

Daha sakince okumak gerekli sanırım öyküleri, ama bu okuma sükûnetinin yanında öykü üzerine düşünür, kafa yorar, söz söylerken de telaştan uzak durmakta fayda var. Öykünün kolay yazıldığı gibi kolayca okunduğuna ve kolayca değerlendirmenin mümkün olduğuna dair yanlış bir izlenim var. Metnin kısalığı, olayların ve kişilerin azlığı neden oluyor buna. Oysa bir öykü üzerine derinlemesine düşünmek, iyi-kötü sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek sükûnetin ötesinde ciddi bir uğraş ve zaman ister. Çok zaman böylesi değerlendirmelerin bir anlamı olması için ele aldığımız öyküyü o öykücünün başka öyküleriyle birlikte tartışmak gerekir. Bunun yanı sıra, aynı kuşaktan başka yazarların öyküleriyle ve öykü geleneğimiz içerisinde o öykücünün benzeştiği ya da ayrıldığı öykücülerle karşılaştırmak da ufuk açıcı olabilir. Sonuncusuna, yani bir öykücünün öykü geleneğimiz içerisinde kimlerle benzeştiği ya da ayrıldığı konusuna daha sık değiniliyor. Ancak öykü geleneğimiz konusunda referans alabileceğimiz eserlerde de öyküyü öykü yapan ince noktalara, nüanslara, tekniklere –öykünün bize kendisini açtığı gediklere– nadiren rastladığımız, toplu değerlendirmelerde öykücülüğümüzdeki uğraklar, eğilimler, yaklaşımlar gibi konularda genel kabul görmüş doğrularla yetinildiği de bir gerçek. Kabul etmeliyiz ki öykücülüğümüzün önemli adları hakkındaki yerleşik yargılar ya da edebi ekoller hakkındaki saptamalar genellikle oldukları gibi doğru/geçerli kabul edilerek yinelenip duruyor, genç öykücü de buralarda bir yerlere yerleştiriliyor. Referans alınan öykücü onlarca kitabında, diyelim yüze yakın öykü yazmış da olsa, bütün bu külliyat birkaç cümleye indirgendiğinde kalıp sözlerden öte gitmeyen birkaç cümleye sıkışıp kalıyor o yazarın öykücülüğü. Bir de bu kalıplar üzerinden genç öykücülerin yapıtları tartışılıp değerlendirildiğinde genel geçer doğruları aşacak söz söylenmesi pek mümkün olamıyor.

Öykü eskisine göre daha çok önemseniyor, yeğleniyor. Yayımlanan dergiler, öykü kitaplarındaki çeşitlilik ve öykü odaklı etkinlikler düşünüldüğünde canlı bir “öykü ortamı”ndan söz etmek pekâlâ mümkün. Öyküye yönelik bu ilginin öykücülüğümüzü ileri noktalara taşıdığını da kabul etmeliyiz. Ancak bu gibi olumlu gelişmelere paralel biçimde öykü üzerine yazılan yazıların, tartışmaların çoğu kez dar bir çerçeveyi, genel geçer deyiş ve saptamaları aştığını söylemek zor. Öykücülere ne zaman romana “geçeceklerinin” sorulması artık klişe halini almış bir şakadan öte anlam taşımıyor olsa da, öykünün imkânları, öykünün bugün neye karşılık geldiği ya da yakın gelecekte neye karşılık gelebileceği, öykü okumanın bize, dünyamıza, dil duygumuza neler katacağı gibi konuların ele alındığına sıklıkla tanık olduğumuz söylenemez. Belki de daha basit görünen ama yanıtını hemen vermenin pek de kolay olmadığı sorular sormak lazım: Bir öyküyü neden beğenir ya da beğenmeyiz? Bir metni öykü yapan nedir? Bizi çarpan, etkileyen nedir bir öyküde? Aslında öykü okurken belirli belirsiz bunları kendimize sormuyor değiliz, ama galiba aklımıza gelen ilk yanıtla yetinip sayfayı çeviriyor, bir sonraki öyküyü okumaya başlıyoruz.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR