“İyi edebiyatın, sahici yazarların-şairlerin meçhul okurları için böyle kehanetleri, yol üstüne serpiştirdikleri sürprizleri vardır. Hiçbir şeyden memnun olamadığımız, özellikle kendimize katlanamadığımız zamanlarda, kalabalıklara karışmanın yorgunluğunu sırtlanan bir yoldaş gibi, dizlerimiz dermandan kesildiğinde sırtımızı sıvazlıyor sözün dostluğu. (…) Düşüncelerin karargâh kurduğu metinler, yabancısı olduğumuz bu yeryüzünün aşinası kılıyor bizi. Edebiyatın, iyi bir metnin okur üzerinde böyle zapt edilemez bir gücü var açıkçası.”
Kehanete Uğrayan Okur, Melce Selime Öztürk
Doğduğum yerde omzuma dokunup uyandıran, etrafa baktırıp düşündüren, başka türlü olana açık bırakan o “cin”… Cin diyorum ama bu başka bir isimle de anılabilir. Bir şey gelip çarpmış veya ben gidip çarpılmıştım. Doğarken varlığıma içkin olan öz böylelikle uyanıp uyandırmıştı. Ne zaman ve nasıl oldu bilmiyorum ama bir garipliğin üzerime çöktüğünü veya içime sızdığını biliyorum. Sonrası, uyanıp uyandıranın rüzgârıyla çekip gitmemin, kaybolup bulunmamın hikâyesidir. Kedinin her şeyi burnuyla tanıdık kılarak müphemlikten çıkarması gibi bir halin… Kedi değil, okurdum; koklamıyor, sayfalarda uzanıp kalmış cümlelerin hissettirdiğine bakarak kendime ve mekânın uğultusuna katlanıyordum. Her neredeysem orası biraz gurbet oluyor, ilk fırsatta kendimi yurtmuş gibi gelen cümlelere yatırıyordum. O kadar insan arasında yalnız ve canı sıkkın, okumaya başladığımda ise dostlarıma kavuşmuş gibi şenleniyordum.
Ah, demek ki sıkılan, dolayısıyla feraha çıkmak isteyen bir canım vardı. Sonradan öğrendiğim dilde okuduğum hikâyelere “yuvarlanmam” bu yüzdenmiş. Ahmet Turan Alkan’ın ruhuna selam olsun diye “yuvarlanmam” diyorum. O anlatsın: “Can sıkıntımı gidermenin en şahane biçimi, bir kitap bulup içine yuvarlanmaktı. Yuvarlanmak fiili rastgele seçilmiş değildir; nasıl bir şey? Şöyle bir şey: Sıcak, çok sıcak bir yaz gününde bir kum tepesinin yamacından yumuşak bir düşüşle aşağı doğru yuvarlanıp gitmek ve sonunda buz gibi suya düşüp ferahlamak. Kitaplar bende böyle bir tesir yapıyordu ve yuvarlanıp düştüğüm o ferahlıkta, dış dünya ile bütün alâkamı keserek zihni maceraların içinde sürüklenip gidiyordum.”
“Hayatım kitaplar arasında geçti” diyeceğim ama hepsi bu kadar değildi. Her zaman canımı sıkan bir gerçekliğim de oldu. Böyle hep uyumsuz, böyle hep kitaplara kaçan hülyalı olunca annem de fark etti, çarşı-pazara eşlik etmeyişime şahitlik edenler de merak etti: “Bu nedir ve nasıl bir haldir böyle?” Neyi nasıl yaşadığımı biliyordum ama anlatmaya kalktığımda bilemediğimi anlıyordum. Belki de okumak benden doğan fiil değil, kendisinde yaşadığım evrendi. Neyse ki Augustinus’un İtiraflar’ında kehanete uğrayacak, halime tercüman bulacaktım. Teozof, “O halde zaman nedir?” diye sorduktan sonra devam ediyordu: “Bana kimse sormazsa biliyorum ama nedir diye sorulduğunda veya açıklamak istediğimde bilmiyorum.”
Kendimden biliyorum; kitapların (cinlerin mi deseydim) kaptığı insanlar, “sürüler içinde sürmeli koyun” sayılırlar. Güftesi Rüştü Şardağ’a ait, Benzemez Kimse Sana şarkısını da en çok onlar hak ediyor. Doğrusu, hep bu sürmelileri sevdim. Doğdukları yere sığmayıp oradan taşanları; çokça kırılanı, incineni, başı kendisiyle dertte olanı, Tanrı’ya yurt olabilen kalbine yakışır yurt bulmakta zorlananı, şurada-burada bereketli bir toprak gibi duran metinlerde yol alanları… Onları gözlerinden tanıdım, incinmiş kalplerinden hissettim, şifayı bekleyişlerinden bildim. Ah Ceren Önder Kandemir! Babanızın (Sırrı Süreyya Önder’in) vefatından sonra yazdığınız metinde yaptığınız tanımlamayı alıp kalbime sakladım. Şöyle diyordunuz: “Aklıma ara ara söylediği türkünün sözleri geliyor: sürüler içinde sürmeli koyun. Türkünün geneline pek düşkün değildi ama bu cümleyi çok severdi. Sevdiği birini tarif etmek için kullanırdı: “Sürüler içinde sürmeli koyunsun.” Şimdilerde bir çırpıda ve hiç düşünmeden “azınlık, marjinal” deyip geçilen herkesi ne güzel tanımlıyor bu tarif.”
Neşesi kaçmış günlerin birinde, “hakikatin hatırası” gibi duran bir fotoğrafta gördüğüm Melce Selime Öztürk, Kehanete Uğrayan Okur’un yazarı da böyle bir “sürmeli”dir. Okuru olduğu metinlerde peşine düştüğü sorular, oralardan dönüşte yazarken gösterdiği çok şey sevdirmiştir. Evet, bir “sürmeli” olarak, öndeki koyunun sağrısına gömülü başlarla mesafelidir. Dahası, halime tercümandır. Memleket bildiğim metinleri okurken yaşıyor ve yaşarken de kendisine karışmış olanın kehanetine uğruyor çokça. Ve şimdi, Kehanete Uğrayan Okur başlıklı kitabıyla masamda duruyor.
“Okurken yaşamın izini görmek ve yaşarken yazarın sesini duymak” diyebileceğimiz bir muhtevayla yayımlanan kitabını, daha raflara bırakılmamışken okudum. Kalbine yakışır bir yurt özlemiyle okurken yazdığı ve kitabına giriş metni yaptığı “Evden Dünyaya: Çiftçiler ve Gezginler”de, yazarlar üzerinden insanın “yurtlu” ve “yurtsuz” oluşlarına baktırdı. Öylece düşünüp söylendim: Bir yere (yurda veya kimliğe) yerleşip oranın gösterdiği kadarıyla yetinmek ile yerleşemeyip sürgün veya gezgin olarak Dünya denen kitapta aramaya devam etmek… Gidemeyenin bir okur olarak gitmeye bakması, gidenin de yazarak koptuğu yere/eve dönmesi… Ve durduğu yerde köklenip bakanın gitmiş olanı kıskanması, sonra köklendiği (aslında gömüldüğü) yeri kutsamaya başlaması... Milliyetçilikleri buradan okumak mümkün mü acaba? Doğup gömülen yer ve kimliklerin korunağında yoksun kalınan uzak önce kıskanılıyor, sonra mecburen elde olan sahiplenilip kutsanıyor olamaz mı? Sanki yerel ve öznel kimlikler kutsanıp hapishaneye dönüşüyor, arkasından bu “hapishane”ler arası ilişki kriz ve savaş doğuruyor. Doğrusu, Kehanete Uğrayan Okur’un muhtevası bunu düşündürttü.
Krize ve baskıya teslim olmuş bir dünya gerçekliği edebiyatta nasıl temsil ve ifade buluyor?
Kitabı oluşturan metinlerin bu sorunun peşinde kurulması yazarı şöyle konuşturuyor:
“Bugüne kadar ilgilendiğim ve hakkında yazdığım konulara dönüp baktığımda bir meselenin beni durmadan kendine çektiğini fark ediyorum: İnsanlığın kriz dönemlerinde edebiyat nasıl bir rol üstlendi? Savaşlar ve sonrasındaki yıkımlar, trajediler, ölüm gerçeği, toplumsal ve bireysel çöküşler, baskıcı rejimlerin hegemonyası altında yaşayan insanların travmaları… Edebiyat bu zor zamanlarda yaşamı ve insanı anlatmanın yolunu nasıl buldu, dönemlere göre dil ve anlatım metotları nasıl biçim değiştirdi?”
Bu, Hölderlin’in şiirini (sorusunu) hatırlattı:
“… ve yoksul zamanlarda neye yarar şairler?”
Heidegger’in “Hölderlin ve Şiirin Özü” başlıklı metnini bir daha okumak istedim. Kehanete Uğrayan Okur’un gördüğü “kriz” başka ne söylüyordu? Sorunun cevabını edebi metinlerde arayan yazarın vardığı sonuç ile (Heidegger’in yorumuyla) Hölderlin’in gönderdiği yer arasında yakınlık vardı. Filozofa göre, Tanrı’nın terk etmesiyle (veya kovulmasıyla) manevi olarak yoksullaşan modern çağda şair (şiir); Tanrı’nın yokluğunu, geride bıraktığı boşluğu ve neyin yitirildiğini sezdirerek insanın kaybını görünür kılar. Zira Tanrı’nın çekilmesiyle gece başlamış, karanlık çökmüştür. Şair (ve şiir) ise, bu karanlıkta mananın nöbetçisi gibidir. “Şair,” der, “kutsala dair izin kaybolduğu dünyada duymaya devam eden kişidir.” Romanya’da diktatörlük dönemini tecrübe eden, Paul Celan’a yakın “vicdan şairleri” arasında yer alan Ana Blandiana ise, Heidegger’in yorumunu somut politik zeminde yeniden kurar. “Şiir,” der, “baskıcı çağlarda dünyayı doğrudan değiştirecek güçte olmayabilir ama insanın tamamen işgal edilmesini engelleyen sığınaklardan biridir. Şair toplumu kurtaran kahraman değildir fakat insandaki çölleşmeyi fark eden kişidir. Şiir yoksulluğu ortadan kaldırmayabilir ancak ona isim verir. Bu önemlidir çünkü adı konulmuş acıyla yaşamak kısmen daha katlanılırdır.” Kriz, Heidegger’de “tanrının çekilişi” üzerinden metafizik bir mesele olarak görülürken; Blandiana’da, doğrudan korku, sansür, hafıza ve insanlık deneyimi olarak görülür.
Modern çağın doğurduğu krizle insanın içsel olarak yoksullaşması ve sonrasında ortaya çıkan çölleşme, deneyimin ve aktarımın sonunu getirir. Walter Benjamin bunu Hikâye Anlatıcısı’nda iki kavram üzerinden anlatır: erlebnis ve erfahrung… Zaman hızlanmış ve insan bağ kuramaz olmuştur. Dolayısıyla modern insanın yaşantısı anlık, deneyimleri ise parçalıdır. Çok şeye maruz kalsa da hiçbirinde durup derinleşmez. Uçar, hızlıca yolculuk yapar, yaşamadan şey ve yerleri geçer. Dokunmadan ve dokunulmadan… Bu erlebnis’tir. Erfahrung ise; zaman içinde demlenen hikâye, aktarılabilen saf tecrübe demektir. Modern zamanlarda insan çok şey yaşar ama bunların hiçbirine tecrübe denmez. Çünkü saf tecrübe yalnızca başa gelen değildir, insanın ruhuna yerleşerek anlam kazanan deneyimin hikâye olarak aktarılmasıdır. “Hikâye anlatıcısı” savaşı, aşkı, ölümü, geçen mevsimleri anlatırken bilgiden çok yaşanmışlığın tortusunu aktarır. Modern çağda ise, o kadar bilgi ve hız var ki maruz kalınanlara yetişilmez; başa gelen, bir gün sonra altta kalıp unutulur. Benjamin özetle, “Modern çağ insana sayısız olay verdi ama bunları deneyime dönüştürecek sessizliği ve sürekliliği elinden aldı" der.
“Sürüler içinde bir sürmeli” olan okurun sahih edebiyatta yolculuğu, krize ve buna bağlı görülen çölleşmeye karşı direniş sayılabilir. Saf tecrübenin, hikâyenin bir savunusu olarak… Mesela Kehanete Uğrayan Okur’un şu pasajı:
“Belleğimizde yer etmiş romanlar, öyküler, deneme ve gezi yazıları, en çok da şiirler, bizimle birlikte yaşar ve yeri geldikçe günlerimizin içine dalıp dalıp çıkar. Bir dize, bir sözcük, çağrışımlarıyla bir ânı genişletip lezzetlendireceği gibi bir karabasanın fitilini de ateşleyebilir. Bir Boğaz vapurunda gözlerini yumarak martıların sesini dinlemeye koyulan hemen herkes, Orhan Veli’nin “İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı” dizesini anımsayacaktır. Şiir bütün imgeleriyle gelip yolcunun zamanına hâkim olur.”
Dolayısıyla, hakikat sonrası çağa karşı sığınak gibi duran metinlerin okuru ve yorumcusu Melce Selime Öztürk’ün Kehanete Uğrayan Okur’u, “teslim olmamanın estetiği” olarak da okunabilir. Peter Weiss’in Direnmenin Estetiği’ne selam olarak…






