Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

27 Mayıs 2026

Tarih

Savaş Sonrası Dünyanın Kurucu Mitleri

Keith Lowe

Paylaş

0

0


Geçmişte Armageddon efsanesi tarihten gelen bir uyarıydı, günümüzdeyse daha ziyade gelecekte bizi bekleyen bir kıyamet gibi görünüyor.

 

Savaş sonrası dönemde dünya düzeni beş mit üzerinden inşa edildi. Bunlardan ilki dünyanın sonunun geldiği efsanesi, öteki üçü  kahraman, canavar ve şehit sembolleri, sonuncusuysa yeniden doğuş inancıydı. 

İnsanlık tarihinin en yıkıcı olaylarından birine, İkinci Dünya Savaşı’na tanıklık edenler öylesine ağır bir deneyim yaşadılar ki, kelimelerle ifade edemedikleri bu deneyimi –biraz da o zamanın şartlarında dahi anlaşılmaz olan bir şeyi anlaşılır hale getirebilmek için– dini ve mitolojik imgeler yoluyla aktarmaya çalıştılar. 

Savaş sonrası düzenin inşa edildiği zemin açısından temel taşlar olarak niteleyebileceğimiz bu imge ve fikirler o zamandan bu yana varlığını sürdürüyor. Ama savaşa tanıklık eden nesil yavaş yavaş aramızdan ayrılmaya başladı ve onların gidişiyle birlikte bir dönemin efsanesi olan mitler de çökmeye başladı. 

İçlerinde muhtemelen en etkili olan, savaşın hemen akabinde 1945 yılında ortaya çıkan Armageddon mitiydi. Savaş zamanını günlük tarzında yazdığı detaylı notlarda tasvir eden Victor  Klemperer, 1945 yılında Münih’te gördüğü yıkımın ona kıyamet gününü anımsattığını belirtmişti. Varşova, Manila ya da Hiroşima’da yaşayanlar da benzer nitelikte tasvirlere başvurdular çünkü gördükleri dehşeti ifade etmenin başka bir yolu yoktu. Hatta çoğu zaman tarihçiler bile benzer metaforlara başvurdu. Mesela Max Hasting’in savaşın son dönemlerini anlatan ve yüz binlerce okura ulaşan kitabının adı Armageddon’du.

Bu kıyametvari dehşetler karşısında yaşananları ifade etmeye yarayan öteki araçlarsa kahraman, canavar ve şehit imgeleri oldu. Her ülke kendine özgü bir versiyonunu yaratsa da özde her zaman aynı kaldılar. Belirgin çene hatlarına sahip özverili kahramanlar, saflık mertebesine erişmiş masum şehitler ve şiddet dolu mizaçlarıyla ön plana çıkan kan bağımlısı canavarlar. 

Bu imgeler küresel ölçekte -ya da en azından Batı’da- evrensel birer arketipe dönüştü. Fakat içlerinden biri, özellikle de Hollywood filmlerinin katkısıyla daha abartılı bir hal aldı. Canavar olarak addedilen Nazilerle ya da benzeri başka “canavarlarla” mücadele eden kahraman Amerikan askeri. Şehit imgesini karşılayansa yüz yıllardır gittiği her yerden kovulan, nihayetinde de soykırıma uğrayan Yahudilerdi. Üstelik Yahudileri bir arada tutan tek bir ulus olmadığından ve dünyanın hemen hemen her yerinde yaşadıklarından onların bu şehitlik mertebesi kolayca kabullenildi. 

Savaş sonrası nesiller bakımından söz konusu arketipler hem doğru ve yanlışın sembolleri hem de eylem zamanlarında yol gösterine birer şablondu. Nihayetinde her kahraman, bir kahramanın olması gerektiği gibi davranmalı, masumları ve savunmasızları mutlak surette korurken nerede ve hangi zamanda olursa olsun kötülüğe karşı durmalıydı. İyi ya da kötü, Amerika 1945 sonrasında bir şekilde dünyanın polisi ve Avrupa’daki barışın garantörü haline geldi. 

İkinci Dünya Savaşı’nın etkisiyle belirgin hale gelen son mitse yeniden doğuş efsanesiydi. Gerek Avrupa’nın gerekse Asya’nın dört bir yanında liderler dirilişten, yeniden yapılanmadan söz ediyor ve peş peşe vaatlerde bulunuyordu. Almanya bu döneme Stunde Null, yani sıfır noktası adını verdi. Anlamı oldukça açık: Medeniyete sıfırdan başlamak için yeni bir şans tanınmıştı. Öyle ki, bugün bile New York’taki Birleşmiş Milletler binasında, Güvenlik Konseyi toplantılarının yapıldığı salonda savaşın küllerinden doğan devasa bir Anka kuşu tasviri yer alır.

1945 sonrası karşımıza çıkan bu beş mit arasında belki de en önemlisi buydu çünkü savaşa ayrı bir anlam katmıştı. Kahramanlara ve şehitlere verilen bir ödül, yapılan bütün fedakarlıkları anlamlı kılan nihai gelecekti. Üstelik öyle ya da böyle, savaşın kötülerine de kefaret şansı sunuyordu. 

Dünyanın sonu, kahraman, canavar, şehit ve yeniden doğuş. Savaş sonrası kuşaklar bu beş mitten faydalanarak kurulacak yeni düzenin temel taşlarını oluşturacak kapsamlı bir hikâye yarattılar. Ama ne yazık ki artık aramızdan ayrılıyorlar ve onların gidişiyle birlikte bir zamanlar bizi uluslararası ölçekte bir arada tutan bağları yitiriyoruz. 

Bahsettiğimiz mit ve arketipler geçtiğimiz son yirmi yılda kolektif hafızada edindikleri yeri kaybetmeye başladı. En basitinden kahraman mitini ele alalım. Artık hiç kimse Sovyet savaş kahramanına inanmıyor. İngiliz savaş kahramanlarıysa ülkenin sömürgeci geçmişi yüzünden bütün itibarını yitirdi. Amerikan askerlerini abartılı bir üslupla yeniden çerçeveleyen anlatılara gelirsek, yeni kuşaklar tarafından asla ilgi çekici bulunmayan birer sahne tiyatrosuna evrildi. Üstelik Avrupa uluslarının bir zamanlar Amerika’ya duyduğu saygının yerini haklı bir tiksinme aldı çünkü Amerikan hükümeti olur olmaz zamanlarda tehditler savuruyor ve Grönland gibi bir Avrupa toprağını işgal etmek istediğini dile getirmekten çekinmiyor. Basitçe ifade etmek gerekirse kahraman öldü. İyi de, böyle bir kahraman gerçekte hiç var olmuş muydu?

Aynı durum şehit mertebesine yükseltilen, hatta kutsallaştırılan Yahudiler için de söz konusu. İkinci Dünya Savaşı’ndan beri uluslararası şehit gözüyle bakılan Yahudilerin bu konumu, İsrail’in Orta Doğu politikaları ve Gazze soykırımı nedeniyle artık herhangi bir değer taşımıyor. Burada sorunun asıl kaynağı İsrail ve İsrailli politikacılar olmasına rağmen İsrail’e yönelik eleştiriler hızla Yahudi nefretine dönüşüyor ve bu durum dünyanın dört bir yanına dağılmış Yahudi toplulukları bakımından acı verici sonuçlar doğuruyor. Tarihçiler istedikleri kadar İsrail’in Yahudilikle eş anlamlı olmadığını dile getirsinler ve ikisi arasındaki ayrımın öneminden bahsetsinler, dünyanın büyük bir kısmı tarihsel arka plana değil de, halihazırda solup bitene baktığından bütün çabalar sonuçsuz kalıyor. 

Ve nasıl ki, evrensel şehidimiz hızla itibar kaybetti, son dönemlerde evrensel canavarımız da yeniden itibar kazandı. Eskiye nazaran Nazilere ya da Nazi simgelerine tepki duyan insan sayısı bir hayli azaldı. Aşırı sağ, son yirmi yıldır ciddi anlamda yükselişe geçti. 1990’lı yıllarda akla dahi getirilmesi mümkün olmayan söylem ve gözlerden ırak tutmak için inanılmaz bir çaba harcanan simgeler yalnızca sosyal medyadaki aşırı gruplar arasında değil, ana akım siyasi partilerin söyleminin de doğal bir parçası haline geldi. 

Yeniden doğuş efsanesinin bile değer kaybet üzere olduğunu söyleyebiliriz. 1940’lı yılların sonlarında ve 1950’li yıllarda savaş sonrası Batı, giderek artan refah, teknolojik ilerleme ve uluslararası iş birliği üzerine inşa edilmişti. Fakat son zamanlarda bu fikirler değerini yitirdi. Teknolojik ilerlemenin ekolojik tahribatla doğrudan bağlantılı olduğu ortaya çıkarken refah anlayışının yerini muazzam bir gelir eşitsizliği aldı. Uluslararası iş birliği açısından önem arz eden kurumlarsa, özellikle Birleşmiş Milletler ve bağlı kuruluşları, sistematik olarak fonlardan yoksun bırakılıp işlevsiz kılındı.  

Geçmişte Armageddon efsanesi tarihten gelen bir uyarıydı, günümüzdeyse daha ziyade gelecekte bizi bekleyen bir kıyamet gibi görünüyor. Geçtiğimiz yıl yapılan bir YouGov anketinde altı farklı Batı ülkesinden sekiz bin kişiye İkinci Dünya Savaşı’na ilişkin görüşleri soruldu. Katılımcıların %45’i, önümüzdeki beş ila on yıl içinde büyük bir dünya savaşı daha çıkacağına inandığını belirtti.

Korkunun bir salgın gibi yayılması tesadüf değil. Son seksen yılımız İkinci Dünya Savaşı’nı bizzat yaşayan, benzer bir durumun tekrarlanmaması için deneyimlediği dehşeti aktaran, çoğu zaman da hikâyelerini ilgi çekici mitlerle kurgulayan bir nesille birlikte geçti. Ama bu neslin son temsilcileri de yavaş yavaş aramızdan ayrılıyor ve giderken hikâyelerini de beraberinde götürüyor.

Önümüzdeki seksen yıllık süreci büyük bir felaket yaşamadan atlatmak istiyorsak geleceğe ilişkin umutları konu alan yeni hikâyeler yaratmamız, evrensel olarak kabul gören yeni kahramanlar ve dünyadaki iyi-kötü tezatlığı için yeni bir şablon bulmamız gerek. Zira bu tür hikâyelerin kitleleri eğlendirip oyalamanın ötesinde çok önemli bir işlevi var: Politik inançların somut bir anlatı üzerinden algılanmasını sağlar, geleceğe sair vizyonları salt bir hayal olmaktan çıkarıp erişilmesi mümkün tasarılar haline getirir. Bütün ulusların hemfikir olduğu ortak değerler ve bunlara temel teşkil eden ortak mitler olmaksızın uluslar ve halklar arasında asla kalıcı bir ittifak kurulamaz. 

Hepimizin ortak değerlerini temsil eden mitler ve arketipler, bunlarla oluşturulmuş yeni hikâyeler yaratana kadar bizden önceki kuşağın, 1945’in enkazı arasından çekip çıkardığı mitolojiye sarılmamız gerek. Zira şu an karanlık, fırtınalı bir denizde seyir halindeyiz ve bize yol gösterecek bu tür hikâyeler olmadan kaybolmamız işten bile değil.

 

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Bülbülü ÖldürmeyelimOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Muriel Zagha

4 Nisan 2026

Bresson’un Görünen ve Görünmeyen Dünya..

Robert Bresson’un 1959 tarihli klasik filmi Yankesici, inanca ve kadere şekil veren görünmez güçler üzerine bir tefekkür.  Robert Bresson’un Paris’te ufak tefek suçlar işleyen genç bir adamı anlattığı Yankesici, kısa bir süre önce Yeni Dalga Filmleri kapsamı..

Devamı..

Hayal Gücü, Yalnızlık ve Arkadaşlık

Adalet Çavdar

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024