Yapay zekânın enerji açlığı ile nükleer enerjinin buluşması teknolojik gelişmenin politik tarafsızlığı tezine karşı bir örnek.
Langdon Winner’ın 1980 tarihli “Do Artifacts Have Politics?” (Yapıtların Politikası Var mıdır?) makalesinde ortaya koyduğu argüman bugün teknoloji devlerinin yapay zekâ için nükleer santral kurma yarışıyla yeniden güncellik kazanıyor.
Winner teknolojilerin politik özelliklerini iki grupta ele alır. İlk grup, tasarım seçimlerine bağlı doğasıyla politik açıdan esnek teknolojilerdir. Bu gruptaki teknolojiler özünde politik değildir. New York’un şehir plancısı Robert Moses’ın üstgeçitlerini ele alalım. Long Island’daki üstgeçitleri kasıtlı olarak alçak inşa ettiren Moses’ın amacı, genellikle fakir ve siyahi halkın kullandığı otobüslerin plajlara ulaşmasını zorlaştırmaktı. Plajlar böylece özel arabası olan orta-üst sınıfın kullanımına kalacaktı. Ancak bu ayrımcılığı üstgeçitlerin doğasına atfetmek saçma olur. Sonuçta ırkçı ve elitist olmayan başka bir şehir plancısı bu köprüleri farklı yükseklikte tasarlayabilirdi.
İkinci gruptakiler doğaları gereği belirli iktidar ilişkilerini dayatan, “özünde politik” teknolojilerdir. Winner’a göre nükleer enerji teknolojisi tasarımdan bağımsız bir şekilde merkezi kontrolü ve otoriter yapıları kaçınılmaz kılar. Bunun temel sebebi plütonyum gibi nükleer yakıt olarak kullanılabilen çok zehirli metallerin yüksek güvenlik ihtiyacı gerektirmesidir. Nükleer santral siber saldırılara, fiziksel tehditlere ve casusluk girişimlerine karşı sürekli tetikte olan bir güvenlik aparatı demek. Nükleer teknoloji merkezi otoriteyi, hiyerarşik komuta zincirlerini ve sıkı denetim mekanizmalarını zorunlu kılar. Demokratik katılım veya şeffaflık gibi değerler nükleer güvenlik gereklilikleri karşısında ikinci plana itilir.
Reuters’ın 22 Mayıs 2025 tarihli haberine göre, ABD’nin Enerji Bakanı Chris Wright yapay zekâ için güç kaynakları ve veri merkezleri geliştirme yarışını “Manhattan Projesi 2” olarak nitelendirdi. Bu benzetme tesadüf değil. Manhattan Projesi, İkinci Dünya Savaşı sırasında atom bombasının geliştirilmesini sağlayan gizli ABD programıydı. Bu program merkezi hükümet kontrolü, sınırsız bütçe, mutlak gizlilik ve bilimsel-askeri işbirliği içeriyordu. Wright’ın bu benzetmeyi kullanması, yapay zekâ yarışını bir güvenlik meselesi olarak gören ABD hükümetinin devletin tüm kaynaklarını seferber etmeye hazırlandığını gösteriyor.
Google’ın Kairos Power ile imzaladığı anlaşma 2030’da ilk reaktörün devreye girmesini ve 2035’e kadar toplamda 500 MW güç sağlanmasını öngörüyor. Microsoft 1979’daki bir kaza sonucu kapatılan Three Mile Island’ın Unit 1 reaktörünü yeniden açmak için Constellation Energy ile yirmi yıllık anlaşma imzaladı. Amazon ise Pennsylvania’da Susquehanna Nükleer Santrali’ne bitişik 650 milyon dolarlık veri merkezi satın aldı.
Yapay zekânın enerji açlığı ile nükleer enerjinin buluşması teknolojik gelişmenin politik tarafsızlığı tezine karşı bir örnek. Winner’ın kırk yıl önce işaret ettiği gibi, bazı teknolojiler özünde politiktir ve toplumları kendi işleyiş biçiminin gerekliliklerine göre yeniden şekillendirebilir.






