G.G. Márquez: Amerika’nın Amadis’i
21 Kasım 2015 Edebiyat Kültür Sanat Roman

G.G. Márquez: Amerika’nın Amadis’i


Twitter'da Paylaş
0

Son yıllarda, Amerika’nın farklı yerlerinde kurmacaya, bizim edebiyatımızı da dünyanın en iyileriyle aynı seviyeye çıkaran bir özgünlük, bir düzey, bir saygınlık getiren bir dizi kitap yayımlandı. Yüzyıllık Yalnızlık, aralarında en göz kamaştırıcı, en güzel olanlarından. Gabriel García Márquez’ in Yüzyıllık Yalnızlık’ı eşine az rastlanır bir edebiyat olayıdır. Aynı anda hem geleneksel hem modern, hem Amerikalı hem evrensel olmak gibi çok nadir görülen bir niteliğe sahip bu romanın ışıltılar saçarak ortaya çıkışı romanın artık tükendiğini ve kaybolma sürecine girdiğini söyleyen kasvetli sesleri bir anda dağıttı. Hayranlık uyandıran bir kitap yazmanın dışında, García Márquez –amaçlamadan, belki de farkında olmadan– yüzyıllar önce koparılmış bir anlatısal akrabalık bağını da yeniden kurmayı başardı ve roman türünün ortaçağdaki kurucularının sahip olduğu daha geniş, daha çoğul, daha büyük bir edebi gerçekçilik düşüncesini tekrar diriltti. Yüzyıllık Yalnızlık sayesinde, Amerikan romanının son yıllarda kazandığı saygınlık çok daha sağlam hale gelmiş ve daha da üst bir noktaya çekilmiştir.

Kolombiyalı bir dünya gezgini

Peki kimdir bu kahramanlığın yazarı? Yüzyılın başlarında yaşanan hareketliliği, yani muza hücumu ve ardından gelen ekonomik çöküşü, sakinlerinin göçünü ve tropik köylerin o ağır ve boğucu ölümünü tatmış küçük bir sahil köyü olan Aracataca’da doğmuş otuz dokuz yaşında bir Kolombiyalı. García Márquez, çocukluğunda, büyükannesinin ağzından destanlar dinlemiştir, masallar ve bölgenin eski şaşaalı günlerini halkın hayal gücüyle de besleyerek hatırladığı usturuplu yalanlar dinlemiştir ve ülkedeki içsavaşlardan emekli olan büyükbabasıyla beraber Kolombiya şiddetinin en kanlı, en şiddet yüklü hikâyelerini hatırlamışlardır. Dedesi o sekiz yaşındayken ölür. “O günden sonra başıma ilginç bir şey gelmedi,” dedi kısa süre önce bir gazeteciye. Ama yine de çok şey geldi: 1954 yılında Bogotá’da gazeteciliğe başladı, El Espectador gazetesi onu Papa XII. Pius’un ölümünü yazması için İtalya’ya gönderdi ama bu ölümün gerçekleşmesi yıllar sürünce Roma’da sinemacılık okumak ve tüm Avrupa’yı dolaşmak için yararlandı bu durumdan. Ve bir gün Paris’e demirledi, işsiz ve beş parasız. Orada Barrio Latino’daki veresiye kaldığı küçük bir otelde kısa ve usta işi bir eseri on bir kez yazdı: Albaya Mektup Yok. Daha önce de bir roman yazmıştı ama onu iyice dürülüp renkli bir kravatla bağlanmış halde bir valizin dibinde unutmuş, arkadaşları bulup yayımlatıncaya kadar da orada kalmıştı. 1956 yılında Mısırlı bir güzelin yüz hatlarına sahip Mercedes adlı bir kızla evlenmek için alelacele Kolombiya’ya döndü, ardından Venezuela’ya geçti ve orada iki yıl gazetelerde ve dergilerde çalıştı. 1959 yılında Prensa Latina’nın Bogotá bürosunu açtı, ertesi yıl Küba merkezli bu haber ajansının New York muhabiri oldu. 1960 yılında koltuğunun altında Faulkner kitaplarıyla Deep South’a Homerosvari bir yolculuk yaptı. “Yeniden İspanyolca sesler duymak ve sıcak yemekler bulmak bize Meksika’ya yerleşme kararı aldırdı.” O zamandan beri de, bu yıla kadar sinema filmleri için senaryolar yazarak Meksika’nın başkentinde yaşadı. Üçüncü ve dördüncü kitapları Hanım Ana’nın Cenaze Töreni ve Şer Saati 1962’de yayımlandı, yine aynı yıl Julliard Yayınevi de Paris’te Albaya Mektup Yok’un Fransızca baskısını yaptı. García Márquez 1965 yılında bir gün México’dan Acapulco’ya giderken yolda “birden delikanlılığından beri, zihninde üzerine çalıştığı roman”ı görür. “Roman kafamda o kadar olgunlaşmıştı ki, ilk bölümünü hemen oradaki bir daktilocuya kelime kelime yazdırabilirdim,” diye itiraf eder. Hemen yeteri kadar kâğıt ve sigara stoklayarak çalışma odasına kapanır ve kendisini altı ay boyunca hiçbir şey için rahatsız etmemelerini emreder. Ama aslında evindeki o odanın duvarları arasında tam on sekiz ay kapalı kalır. Nihayet kendinden geçmiş, nikotinden zehirlenmiş, fiziksel yıkımın eşiğine gelmiş bir halde oradan çıktığında, elinde 1300 sayfalık bir elyazması (ve 10 bin dolarlık bir kira borcu) vardır. Çöp sepetinde de beş bin sayfa kadar buruşturulup atılmış kâğıt birikmiştir. Bir buçuk yıl boyunca günde sekiz saatlik bir ritimle çalışmıştır. Birkaç ay sonra, Yüzyıllık Yalnızlık kitap olarak ortaya çıktığında, yirmi bin baskıyı birkaç hafta içinde tüketiveren bir okur kitlesi ve hep birlikte hiç fire vermeden heyecana kapılan eleştirmenler, o elyazmalarını ilk kez okuyanların haber verdikleri şeyi doğruluyorlardı: Son yılların en üst düzey edebi yaratısı doğmuştu.

İblisler serbest bırakılıyor

Yüzyıllık Yalnızlık García Márquez’ in önceki dört kitabında kurulan düşsel dünyayı sürdürür ve büyütür ama aynı zamanda bir kırılmaya, Yaprak Fırtınası, Albaya Mektup Yok, Şer Saati ve Hanım Ana’nın Cenaze Töreni’ndeki hikâyelerin geçtiği o pürüzlü, boğucu ve kuru gerçeklikte niteliksel bir değişime de karşılık gelir. İlk romanda bu dünya; silik bir kaderin peşlerini bırakmayıp dünyayla bağlantılarını keserek bir trajediye ittiği birkaç uyurgezer karakterin can acıtan kasvetli monologları aracılığıyla salt öznellik olarak betimleniyordu. Macondo hâlâ Faulkner’ın Yoknapatawpha kontluğu ve Onetti’nin Santa María limanı gibi zihinsel bir bölge, insanın suçluluk duygusunun bir ürünü, metafizik bir ülkeydi. Takip eden kitaplarda bu dünya, o ruhun bulutlarla kaplı soyut yüceliğinden somut bir coğrafyaya ve tarihe iner. Albay ona kanını, kaslarını ve kemiklerini verir; yani bir tabiat, bir halk, huylar ve alışkanlıklar, bir gelenek verir, ancak bu öğelerde beklenmedik biçimde Amerikan kriollizminin ve gelenekçiliğinin en bilinen motifleri görülmektedir ama radikal derecede yeni bir anlamda kullanılmaktadırlar: bir değer olarak değil de değersizlik olarak, “yerel rengi” yüceltmek için birer bahane olarak değil de başarısızlığın, bayağılığın, sefilliğin sembolleri olarak. Latin Amerika edebiyatının en berbat örneklerinde bir folklorik yüceltme olarak şatafatla, tüylerini kabartarak dolanan şu meşhur dövüş horozu, bu kitapta Amerika’nın taşra vurdumduymazlığı ve gündelik hayatın yumuşak dehşetiyle özdeşleşir ve aşılması güç bir parasızlık çeken albayın ahlaki can çekişmesini betimleyen sayfalarda bir metafor olarak gezinir durur. Hanım Ana’nın Cenaze Töreni ve Şer Saati’nde Macondo (ya da onun alter egosu “halk”) yeni bir boyut kazanır: büyü. Kötülüğün, sivrisineklerin, sıcağın, şiddetin, bitkilere yaraşır bir hımbıllığın ele geçirdiği bir bölge olmanın dışında, artık açıklanamaz ve acayip olayların da sahnesidir bu dünya: Gökyüzünden kuşlar yağar, kamıştan kulübelerinin içinde gizemli büyücülük törenleri yapılır, yüz yıllık bir ihtiyar kadının ölümü gezegenin dört bir yanından akın eden kişileri Macondo’ya toplar, bir papaz Lanetli Yahudi’yi Macondo sokaklarında yürürken görür ve onunla sohbet eder. Bu dünya, tutarlılığına, canlılığına, sembolik anlamına rağmen, bugün ancak Yüzyıllık Yalnızlık sayesinde, onun alçakgönüllülüğü ve kısalığı sayesinde geçmişe dönük olarak keşfedebildiğimiz bir kısıtlanmışlığın acısını çeker. Ondaki her şeyin gelişmek ve büyümek için bir kavga içinde olduğunu fark ederiz. İnsanlar, şeyler, duygular, düşler gösterdiklerinden daha fazlasını ima ediyorlardı, çünkü sözcüklerin gücüyle biçilmiş bir gömlek hareketlerini engelliyordu, görünümlerini ölçüyordu, tam kendilerinden çıkmak ve kontrol edilemez, göz alıcı bir hayal olarak belirmek üzereymiş gibi göründükleri anda onlara saldırıyor ve siliveriyordu. Eleştirmenler (haklı olarak) fazladan tek bir sözcüğün bile sarf edilmediği, her şeyin korkunç yoğun bir basitlikte söylendiği García Márquez yazısındaki etkililiği, ekonomiyi ve açıklığı övüyorlardı; duruluğunu, hikâyelerin tutumlulukla kuruluşunu, şaşırtıcı sentez gücünü, diyaloglarındaki soğukkanlı eli sıkılığı, tek bir ünlemle bir trajedi kurmasına, bir cümleyle bir karakterin işini bitirmesine, basit bir sıfatla ciddi bir sorunu çözmesine izin veren şeytansı sözel yeteneğini alkışlıyorlardı. Tüm bunlar gerçekti ve hayranlık uyandırıyordu, iblislerini evcilleştiren ve onlara istediği gibi hükmeden, ifade kaynaklarının son derece bilincinde özgün bir yazarı haber veriyordu. Peki ne olmuştu da, Acapulco ve México arasındaki artık çok uzakta kalan o akşamüstü García Márquez bu iblisleri kapattığı kafesin kapısını açmaya ve yaşadığımız zamanların en çılgın ve korkutucu maceralarından birine sürüklemeleri için kendisini onlara teslim etmeye karar vermişti? Yaratı her zaman bir muammadır ve kökleri insana ait olana ama sıkıca belirlenmiş bazı kurallar nedeniyle ulaşamayacağımız karanlık bir bölgeye inip kaybolur. Hangi gizemli içgüdünün, hangi gizli ihtirasın García Márquez’i kendisini bir Çin seddine kerpiçten bir duvar örmeye; sıkışmış, somut Macondo köyünü bir evrene, bitmez tükenmez harikalarla dolu bir Brocelandia’ya çevirmeye çağıran bu devasa, riskli işe girişmeye ittiğini asla bilemeyeceğiz. Ama sonunda bu inanılmaz hedefine ulaştı, bunu biliyoruz ve bu da bize yeter.

Gözü pek ve gerçekçi bir hayal gücü

Yüzyıllık Yalnızlık’ta her şeyden çok, mucizevi bir zenginleşmeye katılırız. Kusursuz, ölçülü ve işlevsel düzyazı volkanik bir soluk alma stiline dönüşmüş, hayal gücünün en pervasız yaratılarına hareket, zarafet ve hayat ilham edecek yetenekte güçlü ve ışıltılı bir nehir olmuştur. Macondo, böylece, fiziksel, tarihsel ve düşsel sınırlarını genişleterek yalnızca García Márquez’in önceki kitaplarını okuyarak öngörmenin kolay olmadığı bir çizgiye taşır ve kendisini hem ruhsal hem de sembolik olarak zamanımızın bir yaratıcısı tarafından kurulmuş en geniş, en kalıcı dünyalardan birine dönüştüren bir derinliğe, bir karmaşaya, bir anlam ve renk çeşitliliğine ulaşır. Hayal gücü, burada tüm bağlarından kurtulur ve edepsizce, heyecanla, başı dönerek, tüm aşırılıklara izin vererek dörtnala ilerler; natüralist gerçekçiliğin, psikolojik ya da romantik romanın tüm oturmuş kaideleriyle çarpışır; sözcüklerin ateşiyle doğumundan ölümüne kadar Macondo’daki hayatın, hatta mekânın ve zamanın hatlarını bile çizer ve yazıya geçilen gerçekliğin –bireysel ve kolektif, toplumsal ve psikolojik, gündelik ve mitik– hiçbir katmanından ya da düzeyinden ödün vermez. Cervantes’in –edebiyat öğretmenlerinin öğrettiği gibi– şövalye romanlarının kalbine bıçağını saplayıp, onları gülünç duruma düşürerek öldürmesinden sonra, romancılar fantezilerini bir yere bağlamayı öğrenmişlerdi, diğerlerini dışarıda bırakarak yalnızca kendi masallarını yerleştirebilecekleri bir gerçeklik bölgesi seçmeyi, niyetlerinde alçakgönüllü ve ölçülü olmayı öğrenmişlerdi. Ama şimdi Türkleri andıran güleç yüzüyle saldırganlık ölçüsünde sempatik dünya gezgini bir Kolombiyalı çıkmıştı ortaya; herkese kibirle omuz silkiyor, anlatı adabının dört yüzyılını biraz hava almaya gönderip türü kuran anonim ortaçağ büyücülerinin ihtiraslı tasarısını bizzat gerçekleştirmeye yelteniyor: Gerçekliği ve romanı birbirleriyle eşitlermiş gibi yarıştırıyor, romana insanların belleği, fantezileri ya da karabasanları da dahil halihazırda mevcut olan her şeyi katıyor ve anlatıdan dünyayı nasılsa öyle gösteren çok katmanlı ve okyanusvari sözel bir nesne üretiyor.

Harikalar serisi

Tıpkı Amadis’in, Tirant’ın Cifar Şövalyesi’nin, Espliandán’ın ve Florisel de Nisea’nın at sürdükleri büyülü topraklardaki gibi, Macondo’da da gerçeklik ile gerçekdışılığı, mümkün ile imkânsızı ayıran sınırlar yıkılıp yerle bir edilir. Burada her şey olabilir: Ölçüsüzlük ve aşırılık gündelik normu oluşturur; harikalar ve mucizeler insan hayatını besler, en az savaş ve açlık kadar gerçek ve dünyevidirler. Çocukları şehrin çatıları üzerinde gezdiren uçan halılar vardır; sokaktan geçerken, evlerdeki tavaları, çatıları, tencereleri ve çivileri çekip alan devasa mıknatıslar vardır; denizden on iki kilometre içeride fundalıklara oturmuş bir kalyon; sakinlerini her nesnenin üzerine adlarını yazmaya zorlayan (anacaddedeki bir levhayla hatırlanır: “Tanrı vardır”) bir uykusuzluk ve unutma hastalığı; ölümü tadan ama hayata geri dönen, çünkü “yalnızlığa katlanamayan” Çingeneler vardır. Birden havalanıverip ruhları ve bedenleriyle beraber gökyüzüne yükselen kadınlar; heybetli cinsel birleşmeleriyle çevrelerindeki hayvanlara döllenme ve toprağa ürün bereketi saçan çiftler; doğrudan şövalye romanlarının çaprazlamasından esinlenmiş, otuz iki savaşa giren, on yedi farklı kadından hepsi de tek gecede yok edilen on yedi erkek çocuğu olan, on dört saldırıdan, yetmiş üç tuzaktan, bir idam mangasından kurtulan, bir atı bile öldürmeye yetecek dozda striknin içip hayatta kalan, fotoğrafının çekilmesine asla izin vermeyen ve doksanlı yaşlarında son günlerini evinin bir köşesinde sükûnet içinde altın parçacıkları üreterek geçiren bir kahraman vardır. Benzer biçimde, García Márquez, kitabında üç büyük Amerikalı yaratıcıya da kamuoyu önünde saygılarını sunar ve kahramanlarını (Alejo Carpentier’in Victor Hugues’ini, Carlos Fuentes’in Lorenzo Gavilán’ını ve Julio Cortá-zar’ın Rocamadour’unu) çaktırmadan Macondo’da ağırlar ve Yüzyıllık Yalnızlık’ın –Albay Aureliano Buendía’nın silahlı ayaklanmalarının anlatıldığı– en büyüleyici bölümlerinden birinde kara çalınan Amadia’ya dair hem bir şifre hem bir avuntu olarak alınabilecek parıltılı bir kelime ışıldar: Neerlandia. [caption id="attachment_9184" align="aligncenter" width="700"]Llosa ve eşi Patricia Llosa, José Donoso ve eşi María Ester Serrano, Márquez ve eşi Mercedes Barcha Pardo, Barcelona, 1960’lar. Llosa ve eşi Patricia Llosa, José Donoso ve eşi María Ester Serrano, Márquez ve eşi Mercedes Barcha Pardo, Barcelona, 1960’lar.[/caption]

Amerika’ya ait bir büyü ve sembolizm

Ama dikkat, kimse kendisini kandırmasın: Macondo hem Brocelan-dia’dır hem değildir; Albay Aureliano Buendía, Amadis’e benzer ama unutulmaz, çünkü o değildir. García Márquez’in o dizginlenmemiş hayal gücünün, çıldırmanın, halüsinasyonun, alışılmamışın topraklarındaki dörtnala gidişi onu havaya kaleler inşa etmeye götürmez, gerçekliğin özellikle belirlenmiş zamansal ve somut bir alanında kökleri olmayan seraplar oluşturmaya sevk etmez. Kitabının büyüklüğü önemli ölçüde, tam olarak, ondaki her şeyin –eylemlerin ve sahnelerin ama aynı zamanda sembollerin, görünümlerin, büyücülüklerin, kehanetlerin ve mitlerin– derinlemesine Latin Amerika gerçekliğine demirlemiş, ondan beslenmiş, onu dönüştürerek isabetle ve silinmeyecek şekilde yansıtmış olmasından gelir. Hiçbir şey atlanmamış, hiçbir şey gizlenmemiştir. Macondo’dan, bu sarp dağların ve puslu bataklıkların arasına sıkışan bu köyden görülen manzaralarda hiç erimeyen karlarıyla, sıradağlarıyla, sarı çölleriyle, yağmurları ve depremleriyle tüm Latin Amerika doğası geçit töreni yapar. Bir muz plantasyonu kokusu yörenin havasını bozar ve ilk önce vicdanını yitirmiş maceracılarla kaçakçıları çeker oraya; ardından emperyalizmin yağmacı temsilcileri gelir. Birkaç sayfa ve nispeten önemsiz bir karakter, gösterişli bir vagonda yolculuk eden Mister Brown, Amerika’nın sömürgeci talanını, adaletsizlikleri ve meydana getirdiği pisliği anlatmak için yeter García Márquez’e. Ancak her şey büyü, düş, fantezi ve erotik şenlik değildir Macondo’da; güçlüler ve yoksullar arasındaki sessiz çatışmalardan gelen bir gürültü de sürekli duyulur bu dünyevi heveslerin ardından, bazen (tıpkı demiryolu istasyonundaki greve katılan işçilerin katledildiği gerçek bir olaya dayanan vahşet dolu kısımdaki gibi) bir kan banyosunun patlak verdiği bir kavgadır bu. Üstelik dağların arasındaki geçitlerde ve yüksek düzlüklerde bu hiç durmadan birbirlerini arayıp yok eden silahlı gruplardan, ülkenin insanlarını kırıp geçiren ve kaderlerini heba eden bu vahşi savaştan, tıpkı Kolombiya tarihinde (ve şimdisinde de hâlâ) olduğu gibi çokça vardır. Macondo’nun tarihinde, bir prizmada kırılıp yansıyan bir ışık huzmesi gibi, kahramanlığın gaddarca sıradanlaştırılması ve Aureliano Buendía ve Gerineldo Márquez gibi savaşçılar tarafından ulaşılan özgürlükçü zaferlerin, uzak başkentte bu zaferler üzerinden pazarlıklara girişip yenilgiye çeviren satılmış siyasetçiler eliyle sabote edilmesi görülür. Birkaç karikatürleştirilmiş adamcağız arada bir gülünçlük saçarak, heykeller açmaya ve madalyalar vermeye Macondo’ya gelirler: İktidarın temsilcisidir bunlar, büyük kurumsal bir sahtekârlığı üreten küçük karikatürize sahtekârlıklardır. García Márquez onları yer yer bir saldırganlığa varan, karikatüristlere özgü bir mizah ve alaycılıkla betimler. Ama Yüzyıllık Yalnızlık’ta yalnızca Amerika’nın fiziksel çehresinin, toplumsal koşullarının ve mitolojisinin heyecan verici bir tersyüz edilişi yoktur; aynı zamanda, ki bunu kurguya taşımak çok daha zordur, Amerikan insanının ahlaki terk edilmişliğinin örnek olacak derecede kusursuz ve yerinde bir temsili, bizim topraklarımızdaki bireysel, ailevi ve kolektif hayatı kemiren yabancılaşmanın dürüst bir portresi vardır. Buendía’ların İncilvari aile kütüğü, şu Aureliano’ların Aureliano’lardan ve Arcadios’ların Arcadios’lardan türediği takıntılı soyağacı, insanı huzursuz eden bunaltıcı bir ayna oyunuyla –Amadis’lerin ve Palmerin’lerin hikâyelerini de dolduran ve bir türlü çözülemeyen soyağacı labirentlerine çok benzer biçimde– belirlenmiş bir zaman ve mekân içinde büyür ve genişler. Armaları, armalarındaki figürler kâhince bir lekeyi işaret eder: yalnızlık. İstisnasız hepsi kendilerini saçma ya da hayranlık uyandıran işlere adar, o işleri sever, o işler için savaşırlar. Sonuç hep aynıdır: başarısızlık, mutsuzluk. Hepsi, er ya da geç alay konusu olur, aşağılanır ya da yenilir bulaştıkları bu işlerde. Ailenin denize inen yolu hiçbir zaman bulamayan kurucusundan, tam bilgeliğin kutsal şifresini çözdüğü anda rüzgâr tarafından Macondo’yla birlikte kaldırılıp uçuruluveren son Buendía’ya kadar hepsi, devasa yeteneklerine, ölçüsüz cesaretlerine rağmen insanın en basit ve en temel isteklerinden biri olan neşeye bir türlü ulaşamadan doğup ölür. Öte yandan Macondo’da, her şeyin mümkün olduğu bu toprakta, insanlar arasında ne dayanışma ne de iletişim mevcuttur. Yapışkan bir hüzün, eylemleri ve düşleri süreğen bir başarısızlık ve felaket duygusuyla sarmalar. Neler oluyordur? Harikalar diyarında her şey Macondo insanlarının kontrolünden kaçan ama onları harekete geçiren, onların yerine karar veren gizli, görünmez, kâhince kurallar tarafından düzenlenir; kimse özgür değildir. Âlem yaptıklarında bile, doymak nedir bilmeden yiyip içtiklerinde ve tavşanlar gibi durmaksızın birbirlerinin üstüne çıktıklarında bile ne kendilerini bulurlar ne de gerçekten zevk alırlar; anlamı onlara hermetik gelen bir bedensel ayini yerini getirirler sadece. Bu, Latin Amerika dramının bireysel ölçeğe indirgenerek dile getirilmiş trajik kaderi değil midir? Acaba bireysel ahlaktaki bu aşınma, bu kimlik eksikliği ve Amerikan hayatının tüm tezahürlerini değersizleştiren bu hipnotik uyurgezerlik, bizim topraklarımızı mahveden –yabancı bir metropole bağlılık, yerel kastların nüfuzu, cehalet, geri kalmışlık gibi– büyük yaralarımıza karşılık gelmez mi? Tıpkı Buendía’ların herhangi bir ferdi gibi, Amerika’da bugün de insanlar bir yalnızlığı yaşamaya mahkûm doğuyor ve yine domuz kuyruklu çocuklar; yani kendileri için seçilmemiş bir kaderi yerine getirerek geçen, kendilerini gerçekleştirmeden ölecekleri, insanca olmayan, onlarla alay eden bir hayatın ürettiği canavarlar doğurmaya mahkûm bırakılıyorlar. Son yıllarda, Amerika’nın farklı yerlerinde kurmacaya, bizim edebiyatımızı da dünyanın en iyileriyle aynı seviyeye çıkaran bir özgünlük, bir düzey, bir saygınlık getiren bir dizi kitap yayımlandı. Yüzyıllık Yalnızlık, aralarında en göz kamaştırıcı, en güzel olanlarından.

1967

İspanyolcadan çeviren Bülent Kale


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR