[button]Semih Gümüş[/button]
Bilişsel yetileri dehanın kıyısına vurup gelen yazarların öteki yazarlar üstüne yazdıklarını okumak güzel bir roman parçası kadar haz verir. Bir yazar ya da kitap üstüne yazılmış nitelikli çözümlemeler bilmediklerimizi öğrendiğimiz yollara sokar bizi.
Dünya edebiyatıyla ne kadar içli dışlı olmaya çalışırsak çalışalım, bazı kusurlarımıza temelli çareler bulmakta güçlük çekiyoruz. Sözgelimi kimi yazarları iyi tanımıyoruz. Bazen geç kaldığımız için tanımıyoruz onları, bazen de beğenilerimizle çakışan bir ilişki kuramadığımız için.
Bunun dert etmemek gerekir belki. Borges de, “Bütün yazarlar Henry James’ı usta bilir ama kimse okumaz kitaplarını” diyor. Bizim yoksul dünyamızda da okumadan hayran olan –ya da nefret eden– ne çok okur var.
Borges’in örneğindeki Henry James’ın otuzdan çok kitabı var. Kendisinden hep çok şey öğrenilen yazarlardan olmuş o. Roman sanatında bir yüzyıldan öbürüne geçerken kalın bir çizgi olarak açtığı yoldan yürüyenlerce de çok yakından incelenmiş. Yaşadığı yılların önemli bir yazarı olmanın yanı sıra, edebiyat dünyası içindeki ilişkileri bakımından da özel bir yazar Henry James. Borges, arkadaşları arasında Turgenyev, Flaubert, Goncourt Kardeşler, Wells ve Kipling’in olduğunu anlatıyor. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında edinilmiş bu büyük dostluk çevresi, Henry James’ın başında bir haleyle dolaşmasını da sağlamış olmalı.
Kaldı ki, bizim için de en çok Yürek Burgusu’nun (1898) yazarı o. Henry James kişiliğini de işin içine karıştırarak başlamamın nedeni, onun roman sanatına getirdiği bakış açısı yeniliği. Bakış açısı, roman sanatını anlamak için önemli. Fredric Jameson, bakış açısını belki metafizik bir seçimin sonucu ya da anlatı tekniğinde bir gelişme olarak saptamakla birlikte, asıl olarak şöyle anlatıyor:
“Bakış açısı, daha çok, temel bir toplumsal gelişmenin, yani geç kapitalist toplumdaki toplumsal parçalanma ve monadlaşma artışının, bu tolumun öznelerinin özelleşme ve yalnızlaşmalarının giderek yoğunlaşmasının neredeyse maddi anlatımıdır.”
Henry James’ın bu ağırlığına karşın, James Joyce’un ondan pek hoşlanmadığı bilinir. Hasetten değil. Roman anlayışı ikisini ayırmıştır.
Kurmaca metinlerde anlatım biçimleri aynı zamanda bakış açısıyla belirlenir. Yazar, daha baştan hangi bakış açısını kullanacağını da seçer, yaptığı seçimi bazen sonuna dek korur, bazen değiştirmek zorunda kalır.
Yazınsal metinlerde yazarın kendisini hissettirmemesi gerektiğini kararlı biçimde dile getiren ilk yazar Flaubert olmuştu. O bunu hem bir edebiyat düşüncesi olarak geliştirmiş hem de yazdığı romanlarda uygulamıştı. Değil mi ki romanı yazarı yazmaktadır, varlığı da kendiliğinden sızacaktır. Bunun ötesinde bir çaba göstermek, bu kez romanı bozmaya başlar. Daha sonra da pek çok usta yazar bunu aynıyla dile getirirken geliştirdi de. Pırıltılı bir zekâsı olan Flaubert de asıl olanın, “yokluğunda parlamak” olduğunu söylüyordu.
Kurmaca kişiler arasındaki ilişkilerin dramatiğini canlandırmak yerine, onları öldüren anlatım biçimlerine kuşkuyla yaklaşılabilir. Kişilerin kurmaca anlatı içinde kendi hayatlarını sürmelerine olanak veren yüce gönüllü anlatıcılar yazılanın niteliğini yükseltir, onlarla aram her zaman iyidir.