“Öğleyin on ikiden üçe kadar bütün ülkenin üzerine karanlık çöktü. Saat üçe doğru İsa yüksek sesle, ‘Eli, Eli, lema şevaktani?’ yani, ‘Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin?’ diye bağırdı.”
İncil-Kitab-ı Mukaddes
Hayattan kaçma arzuma rağmen –ki bu arzu bende alabildiğine vardır– içine saklanacak bir fındık kabuğu dahi bulamadım. Kardeşlerimin en küçüğü, kuşkusuz ki en güzeliydim, alnımda ne bir çizgi ne de gözlerimin altında irili torbacıklar vardı, öyle genceciktim ki çiçek açıyordum. Her şeyin değişime uğrayacağı bu sabah henüz karanlık olduğundandır hava, şavkı açtım; saf bir altın gibi parlayan saçlarımı balıksırtı ördüm, okul formamı giydim ve ardından okula gitmek için yürümeye koyuldum.
Herkesin adımdan söz ettiği, yerin altında yürüyen, uzun boylu, siyah uzun saçlı ve aynı renkten yapılma sakallıyım. Kırmızı mercanlardan ve mor taşlardan yapılma bir maviliğin en derininde yaşıyorum. Onu görmeden evvel, güzelliğinin sır olmaktan çıktığını ve herkesin üzerinde var olan gökyüzündeki güneş olduğunu, biliyordum.
Derslerin bitiminin ardından dışarıya çıktım. Saat öğleyin on iki. Okuldan uzaklaşırken birden uzunca iki güçlü el beni içi karanlık olan ve daha önce hiç girmediğim bir yere çekti, orada, yani o karanlık delikte, yeryüzündeki en yalnız insanın sadece ben olmadığımı, içeride alabildiğine masum kız çocukları, genç kızlar ve kadınlar gördüm. Kimin seçimi bu yazgı? Bu sabah okula gelirken çiçek açan benim mi?
Bir sarı yaz günüydü, tapınağın çıkışında suçu sadece güzel olmak olan bu genç kadını gördüğümde. Altından saçlarını balıksırtı yapmış, ışıldıyordu. Işıldayan balıksırtı saçlarını bu sabah, hayatında kaçıncı kez yapmıştı acaba? Kaşları ve kirpikleri burnunun halicine uzanan bir köprüydü, kırmızı dudaklarının aralığı ise uçsuz bir araf, gözleri alglerin yeşiline benziyordu; eğer o gün, yani altın elmanın verileceği gün orada değilse, bu yarışmayı kazanan kadının şansıydı. Sahi nerede başlamıştı hayatı, nasıl devam ediyordu günlerine; bildiğim bir şey vardı: onun bedenine, bir yabancı olarak defalarca dokunuşumun ardından, hayatı evvelden sürdüğü nispeten güzel anlarına benzemeyecekti.
Saat öğleden sonra bir. “Ne işin vardı senin? Ne yapıyordun orada?” Ama ben, benim bir işim yoktu, biri sürükledi beni oraya, o deliğe. “Ha ha, delikmiş, her şey ortadayken yalan söylemeye devam mı söyleyeceksin ?” Yalan söylemiyorum. Hem yalnız değildim ben orada, başkalarını da gördüm o delikte, gerçi onlar konuşmuyorlardı, çoğunun gözlerinin altları ıslanmıştı içeride su olmadığı halde. “Bak sen, yalnız da değildin demek!” Değildim, değildim tabii, neden bana inanmıyorsunuz? “Sus! Konuşma artık. Üzerimize bıraktığın bu utancı biraz olsun azaltmak için gidiyorsun buradan.”
Saat öğleden sonra iki. Ucunu göremediğim mavi bir çarşafın üzerindeyim şimdi. Burada, yani bu mavi çarşafın üzerinde benden başka kimse yok, gözlerimi uzaklara doğru bakmaya zorluyorum, kimsenin olmadığını gördüğüm o an, anlıyorum ki bir zamanlar seyretmelere doyamadığım bu sınırı olmayan mavilik, gün geldiğinde bir dehlize dönüşecekti, masumluğumun yitirilişine uzanan.
Bir zamanlar güzelliği kulaktan kulağa yayılan saçları balıksırtı, ölümlü olan bu güzelliğin, dillerden düşmeyen bir diğer güzel Minerva ve önceleri az daha kehanete kurban gidecek yağız bir genç delikanlı tarafından (onun annesiyle birlikte kilitli olduğu sandıktan kurtulmasında yardım eden bendim) öldürüleceğini öğrendim.
Güzelliğimin yabancı dudaklardan yayıldığı çevrelere aldırmadan, bir sarı yaz sabahı gittiğim okuldan çıktıktan sonra, kendi iznim olmadan dokunduktan sonra bir yabancı benim bedenime, anladım ki güzelliğimin, masumluğumu kirleten bir tüfekten çıkma saçmadan ibaret olduğunu. Bütün bu hayat yanlışlarla dolu, evet yanlışlarla. Sesimi duyurmak istesem kime sesleneceğim burada, sonu görülmeyen mavi çarşafın üzerinde şu an bağırsam, sesimi hangi eşref-i mahlukat duyacak? Saat öğleden sonra üç. Gerçi hoş sadece onlar değil, tanrılar da değil mi yitirilen her masumiyete susarak ve gözlerini kapayarak tanık olanlar? “Tekrar söyle duysunlar seni.” İşte bağırıyorum sesim yankılanıyor burada, böylece bir masumun daha sesi çıktığında sessizliğe bürünen tanrılar, sesimi duydukları anda kulaklarını kapatıyorlar arka arkaya. “Tekrar gözlerine bak, görsünler seni.” Açıyorum gözlerimi alabildiğine, kırpmıyor ve kapatmıyorum bakarlar da göremezsem onları diye, olmuyor gözlerini kaçırıyorlar benden.
Bu gece yalvaracağım yeraltındaki ölüler ülkesi tanrısına. “Daha az önce, seni dinlemeyen ve görmezden gelen tanrılardan birine mi?” Evet, evet onlardan birine. Yalvaracağım ona, beni her şey sona erdikten sonra Lethe’ye götürmesi için.
Güneş ortaya çıkmaya hazırlanıyorken, denizin ortasında saf ve beyaz bir şey doğdu. Bu saf ve beyaz şey, bir at görünümünü aldı; o at ise gökyüzüne tırmandı. Rivayet şudur ki; ölen bu genç kadın yılandan değildi, ama yılana dönüştürülenin bir devamıydı.






