Bugünden sonra farklı günlere uyanacaktım. Eskisi gibi tanıdık mekânları seyretmeyecekti gözlerim. Yirmi yıldır yaşadığım bu mahalleden aldığım tatları alamayacaktım. Oysa ben severdim tekdüzeliği, aşina olduğum sesleri duymayı, fazla eşyadan yoksun evleri. Hâlâ öyle, değişmedi bu. Bir sese aşina olmak zordur ve de yorucu, ben bu yüzden dolduramadım hayatımdan eksilen insanların yerini. Bugün karşımızdaki binayı yıkıyorlar. Kendimi bildim bileli oradaydı hep. Nedense binaların ömürlerinin olduğunu hiç düşünmedim, bana toprak gibi, hava gibi, su gibi sonsuz gelirdi. İnsan elinden çıktı ne de olsa, sonunu da bir insan hazırlayacaktı elbette. Bu yüzdendir ki bir şeyi temelden yapmaya kalksam bir gün yıkacağım diye korku salar içimi. Bu tıpkı yazdığım bir şeyi silmek gibi. Tüketmek oldum olası korkutur beni ve de tükenmek...
Uyandığımdan beri gözlerimi ayıramıyorum pencereden. Makine acımasızca kepçesini kaldırıyor havaya ve hiç tereddütsüz vuruyor binanın ahşap duvarlarına. Kulak kabartıyorum bir an seslerini duyarım diye ama ölüm sinmiş gibi üzerlerine, sessizler. Teyzemin sesini duyuyorum aşağıdan: “Daha uyanmadı mı bizimki, ne yatıyor bu saate kadar?” Bu sesi her duyduğumda bu evde bir misafir olduğumu anlıyorum. Ne çabuk unuttun teyze diyorum içimden, sen aldın kızını geldin memleketten buralara. Daha dün anneme yalvarmadın mı; abla yardım et, ne yaparım bir başıma buralarda şu çocukla diye? Daha dün dediğim, beş yıl oluyor. Beş yıl önce yandı şimdi yıktıkları şu bina, beş yıl önce öldü annem benim. Yıllardır ikimiz yaşıyorduk bu koca evde, sen geldin annem gitti o sene. Şimdi nasıl oluyor da her şey seninmiş gibi davranıyorsun, her şeyi nasıl bu denli sahiplenebiliyorsun? Fakat unutuyorsun teyze; bu ev senin olabilir, bu kapı, şu pencereler ama hatıralar senin değil ve ben senin değilim.
Merdivenlerde bir ayak sesi; bu sese de aşinayım Suzan bu. Duruyorum, tam kapıma geleceği zamanı bekliyorum. İşte geldi. “Geliyorum teyze, uyandım çoktan.” Kapı kolu henüz oynamadan hissediyorum, ayaklanmış bir umut biçare geri dönüyor. Buna da alışkınım, beş yıldır neredeyse her sabah yılmadan geliyor kapıma. İstemeye istemeye aşağı iniyorum, oysa ne çok isterdim bir başıma kahvaltı etmeyi şu evde. Bir başıma da değil annemin hatıralarıyla. Şimdi annemin olan her şeyin sahibiymiş gibi davranan kardeşiyle baş başa yapıyorum bu kahvaltıyı. Okullar açılsa da uzaklaşsam şuralardan belki geri dönmem bir daha, küçük de olsa bir hayat kurarım kendime. Bunları düşünürken elimdeki bardağı düşürüyorum, neyse ki boş.
Teyzem masanın karşı ucunda ters ters bana bakıyor. “Daldın yine kendine gel. Burası yeri değil odanda düşünürsün ne düşünüyorsan.” Kuzenim yanı başımda sen aldırma ona diyen gözlerle bana bakıyor. Bu sahneyi de tanıyorum, canlandırdım birkaç kez ya da yaşadım. Devam ediyor. “Ee bitiyor okul bu sene, ne yapacaksın? Evlenirsin, bir de iş bulduk mu sana tamamdır. Yoksa bir dikiş tutturamazsın sen. Gelir odanda oturursun günlerce.” Ben bilmiyorum sanki beni kiminle evlendirmek istediğini. Hayatımı bu denli sahiplenmesine tahammül edemiyorum.
“Bilmiyorum düşüneceğim. Evlenmek istemiyorum ben, hem istediğim kadar otururum bu evde. Annemin hatıralarını bırakacak değilim ya.” Kuzenim kalkıyor usulca masadan, kırılıyor fakat belli etmiyor. Afiyet olsun diyerek kapıya yöneliyor.
Teyzem kendini hiç bozmuyor. “Oğlum el âlem laf söz ediyor, teyzesi evde olmadığı zamanlar bir başına aynı evde kuzeniyle kalıyor diyorlar. Yüzümü düşürme yere.” Acıyorum ona, kendini kurtarmak için ne yaptıysa hepsi boşa çıktı. Şimdi de kızını bana yamamaya çalışıyor. Masadan kalktım ve pencereye yaklaştım. Perdenin arkasından izlemeye devam ettim binanın yıkılışını. Arkamı dönmedim nefretle baktığımı görmesin diye. Malda mülkte gözüm yok, dedemden kalan bu evi de alsın fakat ördüğüm duvarları yıkmaya çalışması beni çileden çıkartıyor.
“Hatırlıyor musun teyze sen geldiğinde yanmıştı bu ev, o gün bugündür kimse yaşamıyor. Sen geldiğinde öldü annem, o gün bugündür de –kendim dahil– bu evde kimse yaşamıyor. Her evin bir ruhu vardır tıpkı insanların olduğu gibi. Şu evin de bir ruhu vardı yıkılana kadar.” dedim. Geriye döndüm ve ne söylediğimi anlamamış gözlerle bana baktığını gördüm. Devam ettim daha açık nasıl konuşabilirim diye düşünerek, “Benim düşürdüğüm boş bir bardak etrafa zarar vermiyor fakat sen hep dolu bir bardağı düşürüyorsun, ortalık kirleniyor. Bana söz etmek yerine evde kaldığını düşündüğün kızına başka koca bul olur mu? Düşündüğün kişi ben değilim,” dedim.
Öfkeme yenik düşerek yukarı odama çıktım. Suzan’ın arkasından böyle şeyler söylediğim için pişmandım. Severim onu, saygı da duyarım fakat teyzem söz konusu olduğunda akan suları durdurur böyle. Kapıyı kapamadan duydum sesini. “Sana da bir şey söylenmiyor, iyiliğini düşünüyorum senin. Neyse Neriman Hanım ile kızı Handan bize gelecekler akşam, yıkımdan dolayı birkaç gün evlerini boşaltmaları istenmiş. Bizde kalın dedim, sokakta mı yatsınlar? Aman sen çıkma sakın odandan.” Bir an içime aydınlık doğdu sandım. Nasıl yani Handan mı gelecek bize şimdi, diye tekrarladım içimden. Pencereye yürüdüm, evlerine baktım, pencerelerine. Sonra dikkat kesilip perdelerine baktım, hareket yoktu. Hep o perde aralansa da biraz da olsa yüzünü görsem dediğim Handan şimdi bize mi gelecekti yani. Teyzemin yaptığı tek iyilik bu olsa gerekti bana.
Evimiz iki katlıydı, içten merdivenli. Aşağıda mutfak ve salon, yukarıda da iki oda ve tuvalet vardı. Annemle bana çok büyük gelirdi fakat ikimiz bir aradayken başka kimseye ihtiyaç duymazdık. Babamdan kalan emekli maaşı ile geçinip giderdik. Tek korkusu bir gün onu bırakıp gitmemdi. Gitmem anne diyordum, sevdalansam da gitmem. Hem nereye gideceğim Handan da burada. O da gitmez bir yere. Söyleyemiyordum ama anlıyordu, biliyordum. Handan da güzel kız arada bana yardıma geliyor beni yalnız bırakmıyor diyordu. Şimdi o gitti ben kaldım bir başıma. Hem kimse de gelmiyor. Öleceğine hiç inanmamıştım, zaten çocuklar anne babalarının öleceklerine inanırlar mı ki?
Aynanın karşısındayım şimdi. Çoğu zaman içi boş bir ev gibi, beni de yaktılar annen öldü dediklerinde ondan beri kimse yaşamıyor içimde, ben dahil. Arada bir Handan’ın sesini duyduğumda uzun zamandır devam eden uykumdan uyanıyorum. Evsiz bir insan korkmadan cesurca çıkıyor merdivenlerimden, duvarlarımdan tutunuyor. Bir sorumluluk geliyor hiç yoktan üzerime. O evsizi korumak; yani Handan’ı sevme sorumluluğu. Bu bir sorumluluk mu diye soruyorum aynadaki kendime, sevmek bir sorumluluk mu? Bilmiyorum. Eğer öyleyse güzel bir sorumluluk bu çünkü kendimi de böylelikle sevmeye başlıyorum. Kolumu usulca kaldırıp dokunuyorum aynaya, keşke diyorum oradaki ben olsaydım, içerideki. Durup izleseydim oradan kendimi. Oradan yönlendirseydim dünyamı, eylemde bulunmak yerine sadece söylemekle yetinseydim. Hoş şimdi de pek eylemde bulunduğum söylenemez ya. Teyzeme bazen hak vermiyor değilim. Geçip yatağıma uzanıyorum, içimde yıkılan evden geriye kalan bir boşluk.
Nasıl oldu ise uyumuşum birkaç saat, teyzem kapıyı çalmadan odama girmiş. Ne olduğunu anlayamadan uyandım. Bu durumdan hoşnut olmadım tabii. Suzan olsa yapmazdı böyle, müsait misin diye sorardı ama teyzem öyle mi? Yine yüzüne takındığı öfkeli tavırla, “Misafirler geldi aşağıda oturuyoruz, ne uykusu bu böyle kaç saattir, aşağı in de bir merhaba de,” dedi.
“Geliyorum,” diyerek savdım başımdan. Handan geldi diye sevinmek dururken bu öfkeli tavra yenik düştüm. Tam mutlu olacağım sırada gelir bir yerlerden hatırlatırdı kendini. Yatağımdan kalkıp üzerimi toparladım aynanın karşısında. Saçlarımı düzelttim ellerimle. Birkaç gün de olsa onunla aynı evi paylaşmak üzerimdeki şu ölü toprağını kaldırıp atacaktı. Aşağı indiğimde yemek masasını hazırlıyorlardı. Neriman teyzeye yöneldim önce, ellerinden öptüm. “Hoş geldin Neriman Teyze,” dedim. Handan mutfaktan döndüğünde bu eve alışkın olduğunu o kadar belli ediyordu ki bu hoşuma gitti. Uzaktan selamlayarak, “Hoş geldin,” dedim. Bakışlarındaki sıcaklığı bana hissettirmek istercesine durdu ve beni selamladı. Omuzlarına ve boynuna bakmaktan alamadım kendimi, kendinden emin bu görüntüsü içimdeki tutkuyu daha bir dayanılmaz kılıyordu. Suzan henüz gelmemişti, mesaisi olduğunu söyledi teyzem. Birlikte masaya oturduk. Tabağıma çorbayı doldururken;
“Geldiğimde uyuyordun yoksa çıkardım yanına, okuldan döndüğünden beri bir türlü görüşemedik,” dedi Handan. Bu hissettirdiği samimiyeti kendime saklamak isterken teyzem;
“Handan bilmiyor musun allah aşkına tüm gün çıkmıyor odasından, Suzan’la bile konuştuğu yok doğru düzgün,” dedi. Yüzümün asıldığını anlamış gibi karşıma oturdu ve gülümsedi.
“O alışkın değildir kalabalığa bilirim ben, alışkın olduğu şeyleri sever, Nuran Teyze’den çok dinledim bunları,” dedi ve bundan gücenmediğini vurgulayarak, “Belki bu evdeki sesi de yadırgayacak bir müddet,” diye ekledi. Annemin adını duyduğumda gözlerimin ışıldadığını, yüreğime yayılan o tanıdık sıcaklığı hissettim yine. Vitrine dönüp annemin fotoğrafına bakarak;
“Estağfurullah iyi ki geldiniz,” dedim. Handan’a döndüğümde o da annemin fotoğrafına bakıyordu özlemle. O bakış bana ortak bir sırrımız olduğunu hissettirdi ve gülümseyerek göz kırptı bana. Yemekten sonra salonda oturduk biraz, Handan olmasa odama çıkardım, huyum değildir burada oturmak. Teyzem Neriman Teyze ile konuşuyor arada beni şikâyet ediyordu. Benimse dikkatim mutfakta kahve yapan Handan’daydı. İşte yine istemediğim biçimde akıyordu zaman, orada olmak isterken neden bu kanepede oturuyordum? Bu evde annemden sonra zaman hep istemediğim biçimde akıyordu. Keşke dedim içimden zamanı istediğim bir anda durdurabilecek güce sahip olsaydım, bunu şu an ya da Handan’ın bu evde olduğu her an için yapabilirdim. Peki ya sonra... Bu tek taraflı hissettiğim duygu yoğunluğu içerisinde kendime daha da eziyet etmiş olmayacak mıydım? Onu gördüğüm her an acımın, aşkımın ve özlemimin şiddeti giderek artmayacak mıydı? O an yine düşüncelerimden sıyrılıp Handan’ın sesi ile kendime geldim.
“Fincanların yerini bulamıyorum bana yardım eder misin?” diyerek kapı eşiğinde durup bana baktı. Tabii dedim hemen, yüzümde bir gülümseme. Mutfağa geçtik. Gittiğimde fincanların çoktan bulunmuş olduğunu gördüm. Ben daha söze başlamadan, “Bakma bana öyle seni orada öylece bırakamazdım,” dedi. Kahve yaparken onu izledim, cezveye değil de daha çok ellerine baktım. Yalnız ellerine. Onun varlığı dışında hiçbir şey beni mutlu etmiyor. “Burada her şey çok değişmiş, epeydir gelmemişim meğer. Hakikaten fincanların yerlerini bulmakta zorlandım,” dedi ve gülümsedi. Ekledi sonra. “Bir sen değişmemişsin ve biliyorum ki değişmeyeceksin.” Sessizlik oldu. Gözleri bir müddet daha gözlerimde kalsın istedim ve gülümsedim. Değişmekle neleri kastettiğini biliyordum. Beni annemden dolayı iyi tanıyordu. Peki ya benim ona olan hislerimin de yıllardır değişmediğini biliyor muydu? Yoksa kastettiklerinden biri de bu muydu? Tereddüt edip bir an gözlerine baktım. Onun gözlerine de aşinayım, duygularım beni varlığına yakın hissettiriyor. Gözlerime baktı yine, içimdeki endişe ile ne zamandır gözlerine baktığımı hatırlamıyorum. Epey uzun olmalı ki bir eli ocaktaki kahvede öteki eli sağ koluma dokunmuş bana doğru bir adım attı. Bunu henüz yeni fark etmişken dudaklarını hissettim. Ocaktaki kahve taştı.






