Neşenin sonsuza dek yaşadığı bir dünya mümkün.
“Hepimiz, aynı pis kanı taşıyoruz, hepimiz birer hikâyeden ibaretiz.”
Çin’in Tuhaf Canavarları üzerine bir süredir düşünüyorum. Belki de hepimizin birer hikâyeden ibaret oluşu üzerine, bilemiyorum. Uzun bir aradan sonra bizi tekrar etkisi altına alan TÜYAP yoğunluğunun arasında bir yerde zihnimi meşgul eden canavarlardan sonra, şimdi baba evinde portakal, limon, mandalina, nar ve zeytin ağaçlarını izliyorum. Ve evet, canavarlar ile insanların hayat döngüsünde sürekli yer değiştirmeleri üzerine de düşünmeye devam ediyorum. Yatağımın altından uzanan eli sıkıyor ve bu kez sanırım içimdeki ve dışımdaki canavarla uzlaşıyorum. Somut ile soyut nihayet bir noktada buluşuyor ve “gerçek” denen şey şimdi tam durması gereken noktadan bana bakıyor…
Günümüz Çin edebiyatının ödüllü yazarlarından olan Yan Ge’nin Türkçedeki ilk ve şimdilik tek kitabı Çin’in Tuhaf Canavarları, Strange Beasts of China adıyla New York Times 2021’in Öne Çıkan Kitapları ile The Washington Post 2021’in En İyi Fantastik, Bilim Kurgu ve Korku Kitapları listelerine adını yazdırmış. Dilimize Selen Özcan çevirisiyle kazandırılan romanda yazar, insanın doğasında bulunan anlatma ve dinleme ihtiyacını hikâyenin temeline almış. Roman postmodern fantastik diye adlandırılabilse de aslında melankolik ve gerçeküstü diye de anılabilmeli.
On yaşında yazmaya başlayan ve ilk kitabını on yedi yaşında yayımlayan Yan Ge’nin hikâyesinin kahramanı, romanı yirmi bir yaşındayken, bu dünyada savunmasız bir şekilde sınırlarının olmayışı bakımından canavarlara benzediği bir zaman diliminde yazıyor. Çocuk yanını belki de korkuyla ayakta tutan o canavarlar, kalemine savunmasız bir zamanda geliveriyor. Aslında şöyle bir açıklama da aktarabilirim…
“Bu kitabın ilk bölümünde yazdığım hikâye önceki hayatımda günde üç kere üst üste arayıp sert çıkışan editörümün tehditlerinin bir ürünü. Ödenmemiş elektrik ve su faturalarım dağ gibi birikmişti, yazmasam olmayacaktı, çaresizlik içinde kıvranıyordum, yazmam gerekiyordu; böylece birkaç gün önce duyduğum keder canavarının hikâyesini yazmaya başladım, sonra da neşe canavarının hikâyesi kendiliğinden gelip kapımı çaldı. Birer birer gelen hikâyeler, büyük gölgeleriyle beni arkamdan kovalıyorlardı, durmak, beklemek istesem de, yol almaya başlamıştım ve sonunda ilerliyordum işte. Başlangıçta bir kenarda öylece duruyordum, sonradan olaya derinden dahil oldum. Sonunda da, geri dönen canavarla birlikte dağılmış insan topluluğunun hikâyesiyle olaya bir son verdim, yazmak istediğim hikâyeyi bitirdim, böylece kendi hikâyemi de anladım, keder ve neşe herkeste aynıydı. Fakat keder, o uzun sürerdi.” (Sayfa 279)
Zooloji öğrencisi olan kahramanımız, dokuz bölüm boyunca farklı özellikleri bulunan canavarların hikâyelerini toparlayarak bir roman yazmaya karar veriyor. Bu genç öğrenci, romanını yıllardır etrafında anlatılagelen canavarlarla ilgili masallardan, efsanelerden ve hikâyelerden yola çıkarak kurguluyor. Romanında hayli uzun bir geçmişi olan gizemli bir Çin şehri kuruyor ve adına da Yongan diyor. Duyduğu canavar hikâyelerinin geçtiği mekân artık Yongan… Burası artık gerçekten daha gerçek bir yer.
“Yongan devasa, kirli, gözden kaçması imkânsız bir şehirdi, her yerinde nereden geldiği bilinmeyen canavarları, nereden geldiği bilinmeyen sırları vardı, herkes birbirini anlıyordu, güven ve sessizlik hâkimdi.” (Sayfa 224)
“Altmış yıl önce Yongan’a çok sayıda canavar geldi, insan da bir çeşit canavardı, daha sonra savaş patlak verdi, insanlar canavarlarla savaşmaya başladılar, tam on yıl süren uzun bir savaştı, bu dönem sonradan tarihten silindi. Her ne kadar kısa bir süre hatırlarda kalmış olsa da herkes bundan haberdardı ya da yalnızca bir şeyler biliyorlardı hakkında. Çok sayıda canavar yok oldu, nesilleri tükendi, ama keder canavarları yaşamaya devam etti, Yongan şehrinde yaşayan en kalabalık canavar soyu olarak kaldılar.” (Sayfa 16)
Evet, bu bir canavar hikâyesi. Ama işte her şey öyle düz mantıkla da ilerlemiyor. Çin’in tuhaf canavarlarını tanıyoruz ve nokta. Hiçbir şey bu kadar basit değil. Yan Ge, keder canavarını betimlendiği ilk bölümden, geri dönen canavarlı son bölüme kadar insan ve canavar ilişkilerini anlatırken; aslında bir yandan da insanın varoluşsal düşünme biçimine, doğallığına, olaylara karşı tepkilerine, farklılıklarına ve aynılıklarına işaret ediyor. Bu farklılıklara beden özellikleriyle değinirken, yeme içme özelliklileri de gözünden kaçmıyor. Ancak şimdi aşağıda paylaşacağım alıntıdaki gibi asalet dereceleriyle de ayrıklaştığına tanık oluyoruz. Kederin karşısında neşenin duruşunu ve giderek aynılaşan yüzünü izliyoruz. Hayat, romanın cümleleri arasında dengesini buluyor.
“Neşe canavarları uğurlu canavarlardır, gizemlidirler, aynı zamanda yalnız başlarına yaşam sürerler. Söylenilene göre neşe canavarıyla karşılaşanlar ya asil olurlar ya da günün birinde varlıklı biri, mutlaka hep ön plandadırlar. Eskiden tüm kralların neşe canavarıyla karşılaştığına dair bir efsane vardır. Bu sebepledir ki bu canavarın adı, neşe canavarıdır.” (Sayfa 33)
Bir iki sayfa daha ilerliyoruz ki, şöyle diyor Yan Ge: “İkimiz de bir şey demedik sonra, insanların bir başkasının dokunamayacağı zayıf noktaları her zaman vardır.” (Sayfa 37) Geldiğimiz şu kısacık yolda insanların arasındaki tutarsız davranışların ve kişiliklerindeki zayıflıkların unutulmadığına şaşıramıyor insan. Bu yol engebeli, yaşam denen şey zorlu ve bu hikâye bir sebepten öyle kolay akmıyor. Okuru bir şey hep huzursuz ediyor. Ve bu huzursuz şey, bir şekilde sana aradığını da bulduruyor. Tıpkı hayatın kendisi gibi. “Dostoyevski ruhuna” büründüğümü hissediyorum sonra. Hani Dostoyevski hep huzurun peşindedir ancak huzursuzluk ceketini de bir an olsun üzerinden çıkarmaz ya, sanırım öyle bir şey. Yani neden olmasın? Sen istedikten sonra her şey, her şeye benzer, öyle değil mi?
Bu arada kaba davranışlarımız da tatlı bir ironiyle yerini buluyor roman boyunca. Örnek vermek gerekirse, bir yerde şöyle diyor: “İnsanların ne zamandan beri vedalaşmadan ayrıldıklarını bilmiyorum doğrusu, telefon faturalarından bu şekilde büyük oranda tasarruf ediyorlar sanırım.” (Sayfa 38) Yani tam yerine rast gelince manzara konuyor. Pek de yakışıyor doğrusu. Bir romanın beni alıp bulunduğum yerden başka bir yere taşımasını, bana sorular sordurmasını ve bambaşka şeyler düşündürmesini çok seviyorum. Evet, Çin’in Tuhaf Canavarları’nın okunması pek kolay bir roman olduğunu söyleyemeyeceğim ama suya girince de alışıyorsun. Bir bakmışsın insanların kaba davranışları üzerine sayfalarca düşünüyorsun ve önünde yeni bir pencere açılıyor. Bu sizce de kitap okurken başımıza gelecek nefis detaylardan biri değil mi?
Romanda benzer bir ironiyi doğa katliamlarını konu aldığı bölümlerde de görüyoruz. Yan Ge, insan olarak doğaya karşı nasıl acımasız ve düşüncesiz olduğumuzu çarpıcı ancak bir o kadar sade bir üslupla anlatıyor. Gerçekler “insanın” boğazına bir yumru olarak yerleşiveriyor.
“Kuşları görmek için kadının peşinden gittim, bundan otuz yıl öncesinde Yongan şehrinde şimdikinden daha çok kuşun olabileceğini düşünmeden edemedim. —Ardıçlar, saksağanlar, kargalar, turnalar, kazlar, serçeler, hepsi ama hepsi, göçmen olanlar ya da olmayanlar gökyüzünde fark edilmeyen gürültüleriyle bir yerden bir yere gidip geliyorlardı. Sonradan o nedeni bilinmeyen, hiçbir şekilde açıklama getirilmeyen, kuş imha kampanyası başlamıştı: Başlangıçta birkaç bilim insanı çıkıp kuşların gürültü kirliliği oluşturduğunu ve gıda üretiminin azalmasına neden olacak bir hastalık yaydıklarını söyleyen makaleler yayımlamıştı. Sonrasında şehir idaresi önderliğinde son derece organize bir hareketle kuşların imhasına başlanmış, silahlar kullanılmış, ağlar açılmış, ortalık yerle bir edilmiş, yakılmıştı. Ölen kuşları gömmüş, yuvalarını ortadan kaldırmış, yumurtaların hepsini kırmış sonucunda da kuş imha kahramanları seçmişlerdi.” (Sayfa 39)

Canavarlar bir yana hikâye akarken, geçmişte yaşamın ne kadar gösterişten uzak bir yerde durduğunu da okuyoruz. Bir zamanlar uzak görünen geleceğin o kadar da uzakta olmayışı, bizi de kendi yaşadığımız yerin geçmişinden bugününe süren o keskin geçişine takılı bırakıyor. Bu sanırım bana Ömer Seyfettin’in Kurumuş Ağaçlar’ının son sahnesini hatırlatıyor; keskin, içli ve sıradanlıktan çok uzakta olacak kadar sıradan…
“Pencerenin yanına geçip bir yastığa sırtımı dayadım, elimde sigaramla dışarıyı izlemeye koyuldum. Yongan şehrindeki koca ağaçların hızla büyüyüp serpildiğine, nasıl büyük bir ormana dönüştüğüne baktım; diğer taraftan yüksek binalar ormanları nasıl da hızla yok edip geçiyor, bütün ışıkları gölgede bırakıyordu. Bundan uzun, çok uzun zaman önce, şehirlerin olmadığı bir zamanda, ay vardı…” (Sayfa 47)
Çin’in tuhaf canavarlarından söz edecektim size, değil mi? Ama dedim ya, okurken kolay akmayan bu romanda çok detay var ve canavarlar da bu durumda nefis bir metafor olarak okuyanın kalbini sarıyor. Hayali kent Yongan’ın gerçek canavarları ve insanları bir arada yaşarken her şey gerçek, her şey garip…
“Yongan ölümsüz ruhlar, canavarlar ve insanların birlikte olduğu karmaşık bir yerdir, hepsi koca koca sokaklarda birbirleriyle karışmış, iç içe geçmişlerdir, âşık olmuşlar, çocuklar doğurmuşlardır, fakat hiçbiri iyi bir şekilde ölmemişlerdir.” (Sayfa 54)
Nihayet canavarlardan söz etmeye başlayabildiğime göre, size beni üzerine en çok düşündüren ve hakkında birkaç şey söylemek istediğim canavarı açıklamak istiyorum: Kurbanlık Canavar! Bu canavar, aile kavramını Pamuk Prenses’i zehirleyen elma gibi sunan hayatın dengesini açıklıyor bence; parlak ama zehirli. Kendinizi Pinokyo’nun yalanları arasında ve burnu üzerinde düşmeden yürümeye çalışırken de bulabilirsiniz. Çünkü gerçek hayat da tam olarak böyle bir şey işte. Nihan Kaya’nın İyi Aile Yoktur, İyi Toplum Yoktur ve Bütün Çocuklar İyidir kitapları boyunca anlatmaya çalıştığı da bu. Alice Miller’ı alıp baş köşeye oturtan ve yeri geldikçe konuşturan Kaya’nın bu kitaplarıyla aile kavramının kurbanlık canavarları karşıladığını düşünüyorum. Hatta çok daha fazlasını. Yan Ge, sadece kurbanlık canavar üzerine bir kitap yazsaydı, eminim o da bu kitaplar hakkında benzer şeyler söylerdi.
“Canavarların aile yapılarına ilişkin bir bilgim yok, fakat en azından insan türü için aile yücedir, kesinlikle kutsaldır, bir ağacın kökleri gibidir, doğurur, yaşatır, fakat sonunda ölmenize izin verir, yani özünüze geri döndürür sizi.” (Sayfa 63)
Canavarlar genel olarak fiziksel birkaç özelliği dışında insanlardan farklı değil. Tabii her birinin kendine özgü bir yaşam çizgisi de var. Mesela keder canavarları asla gülmüyor. Ve bir gün gülmeye başlarsa, onları ancak ölüm durdurabiliyor. Evet, canavarların dünyasında da ölüm var. Yan Ge, bu bölümde yer verdiği bir canavar ile insanın aşkını anlatırken, keder canavarı Leyun’un hiç gülmese de ölmesine ve sevgilisinin insan bedeni içinde kendi canavarıyla tanışmasına dikkat çekiyor. Neşe canavarlarında ise durum insanlarla ilintili; onlar, karşılaştıkları insanlara şans getiriyor. Az önce yer vermiştim. Neşe canavarıyla karşılaştıysanız ve farkındaysanız, bunun bir nevi auranızı parlattığını söylemek mümkün.
Keder ve neşe, kuşkusuz hikâyeleriyle de özellikleriyle de romanın en özel canavarlarından ikisi. Ama dedim ya, bu hayatın dengesi; bütün canavarlar var olmak zorunda. Bin mil canavarlarının ömürleri kısa ve yerin bin mil altında yaşıyorlar. Görkem canavarları çiçek yetiştirmeyi seviyor. Bunun aksine adıyla müstesna delice seven canavarlar ise, öfkeyle başlayan savaşta kendi sonunu yazıyor. Zavallı yol canavarları, iyi beslenemedikleri için bakımsız, yüzleri güzel olmayan fakir canavarları temsil ediyor. Hepsi de yakın gözlüğü takan, çok kitap okuyan ve bir kez gördüğünü bir daha unutmayan canavarlar olarak dikkat çekiyor. Geri dönen canavarlar, geceleri ortalıkta pervasızca dolaşanların ve ölenlerin sorumluluğunu üstleniyor. Çünkü Yongan’da ölenlerin geceleri yeryüzünde gezdiğine inanılıyor. Çünkü Yongan, cennetin de cehennemin de bu dünyada olduğu hayali bir kent. “… Yongan kentinde cehennem yoktu, tüm ölülerin ruhları toprağın üstünde yüzüyordu.” (Sayfa 138)
Adı ya da özelliği ne olursa olsun bu canavarlar, Yongan’da bir şekilde insanlarla iç içe yaşıyor ve insanların hayatı, bir canavarın o olduğunu bildikten sonra bir daha asla eskisi gibi olmuyor. Yani aslında hepimizin içinde kendine ait bir canavarı olduğunu ve bu canavarın hangi özelliklere sahip olacağını, karakterimizin ve davranışlarımızın göstereceğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla iyi çocuklar olursak şirinleri görmek hep mümkün. Biz böyle öğrendik. Romanda da bence böyle bir şey var. Ya da aslında şöyle bir şey: Canavarlar, insanlara onda eksik olan neyse aslında onu göstermeye çalışıyor. İstediği tek şey ise hikâyesinin yazılması…
Yongan’ın merkezinde duran, kahramanımızın sıkça gittiği ve nihayetinde tüm canavarları bir şekilde getirdiği bir Yunus Bar var. Burada en çok arkadaşı Chong’la buluşuyor. Hemen her konuya dağınık bir parantez açıp Chong’un sorduğu “Neden bu kadar sık kız arkadaş değiştiriyorum, biliyor musun?” sorusuna yine kendisinin verdiği şu yanıtı sizinle de paylaşmak istiyorum:
“… çünkü ben bir mazoşistim, yalnız kalmaktan korkuyorum, hem iki kişi birlikte olmak tek kalmaktan çok daha iyi diye düşünüyorum, sefil doğup zor ölmek, tıpkı bir oyun gibi, son derece harika.” (Sayfa 67)
Sonunda canavarlardan da söz ettiğime göre Yan Ge’nin romanda değinmeden geçmediği, günümüzün önemli sorunlarından biri olan ve tüm dünyayı olumsuz anlamda etkileyen mülteci meselesini canavarlar üzerinden aktarışına da yer vermeliyim. Yukarıda zavallı yol canavarlarına kısacık değindim. Evet, onlar yazarın kaleminde mülteci konusuna işaret ediyor.
“Yongan’da insanlar canavarlar hakkında konuşurlar, canavarları tanırlar, onlarla ilgili hikâyeleri okurlar, onları inceler, araştırırlar, otopsi yaparlar; fakat kimse onların nasıl bir hayat sürdürdüklerini bilmez. Bu şehirde her gün intihar eden birileri vardır, beklenmedik bir şekilde ölenlerin sayısı oldukça çoktur, mutlu insan çoktur fakat umutsuz insan daha çoktur. Zavallı yol canavarları çok uzaklardan, fakir bir bölgeden gelirler, buradaki okulda okuyan çocukların arasına karışırlar, boylarının kısa, yüzlerinin çirkin olmasından dolayı kendileriyle alay edilir, yine de günlerinin mutlu geçtiğini söylerler.” (Sayfa 103)
Son olarak değinmeden geçemeyeceğim bir detay daha var romanda; yazın dünyası da nasibi olan eleştiriyi alıyor Yan Ge’nin keskin zekâsından.
“Uzun zaman önce laboratuvardan kaçtım, sonra da bir romancı oldum, uzun süre aşk romanları yazmayı seçtim, bir zaman sonra danışman hocam arayıp azarladı, “Neden yazıyorsun bunları? Senden önce milyon kez yazıldı bu hikâyeler.” Söze girişinden sonunun nereye varacağını anlamıştım, gerçekten bunu bilmek mide bulandırıcıydı —durum her ne kadar böyle olsa da oturduğum daireyi yazdıklarımdan kazandığım parayla almıştım, şimdiye kadar oradan kazandıklarımla karnımı doyuruyorum” (Sayfa 105)
Romanın sonuna doğru yaklaşırken yazar, hikâyede “anlaşılmamanın” yükünü, aslında konunun oraya geleceğini sezdirdiği bir yolda ve bir anda fırlatıyor önümüze. Aslında haklı, Yan Ge’nin de dediği gibi, roman yazarlarının yazdıkları her şey uçup gider, yok olur, ancak saklı kalanlar kaya gibi sağlamdır. Buna öylesine inanıyorum ki, her okuduğum kitaptan sonra okuduklarımdan çok hikâyede geçmeyen cümleleri merak ediyorum. Ya da yazarın sakladıklarını bulup bulamadığımı… İşte sorduğum sorular ve bulamadığım yanıtlar beni en çok bu sebepten sevindiriyor.
Ve nihayet Yan Ge, bu romanı neden yazdığını açıklayıveriyor…
“Kimse ne yazdığımı anlamayacak, kimin şehri olduğunu anlamayacaklar, isteğim onların Yongan için kendi şehirleri olduğunu söylemeleri; bu da benim sıradan bir dileğim yalnızca.
Güneyde bir şehir var, şehrin orta yerinde canavarlar var, bu canavarların neşeleri, öfkeleri, kederleri, ayrıca delice seven yürekleri var; insanların bir araya gelmeleri, kavuşmaları, ayrılıkları, geri dönmeleri var; işte onları yeniden hatırlamak için ben de Çin’in Tuhaf Canavarları’nı yazdım.” (Sayfa 284)
Evet, yine bir türlü sonlandıramadığım bir incelemenin, umarım son cümlelerini yazıyorum. Çok şey söyledim. Daha da söylerim ama ben bu yazıyı yazarından bir alıntıyla ve hayata dair “Bak böylesi de mümkün!” alt metniyle bitirmek istiyorum. Çünkü evet, Çin’in Tuhaf Canavarları bence en çok bunu söylemek için yazılmış olmalı…
“Dosyamdaki bütün sayfaları tek tek karşı tarafa faksladım, bir yandan aktarıyor bir yandan yolladıklarıma bakıyordum, keder canavarı gülmüyor, neşe canavarı sonsuza kadar yaşıyor, kurbanlık canavar iyilikseverliğiyle kalıyor, zavallı yol canavarı geri gelmiyor, görkem canavarı eninde sonunda reenkarne oluyordu... bölümlerin her biri bana aitti, şöyle bir baktığımda hiçbiri gerçek değildi ya da aslında onların var olup olmadıkları konusunda emin değildim.” (Sayfa 278)






