Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

13 Ocak 2017

Edebiyat

Poe'nun Seçme Eserlerine Önsöz

W.H. Auden

Paylaş

28

0


Poe geleneksel toplumun ve değerlerinin yerle bir oluşunun etkilerinin bilinçli biçimde acısını çekenler arasında ilklerdendir; keza bu bilinçlilik için de en ağır bedeli ödeyendir.
W.H. Auden
Her yazarın gelecek nesillerden umduğu, çoğunlukla da gerçekleşmeyen şey adil bir şekilde değerlendirilmektir. Unutulup gitmekten sonra yazarı en çok korkutan iki kader vardır. Bunlardan ilki, ünlü olmuş iki veya üç eseriyle adının anılıp diğer çalışmalarının okunmaması; ikincisi de, yazdığı her şeyi eleştiriden uzak bir biçimde yücelterek okuyan ufak bir çevrenin idolü haline gelmektir. İlk kader yazarın uğradığı bir haksızlıktır, çünkü ünlü olan eserler gerçekten de yazarın en iyi çalışmaları olsa bile, tek başına okurun böyle bir yargıya varma hakkı yoktur; ikinci kaderse, utanç verici ve gülünçtür, çünkü hiçbir yazar o kadar iyi olduğunu düşünmez. Poe ölümünden sonra çoğu yazardan daha fazla haksızlığa uğramıştır. Amerikalı olmayan okurlar, Amerikalı herhangi bir yazarın eserlerine kıyasla, Poe tarafından kaleme alınan birtakım eserlere daha aşinadırlar. Şahsen ben şiiri “Kuzgun” ve “Çanlar”la birlikte tanıdım; “Kuyu ve Sarkaç” ise okuduğum ilk kısa öykülerden biriydi. Aynı zamanda, Poe ile mukayese edilebilir düzeye ve üretkenliğe sahip hiçbir yazarın tanınmış eserleri bu kadar az sayıda değil. Örneğin bu seçkiyi hazırlama aşamasında genellikle çokça kitap okuduğunu bildiğim, ancak Amerikan edebiyatında uzman olmayan birkaç kişiye, bence Poe’nun en önemli eserleri arasında yer alan Gordon Pym ve Eureka’yı okuyup okumadıklarını sordum; hiçbiri okumamıştı. Öte yandan benim zevkime göre zayıf bir öykü olan “Amontillado Fıçısı”na seçki içerisinde yer vermemenin ticari bir intihar olacağı söylendi herkes tarafından. Zavallı Poe! İlk zamanlar o kadar unutulmuş biriydi ki yirmi altı yıl boyunca mezar taşı bile olmadan yattı mezarında – en sonunda bir mezar taşı dikilmişti ve törene katılan tek Amerikalı yazar Whitman’dı. Bugünse üç beş profesörün hayat boyu çalışma konusu olma tehlikesiyle karşı karşıya. Profesörler elbette çok gerekli, çünkü belki de onların azimli çalışmaları sayesinde Poe, nihayet her yazarın arzu ettiği, eserlerini baştan sona okuyan, yeni ve hayranlık uyandıran şeyleri keşfetmenin zevkiyle zayıf ve bayağı olmaktan neşeyle sıyrılan bir okur kitlesine sahip olabilir. [caption id="attachment_23944" align="aligncenter" width="800"]poe2 “Kızıl Ölümün Maskesi”, Resim Arthur Rackham, 1935[/caption]

Öyküleri

Poe’nun öyküleri konu, yaklaşım ve tarz bakımından zengin olsa da, hepsinde göze çarpan tek bir olumsuz özellik bulunmaktadır. Öykülerin hiçbirinde bireye, zaman ve mekânda gerçek anlamda var olduğu biçimiyle yer yoktur. Yani Poe’nun öykülerinde insan, aynı anda hem duygularıyla doğal düzenin kısıtlamaları ve etkilerine tabi olan doğaya bağlı bir canlı, hem de özgürce seçimlerde bulunarak ilişkiler ve yenilikler yaratırken başkalarınca öngörülemeyen biçimlerde değişime uğrayan tarihsel bir kişilik değildir. Poe’nun ön plana çıkan öyküleri genel hatlarıyla iki gruba ayrılabilir. Bunlardan ilki, iradesinde direten varlıkların hallerini, bir başkasının egosuyla birleşmeyi arzulayan yalnız egonun yıkıcı arzusunu (“Ligeia”), kendinin bilincinde olan egonun nesnel olma, duyularla algılanan olayların ve duyguların gizlediği asıl ilişkileri salt akıl yoluyla keşfetme arzusunu (“Çalınan Mektup”), birey ile egosunun şiddetli bir çatışma içinde olduğu özyıkım hallerini (“Terslik Şeytanı”), hatta hayal ürünü arzu hallerini, yani arzudan tamamen yoksun bireyin şiddetli huzursuzluklarını (“Kalabalıkların Adamı”) ele alır. Korku öyküleri ve mantık yürütme [ratiocination] öyküleri birlikte ele alınmalıdır, çünkü her ikisinin de kahramanları birbirlerini tamamlayıcı bir varoluş sürer – Auguste Dupin ne kadar az hissediyorsa Roderick Usher da o kadar az akıl yürütür. Tabii ki bu tür durumların somut örneği olan karakterler, çevrelerindeki veya kendi içlerindeki değişimlerden doğan durumlarda bile çarpıcılığından bir şey kaybetmez. Bu tarz öykülerdeki sorun, okurun tarihsel varoluşunu hatırlamasını engellemesidir; okur bir kez olsun bile arzuları öğlen yemeği ihtiyacıyla sekteye uğrayan veya grip yüzünden geçici ve hafif bir şekilde güzelliği zarar gören gerçek kişileri düşünecek olsa, çarpıcılık ve sonsuzluk ânında gülünç bir vaziyet alır. Poe zaman zaman nesrinin işlevsel niteliği ve öykülerindeki dekor sebebiyle eleştirilir, fakat bunlar illüzyonun korunabilmesi için vazgeçilmez unsurlardır. Yarattığı kahramanlar işlevsel olmadan var olamaz. Örneğin, “William Wilson”dan şu alıntıyı düşünün: “Benim hovardalıklarım yanında Hirodes halt etmiş desem yeridir; hatta eşi benzeri görülmemiş sayısız çılgınlığın adını koyarak, Avrupa’nın en sefahat düşkünü üniversitesinde zamanında alelade sayılan uzun ahlaksızlıklar listesine naçizane bir şerh düşmenin ötesinde bir katkım olduğunu söylemek kâfi gelecektir.” Bağlamından ayrı düşünüldüğünde, bu örnek laf kalabalığından ibaret, berbat, muğlak ve anlamı basmakalıp bir retorik ritmin insafına bırakılmış bir cümle. Ancak dramatik açıdan incelendiğinde, hikâyesini kendine has renkleriyle anlatan William Wilson’ı, gerçeklikten nefret eden ve gerçeklikle iletişime geçmeyi reddeden fantastik bir birey olarak ortaya koymayı ne kadar da isabetli ve başarılı bir şekilde gerçekleştirir. Varlıkların girdiği hallere dair yazılan öykülerde Poe’nun takipçisi kimi yazarlar, örneğin D.H. Lawrence, gerçekçi olmayan bir bakış açısından yazmaya çalışmış, ancak nihayetinde vahim sonuçlar ortaya çıkmıştır. “Maelström’e Düşüş” ve Gordon Pym gibi öykülerin yer aldığı ikinci grupta, kişinin iradesinin çevreyle olan ilişkisi tersine çevrilmiştir. İlk gruptaki olayların hepsi, doğadan gelen sınırlamaya tabi olmayan, özgürlüğüne ket vurulmamış bir irade sonucunda gerçekleşirken, ikinci gruptaki salt macera öykülerinde yer alan kahramanlar, rüyalardaki Ben kadar salt eylemsizlik içindedir; gerçekleşen hiçbir olay kişisel seçimlerin neticesi değildir, her şey kahramanın başına gelir. Öznenin hissettikleri –merak, heyecan, korku– üzerinde hiçbir kontrolünün bulunmadığı olaylardan kaynaklanır. İlk türdeki kahramanın bir tarihi yoktur, çünkü zaman içerisinde değişmeyi reddeder; ikinci türdeki kahramanın da tarihi yoktur, çünkü değişmesi mümkün değildir, o ancak deneyimleyebilir. Macera öyküsü yazmanın zorluğu, hem ilgi çekici hem de zengin içerikli bir olaylar silsilesi yaratırken, aynı zamanda olayları inandırıcı bir şekilde birbirine bağlamaktır. Tutarlılıktan feragat etmeden çeşitliliği muhafaza edebilmek, ya da tam tersi, çeşitlilikten ödün vermeden tutarlılığın devamlılığını sağlamak göründüğünden de zor bir iş; bu hususta şimdiye dek yazılmış en iyi macera öykülerinden biri olan Gordon Pym ders niteliğindedir. Her türden maceraya yer vardır – batan gemileri konu alan doğa kaynaklı maceralar, bilindik insanların sebep olduğu mürettebat isyanlarının anlatıldığı maceralar, tuhaf yerlilerin bulunduğu adalarda geçen maceralar ve son olarak da doğaüstü kâbusane olayların yaşandığı maceralar. Bu çeşitliliğe rağmen her biri inandırıcı biçimde birbirine bağlanır. Arzuların ele alındığı öykülerde betimlemelerdeki birtakım muğlaklıklar illüzyonun sağlanabilmesinde vazgeçilmezdir. Macera öykülerindeyse inandırıcılık unsuru –Poe’nun esrarengiz geçitleri betimlerken ortaya koyduğu gibi– en ince ayrıntılarla, hesaplarla, planlarla ve başka başka araçlarla sağlama alınır: “Bu geçidin toplam uzunluğu, a noktasından başlayıp b köşesinden devam ederek d’nin en ucuna kadar gidilecek olduğunda tam olarak beş yüz elli yarddır.” poe1 Poe’nun sözünü ettiğimiz iki türdeki öyküsünün de birçok yazar üzerinde muazzam etkisi olmuştur. Anormal ve özyıkımsal halleri tasvir etmesi Dostoyevski’ye çok şey katarken, mantıksal çözümlemeyle olayları çözen kahramanlarıysa Sherlock Holmes ve takipçilerinin atası konumundadır; geleceği konu alan öyküleri H.G. Wells’i, macera öyküleri ise Jules Verne ve Stevenson’ı etkilemiştir. Tarihsel bireyin eksik olduğu bir kurmacanın gelişimi, tarihin kendine has yasaları olan bir bilim olarak görülmesi ve 19. yüzyılın büyük tarihçilerinin ortaya çıkması gibi olayların kesişmesi hiç de tesadüf değildir. Üstelik sözü edilen iki büyük gelişme de, bireyin gitgide toplumsal güçlerin etkisi altında şekillendiği, bir yandan da herhangi bir tarihsel karar vererek hayatını değiştirebilme gücünün gittikçe azaldığını düşündüğü, toplumsal yaşamın sanayileştiği ve şehirleştiği dönemle aynı zamana rastlar. Poe’nun nispeten geri planda kalan öyküleri de iki grupta ele alınabilir. Bunlardan ilki, anlatı türünde değil, “Arnheim Mülkü”ndeki Cennet Bahçesi’nin, o Yüce Hayırlı Mekân’ın fiziksel özelliklerinin betimlemeleri biçiminde yazılmıştır. Bu tür betimlemeler, kim tarafından yazılmış olursa olsun, kendi içinde ilgi çekici olmaktan ziyade, yazarın muhayyilesini ifşa etmeleri bakımından merak uyandırıcıdır, zira kişinin insanın ideal mekânını, ideal yurdunu kendi fantezilerinin ve bulunduğu zamanın beğenilerinin ötesinde tahayyül etmesi mümkün değildir. Bu mevzuda Poe örneğine dönersek, onun lüks ve moda anlayışı, okura az da olsa kaba ve gülünç gelmiyorsa eğer, bir de Amerika’nın 19. yüzyılın ilk yarısındaki tarihsel bağlamından okunmalıdır. Son olarak da bu seçkide yer verilmeyen mizah ve yergi öyküleri var. Poe bu öykülerde, eleştiri yazılarındaki kadar eğlenceli olmasa da, en azından “Bir Aksilik” adlı öyküsü dikkate değer. Blackwood’s dergisinde yayımlanan popüler korku öykülerinin parodilerine benzeyen bu öykü, bir bakıma Poe’nun bu türdeki ciddi çalışmalarının da parodisidir ve bu öyküde aslında sonradan “Kuyu ve Sarkaç”ta da kullanacağı, sallanarak aşağıya inen bıçak fikrinin aynısını kullanmaktadır.

Şiirleri

Poe’nun en iyi şiirleri, onun en tipik veya en orijinal şiirleri değildir. “Helen İçin” Walter Savage Landor tarafından, “Denizin Ortasındaki Şehir” ise Thomas Hood tarafından yazılabilirdi, ama bu iki şiir de “Ulalume” gibi Poe’dan başkasının yazamayacağı bir şiirden daha başarılıdır. Poe’nun şair olarak çektiği zorluk, şiir üstüne tek seferde çok fazla problem ve deneyle ilgilenip kaçınılmaz olarak da hepsine yeterli vakit ayıramamış olmasından kaynaklanır. Niyetine uygun sonuçlar elde edebilmek için bir yazarın sürekli alıştırma yapması gerekir, ki söz konusu niyet ne kadar deneyselse, bu gereklilik de o kadar kendini belli eder. Geçimini nesirle sağlamak zorunda olan yazarın, en basit angarya yazı işleriyle bile kendi zanaatında alıştırma yapabilme avantajı varken, ne yazık ki meteliksiz şair için aynı şey söz konusu değildir. Bir şeyler yazmak ve yazdıklarını gözden geçirmek için boş vakti olmayan birisinin kendini geliştirip olgunluğa erişme şansı yoktur. Poe’nun şiirlerinde kusurlar bulduğumuzda kendisinin kaleme aldığı şu hüzünlü önsözü akıldan çıkarmamak gerek: “Kendi beğenimin savunması olarak, bu ciltte yer alan çalışmalarımın yayımlanacak ya da altına imza atılacak kadar değerli işler olmadığını düşündüğümü söylemek üstüme vazifedir. Maalesef kendi tasarrufum dışında gelişen olaylar, şartlar uygun olsa kendi rızamla meşgul olabileceğim alanda ciddi anlamda bir çalışma yapabilmemi her defasında engellemiştir.” Söz konusu çalışmaların kusurlu oldukları kabul edilmeli. Örneğin “Kuzgun” şiirindeki sorun, tematik ilgi alanının ve vezinle alakalı uğraşın mühim olmasına rağmen, bir araya geldiklerinde uyumsuz, hatta birbirine ters düşen bir birliktelik oluşturmasından kaynaklanır. Poe “Philosophy of Composi-tion”da (“Yazmanın Felsefesi”) şiirin saçma ve yapaylıktan uzak olması için çaba sarf ederken karşılaştığı zorlukları anlatır. Nakarata cevap olarak uygun düşecek sorular yönelten sevgilinin yapaylığı hususu, söz konusu sevgili kendini paralayan birisi olarak tasarlandığında çözüme ulaştırılabilir. Öte yandan nakaratın konuşmacısının kim olacağına dair açmaz, şair insan olmayan bir şeyin olabilirliğini akıl edene dek çözülmez bir haldedir. Bununla birlikte, hikâyenin anlatılışı sorulardan ve cevaplardan ayrı biçimde doğal bir akıcılığa sahip olmazsa, amaçlanan etki berbat olabilir. Poe’nun sıkça kullandığı zengin kafiye vezni [feminine rhyme], İngilizcede sık kullanılmadığından amaçladığı etkiye ters düşer ve zaman zaman da Poe’yu başarısızlığa uğratır. Not the least obeisance made he; not a minute stopped or stayed he; But with mien of lord or lady, perched above my chamber door. [Ne bir selam verdi ne bir an durdu / ne de oturdu; / Ama bir lady’nin ya da lord’un edasıyla tünedi / kapımın üstüne.] Burada da görülebileceği gibi “ne bir an durdu ne de oturdu” ve “lady’nin ya da lord’un” kısımlarının gereksiz yere yinelenmesi sadece ve sadece vezinden ötürüdür; dolayısıyla şiirdeki kişi ve anlatılan durumla ilgisi yoktur. Benzer şekilde, “Ulalume” da sözcük seçimi hususunda sadece deneysel kalan ilginç bir çalışmadır, zira şiirin sesli harflere kurban giden anlamı, bir türlü dile getirilmez. Belki de Poe’dan doğrudan etkilenmiş tek şair olan Edward Lear, duygu yüklü yer isimleri kullanmakta başarılıdır (“The Hills of the Chankly Bore”) –ki Poe bu konuda aynı başarıyı gösteremez– çünkü Lear, seçtiği ismin rastlantısal özelliğinin amaçlanan etkinin parçası olduğu bir konu seçer. “Çanlar” şiiri kavramsal olarak “Ulalume” kadar ilgi çekici olmasa da daha başarılıdır, zira yansıma sözcükler kullanmaya hizmet etsin diye böyle bir konu seçilmiştir. poeudenEx_Libris Ancak tüm bunlardan ayrı olarak geriye Eureka kalmaktadır. Şiirin uzunluk bakımından yüz mısrayı aşmaması gerektiğini, “müziğin (ritim ve uyaklardaki değişiklikler dahilinde) şiir sanatında, gerçek anlamda Şiir ile ilgilenen birisi tarafından asla göz ardı edilemeyecek büyüklükte bir ehemmiyete sahip olduğunu”, Şiir’in merkezinde ne Akıl’ın tatmini olan Hakikat’in ne de Kalp’in coşkusu olan Arzu’nun bulunduğunu, Şiir’in temel uğraşının Güzellik olduğunu, bu bağlamda yeryüzündeki en şiirsel konunun güzel bir kadının ölümü olduğunu açıkça ortaya koyan bir adamdır Poe. İşte bu aynı adam hayatının sonlarına doğru şiir olduğunda ısrar ettiği ve kendi eleştirel değer yargılarındaki her maddeyi tek tek ihlal etmesine rağmen, gelecek nesillere külliyatının doruk noktası olarak sunduğu bu eserini kaleme almıştır. Uzun sayılabilecek bu eser, nesir biçiminde yazılır ve şairin de hararetle doğruluğuna kanaat getirdiği birçok bilimsel mefhumu ele alır; genel konusu ise evrenin kökeni ve yazgısıdır. Bu şiir Fransa dışında pek ilgi görmemiş olsa da, Poe’nun bu esere önem atfetmekte haksız olmadığını düşünüyorum. Her şeyden önce söz konusu eser, etrafımızdaki şeylerin varlığa geliş hikâyesini anlatan, epik kahramanların öykülerinden de eski, şiirin en eski teması olan kozmolojiyi tamamen çağdaş biçimde ele alarak, yüzyıllar önce Hesiodos ve Lukretius’un Yunanca ve Latince dillerinde gerçekleştirdiklerini, 19. yüzyılda İngilizcede icra etmiştir. İkinci husus ise, eserin oldukça dikkat çekici şekilde ortaya koyduğu sezgisel tahminlerin, sonradan yapılan bilimsel keşiflerin sonuçlarıyla doğrulanmasıdır. Tıpkı Paul Valéry’nin söz ettiği gibi: “Poe’nun maddenin kararlılığına dair kuramıyla, evreni kendi iç yasalarıyla adamakıllı açıklamaya çalıştığını söylersek, eserinin önemini abartmadan hakkıyla ortaya koymuş oluruz. Eureka’nın sonlarına doğru şöyle bir önermeye rastlarız: ‘Her doğa kanunu, tüm yönleriyle geri kalan diğer bütün kanunlara bağlıdır.’ Bu önermenin, bilimsel bir formül olmasa bile, genel göreliliğe meyleden bir ifade olduğu rahatça söylenebilir. Bu şiirde madde, zaman, uzay, yerçekimi ve ışık arasındaki karşılıklı ve simetrik ilişkinin ifade edildiğini fark ettiğimizde, şiirin son zamanlardaki evren tasarımına ne kadar yaklaştığı açık bir şekilde belli eder kendini.” Son olarak eserin neredeyse Poe’nun kafaya taktığı bütün karakteristik fikirleri tek bir yapıda topladığını söyleyebiliriz: “Ligeia” gibi öykülerin kökenindeki, birisiyle kaynaşıp bütünleşme arzusu, dedektiflik ve kriptografiyle ilgili çalışmalarında baskın olan mantık tutkusu, şiirindeki melankolinin kaynağını aldığı nihai bir açıklama ve uzlaşma arzusu. Tüm bunlar, en iyi eleştiri yazılarında olduğu gibi, nesri akıcı ve gösterişten uzak olan bu düzyazı şiirde bir araya getirilmiştir.

Eleştiri Yazıları

Poe’nun eleştirel çalışmaları, diğer önemli eleştirmenlerinki gibi, onlara vesile olan edebi bağlam içinde ele alınmalıdır. Eleştirmenler, üslupları ne kadar buyurgan olursa olsun, aslında sanata dair değişmez kaideler koymaya çalışmaz; aksine her zaman tartışmadan yana olup çağdaşlarında gördükleri yerleşik yanlış kanılara, aptallık ve zayıflıklara karşı savaşır. Bir taraftan daima geleneği, onu görmezden gelen amatörlere veya onu bir kenara atıp gerçek sanatı kendisiyle başlatmaya heveslenen sabit fikirlilere karşı savunur; diğer yandan güncel olanın hakiki yeniliğini ortaya koyar, geleneği sürdürmenin taklitçilik olduğunu zanneden akademisyenlere karşı da modern yükümlülüklerin ve başarıların aslında geçmiştekilerle birlikte ilerlediğini gösterir. Poe uzun, didaktik ya da hakikat odaklı şiire karşı olarak esasında çağdaşı olan şairlerden kendileri olmalarını talep eder; epik temaların, entelektüel ya da ahlaki fikirlerin aslında şairlerin şiirsel yetilerini alevlendirmediğini, onları gerçek anlamda ilgilendiren şeyin melankoli, nostalji, hasret gibi duygular olduğunu, bunlara uygun düşen ifadenin epik şiirde ve vecizelerde bulunmayacağını, ancak ortalama uzunluktaki şiirsel bir formda bulunabileceğini savunur. Bu yüzden Poe, ilkelerine bağlı kalmak adına tüm uzun şiirlere saldırmak zorunda hissetmiş, toplum ve şairin kafasındaki, önemli bir şair olabilmek için uzun şiirler yazılmalı ve şairane öğütler verilmeli, algısını sarsmak amacıyla, örneğin Paradise Lost ya da An Essay on Criticism gibi eserlere de haksızlık etmek durumunda kalmıştır. Onun anlık duyguları reddedişi, aslında Wordsworth’ün şiir anlayışının farklı bir çeşididir. Wordsworth’e göre şiirde somutluğu mümkün kılabilmek için duyguların sükûnet içerisinde anımsanması gerekir, çünkü anlık duygular, fazlasıyla başına buyruk ve fazlasıyla egonun kancasındadır. Poe’nun eleştirileri bunun da ötesinde yaygın olarak kabul gören amatör şiirsel esinlenme anlayışına yöneliktir. Şairin bizzat hiç emek harcamadan elde edebileceği bir esinlenme fikrini savunanlara, aslında baştan aşağı esinlenilmiş bir şiirin bile sonuçta üretilmiş bir şey olduğunu ve bir tür mekanizmadan çıktığını hatırlatır. “Nedensellik Kurma Yetisi’ne [Causality] sahip, yani metafizik feraseti olan birisinin, Kavramsal Düşünme Yetisi’nden [Ideality] çok az nasiplenmiş olsa da, metafizik ferasetten yoksun birisine kıyasla çok daha iyi şiirler yazabileceğini ve er ya da geç sıradışı bir düzeyde Kavramsal Düşünme Yetisi ile ödüllendirileceğini hiç tereddüt etmeden söyleyebiliriz. Çünkü şiir, Şiirsel yetinin kendisi değil, insanlarda Şiirsel yetinin uyandırılmasını sağlayan araçtır.” Poe’nun estetik teorilerinin Fransızlar üzerindeki etkisi herkesçe bilinir. Eleştirel düşüncesinin büyük bir kısmı, belki de ondan sonrakileri en çok etkileyen kısmı, ayrıntılar üstünde duran uygulamalı eleştiri ve şiir tekniğine ilişkindir. Onun zamanında ondan başka hiç kimse, çağdaşı olan şairlerin sanatlarını ciddiye almaları, şiirde ölçü konusunda ne yaptıklarını bilmeleri, özensiz sözcük seçimi ve yersiz imge kullanımından ihtiyatla ve çok çalışarak kaçınmalarına yönelik bu kadar enerji sarf etmemiş, böyle içgörüler sunmamıştır. Kişi olarak Poe’ya dair bugünkü tasavvurumuzun doğru olması, sanatçı olarak Poe’yu daha da garip bir figür haline getirir. Poe’nun eleştirmen olarak tam olgunluğa erişememesi onun hatası değil, tamamen talihsizliğidir. En iyi eleştirilerinin birçoğu, basbayağı yavan yazarların kitapları üstüne yazdığı kitap eleştirisi yazılarında gömülü kaldığı için asla geniş çevrelerce okunamayacaktır. Doğa vergisi yeteneğiyle en çetin yiyecekleri bile sindirebilen eleştirel bir akıl, Mrs. Osgood gibi vasatları övgüye boğmaya ya da Mr. English gibi varlığıyla yokluğu bir tipleri darmaduman etmeye vaktini ve enerjisini boşa harcamışsa eğer, bu, şartlar yüzünden edebiyat lapasıyla beslenmeye mahkûm olmasındandır. Birinci sınıf bir eleştirmen, birinci dereceden önemli eleştirel meselelere ihtiyaç duyar, işte Poe bunlardan mahrum kalmıştır. Baudelaire’e bahşedilen konuları bir düşünün: Delacroix, Constantin Guys, Wagner. Şimdi bir de kitap eleştirisi yazması için Poe’ya verilen kitaplara bakın: Mephistopheles in England, or the Confessions of a Prime Minister; The Christian Florist; Noble Deeds of Women; Ups and Dotons in the Life of a Distressed Gentleman; The History of Texas; Sacred Philosophy of the Seasons; Sketches of Conspicuous Living Characters in France; Dashes at Life voith a Free Pencil; Alice Day, A Romance in Rhyme; Wakondah, The Master of Life; Poetical Remains of the Late Lucretia Maria Davidson. Duruma bakıldığında Poe’nun iyi bir eleştirmen olmak bir yana, aklı başında bir eleştirmen olarak kalmayı başarması bile gerçekten hayret vericidir.

Kişiliği

İlham Perileri bir kulis oluşturacak olsa, sanatçıların hayatları üstüne yapılmış bütün biyografik çalışmalar büyük ihtimalle kanunen yasaklanırdı. Belli başlı önemli figürler üstüne çalışan tarihçiler araştırmalarını, üreten insanlar yerine eylem insanlarıyla sınırlandırırdı – yani generaller, suçlular, uçuk kaçık tipler ve cariyeler gibi yaşamları hakkındaki bilgilerin hem daha ilgi çekici hem de daha az yanıltıcı olduğu kişilerle. İyi sanatçıların –sanatçı müsveddeleri apayrı bir konu– hayat öyküleri kendi içlerinde ilginç olsa bile, yaptıkları çalışmalara kıyasla daha az ilgi çekici ve tali olduğundan, onlar romancılar için hiçbir zaman tatmin edici kahramanlar olamamıştır. Örneğin Poe kişi olarak Griswold kadar ilginç bir figür değildir. Profesör Quinn, Poe’nun mektuplarının asıl halleriyle Griswold’un tahrif ettiği versiyonları birebir karşılaştırmalı olarak yayımladığından beri, okurlar soluk kesen bir merakla Griswold’un versiyonu hakkında daha çok şey bilmek istiyor. Ölmüş birinin arkasından kötü konuşmak anlaşılabilir olsa da, karşıdakinin itibarını sinsice zedelemek için bunca zahmete girmek uzun vadeli bir nefretten kaynaklanıyor olsa gerek. Zira bu tür süreklilik gösteren bir duygu kapasitesine sahip olmak eşine zor rastlanır şey, özellikle de bu örnekte olduğu gibi mantıklı bir açıklama bulunamayan durumlarda. Kişisel itibarı söz konusu olduğunda, başka birçok şeyde olduğu gibi, Poe’nun talihsizliğinin eşi benzeri yoktur. Gerçekler henüz bilinmiyorken, saygıdeğer edebiyatçılar tarafından hovarda ve uçarı biri olarak görmezden gelinirken, seçkin çevrelerden uzak duranlar tarafından da romantik anlamda kaderin cilvesine uğramış bir figür olarak selamlanıyor, Whitman’ın rüyasındaki Uçan Hollandalı olarak görülüyordu: “Gördüğüm bir rüyada, gece yarısı fırtınada denizin ortasında mahsur kalmış bir gemi vardı .... parçalanmış yelkenler ve kırık direkleriyle sulusepken altında gecenin vahşi rüzgârlarına ve dalgalarına doğru kontrolden çıkmış şekilde ilerliyordu. Güvertede ise hem merkezinde bulunduğu hem de kurbanı konumunda olduğu tüm bu dehşet verici olaylardan, kasvetten ve altüst oluştan göründüğü kadarıyla zevk duyan ince, uzun, yakışıklı ve solgun bir adam figürü vardı.” Bugün bu portrenin yanlış olduğu kanıtlanmıştır, ancak değer yargıları da o günden bugüne değişti. Söz konusu tasvir doğru olsaydı Poe bir zamanlar çok daha fazla saygı görmüş olurdu. Eğer gerçekten Villon, Marlowe ya da Verlaine gibi sünger misali içki içen, sansasyonel suçları ve kaçamaklarıyla gündeme gelen zevatla aynı saflarda olsaydı, ona ziyadesiyle hayranlık duyardık; ancak şimdilerde anlaşılıyor ki Poe, iki içkiden sonra usandırıcı birisi haline geldiğinden insanların partilere davet etmeye tereddüt ettiği, aşk hayatı büyük ölçüde evcilik oynamak ve kucaklarda ağlamaktan ibaret pek de erkeksi olmayan bir adam, belki de zayıflıkları tam da kendimizinkilere benzer olduğundan çağımızın en az tahammül gösterdiği türden romantiklikten uzak, zayıflıkları olan birisidir. Kişi olarak Poe’ya dair bugünkü tasavvurumuzun doğru olması, sanatçı olarak Poe’yu daha da garip bir figür haline getirir. Pek de haz duyulacak bir adam olmadığı belli olan üvey babası John Allan hakkında kimsenin diyebilecek bir şeyi yok, ancak 1831 yılında onun yerinde olduğumuzu hayal edecek olursak, Poe’nun geleceği hakkında nasıl bir düşüncemiz olurdu? Üniversitedeki davranışları, amaçsızca orduya yazılması, West Point’deki hal ve hareketleri, biz okurlara olan tavrını hatırladığımızda, aslında karşımızdaki o bilindik nevrotik vaka değil midir – ipe sapa gelmez, bir türlü çalışmayı beceremeyen veya pinekleyen, başyapıtları üçüncü sayfanın ötesine geçemeyen, işleri zamanında yetiştiremediğinden çalıştığı yerlerden bir bir atılan yetenekli delikanlı? Geldiği soya ve çocukluğunun ilk dönemlerine bakarak psikolojik mazeretler bulabiliriz: beceriksiz, sorumsuz bir baba ve Poe daha iki yaşındayken vefat eden annesi. Ama bu durumda Poe’nun hem yazar hem de insan olarak geleceğine dair pek de iyimser öngörülerde bulunamazdık. En iyi ihtimalle, belki de bir ya da iki tane enfes süslenmiş lirik eser yazabileceğini ümit edebilirdik. Fakat olayların aslı astarı neydi? Öngördüğümüz gibi çetin ve özyıkıma meyilli özel hayatı içerisinde kalırken, bir yandan da oldukça sıkı çalışan ve işine gönülden bağlı profesyonel bir yazar olmuştu çok geçmeden. Dergilerdeki meslektaşlarından hiçbiri iş hususunda onunla sorun yaşamıyordu. Gerçekten Poe’nun kitap eleştirisi yazmak zorunda kaldığı kitapların kalitesi ile bu eleştiri yazılarının kalitesini karşılaştırdığımızda, kendi çalışmaları uğruna keşke işine daha az bağlı olsaydı demekten kendimizi alamayız. Eserlerinde bulduğumuz eksiklikler genelde karşılaşmayı en az beklediğimiz türdendir – borçlarını yetiştirmek için zamana karşı yarışarak yazan profesyonel bir yazarın hataları. Eğer özel hayatı ve kişiliği romantik anlamda daha şeytani olsaydı, eserleri şimdi bir anlamda modern edebiyatın ilk örnekleri olma ehemmiyetinden mahrum kalacaktı. Poe geleneksel toplumun ve değerlerinin yerle bir oluşunun etkilerinin bilinçli biçimde acısını çekenler arasında ilklerdendir; keza bu bilinçlilik için de en ağır bedeli ödeyendir. D.H. Lawrence’ın derin kavrayışıyla dikkat çekici olan yazısında da söylediği gibi: “Poe cidden acı bir kadere mahkûmdu. Bitmek bilmeyen parçalanmaların getirdiği sarsılmalar karşısında darmadağın ruhunu kaynaştırmaya ve bu sürecin çetelesini tutmaya mahkûmdu. Sonrasındaysa, bir insanın payına düşebilecek en acı işleri icra ettiğinden kötü muameleye mahkûm oldu. Yapılması gereken işleri yaptığında bile. Zira insan ruhu kendini idame ettirmek niyetindeyse, kendi parçalanışının acısını çekmek durumundadır.” Buna belki de şu soru eklenebilir: “Sadece kötü muamele mi?” Hayır, bundan çok daha kötüsüne mahkûm edildi. Gençleri iyi edebiyatla tanıştırmak için ders kitaplarına yem olarak koyulmaya ve ucuz romanlara karşı saygın bir rakip olmaya mahkûm edildi. Tüm bunlara rağmen mükâfatını aldığı birtakım şeyler de olmuştur. Az sayıda yazar ihtiyaç ânında Tanrı’yla arabuluculuk etmesi için Poe gibi yardıma çağrılmıştır –Baudelaire delirdiğini hissettiğinde Poe’yu anarmış– keza az sayıda şair Mallarmé’nin sonesi kadar güzel şiirlerde kutlanmaya mazhar olmuştur.

İngilizceden çeviren Yasin Sofuoğlu

– Bu yazı Edgar Allan Poe: Selected Prose and Poetry (1950) adlı kitabın önsözüdür.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Öncesi ve Sonrasıyla Sevdiğimiz YazarlarOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Marcelo Rioseco

17 Şubat 2025

Alejandro Zambra: “Yazmasaydım çok dah..

Bolaño benim için bir babadan ziyade gece geç saatlerde eve gelip pencereden odama tırmanan ve başından geçenleri anlatmaya koyulan bir ağabey gibiydi.Alejandro Zambra’yı önceden okumuştum. Özellikle Eve Dönmenin Yolları beni çok etkilemişti. Hatt..

Devamı..

Jane Austen Niçin Hiç Evlenmedi?

David Lassman

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024