Babam henüz eve gelmedi. Pencereden uzun uzun yolu gözledim. Öyle uzun gelmedi ki içimde asırlar birikti. Zamanın kayalarda bıraktığı acı tortu gibi hüzün birikti içimde. İnsan etine batan paslı demir yarası gibi, bir hançer gibi kanadım. Nefesim daralınca çıkıp bahçe kapısında bekledim. Yine gelmedi. Sokaktan geçenlerin ayak sesleri kulaklarımı ezdi. Oysa gelmemezlik etmezdi. Babamı tanıyanlardan sordum onlar da görmemişti. Gece geç saatlere kadar bahçe kapısında bekledim. Gelmeyince çocukluğumdan kalan ne varsa geride bırakıp içeri geçtim.
Kapıyı sıkıca kapattım. Odasına baktım. Aynanın önünde tarağı duruyordu. Sabahtan beri hiç kimse dokunmamıştı. Banyoya baktım. Tıraş takımı yerinde duruyordu. Köpüğü bitmişti. Banyonun duvarlarından boyası badanası dökülüyordu. Tavandan kireç dökülmüş banyonun tabanı bembeyazdı. Küf kokuyordu içerisi. Mutfağa baktım bıraktığım gibiydi. Her şey yerli yerindeydi ama evin içinde kocaman bir boşluk oluşmuştu. Pencerede oturup sabahladım.
Evlerin bacalarından dumanlar yükselmeye başlayınca kalkıp çay demledim. Peynir zeytinle kahvaltımı yaptım. Her lokma boğazımda yumrulandı. İnsanın kendi etini yemesi gibi bir şeydi bu. İçimde çığlıklar birikiyor ama neden, niçin bağırmam gerektiğine dair mantıklı bir cevap veremiyordum. Babamın sofradaki tebessümü geldi aklıma. Gözyaşlarım tane tane döküldü.
Akşam oldu yine gelmedi. Sabaha kadar pencerede oturup yolunu gözledim. Pencerede uyuyakalmışım. Sabahın ilk ışıklarıyla kapıya bir ambulans yanaştı. Kapısı ağır ağır açıldı. Koltuk değnekleriyle babam indi. Hızlı adımlarla, evin içinden bahçe kapısına kadar olan o, dünyanın en uzun mesafesini nasıl adımladım hatırlamıyorum. Beni karşısında görünce tebessüm etti. Yüzü sapsarıydı. Yanakları çökmüş, gözünün feri solmuştu. Sarılmak istedim. Dur, dedi. Ayakta duramıyorum beni hemen yatağa götür. Omuz verip yürüdük. Bir dağın bir ağacı kollaması gibi kendimi bir huzur deryasında hissettim.
İnerken sağlıkçılar elime poşet tutuşturmuşlardı. Bu ilaçları üç saatte bir yaraya süreceksin demişlerdi. Bacağını açıp baktım. Gazlı bezle sarılıydı. Aç mısın, dedim. Başını salladı. Kahvaltılık hazırlayıp yedirdim. Gazlı bezi açtım. Sol dizinin altı dört parmak genişliğinde açılmış dikilmişti. İnşaattan düştüğünü, apar topar hastaneye kaldırıldığını biraz daha geç kalsalar bacağının kesilmesi gerekeceğini, buna rağmen bacağının kısa kalacağını anlattı.
Okumalısın, iyi yerlere gelmelisin hem belki doktor olursun bacağıma çare bulursun, dedi. Ellerimin titrediğini hissettim. Konuşmak istedim ama nefesim ses olmaya güç yetiremedi.
Binlerce fırtınayı ve çıldırmış girdapları içinde ehlileştiren volkan yürekli babam, şimdi bütün çaresizlikleri avuçlarına dökmüş, kara bulutların rahvan savaş atları gibi durmadan devindiği bu muharebe meydanında eskisi gibi zafer şarkıları söylemek için çabalıyordu. O, karanlığa inat ışığa tutunmanın bir yolunu bulurdu. Hava açık. Ayaz sokak köpeklerini korkutacak kadar pervasız ve kasvetliydi. Yakacak odunumuz bitmek üzere. Buna rağmen ağlayan bulutların, buza kesmiş toprağın hüznünde saklanan umut, ekmek kadar kutsal kan kadar hayatidir.
Bu hale düşmeden önce babam eve gelmeden mutlaka kırtasiyeye uğrar, parası olmasa hesaba yazdırır, yeni çıkan notları fotokopi edip koltuğunun altında bana getirirdi. Ben de akşam yemeğinden sonra oturur notlar bitene kadar çalışırdım. Babam iyileşip ayağa kalktığı zaman sınava yirmi dört gün kalmıştı.
Sabah çıkıyor bazen simit kokusuyla bazen de deniz kokusuyla eve dönüyordu. Durumumuz her geçen gün daha da kötüye gidiyordu. İhtiyaçlar birikiyor ama eve giren para bir türlü artmıyordu. Sınav günü okula beraber gittik. Ben içerde ter dökerken o dışarıda cıva kazanına düşmüş gibi dolanıyordu. Sınav bitince beraber eve geldik. Soruları kontrol ettim. İstediğim tıp fakültesini kazanabilecek kadar soru yapmıştım.
Bir gün havada kapkara bulutlar şehrin üstüne çarşaf gibi dökülmüşken kapı çaldı. Pek kapımızı çalan olmazdı. Hızlıca bahçe kapısına vardım. Postacı kapıda bana bir zarf uzatıp gitti. Üstünde adım yazıyordu. Açmak için babamı bekledim. Akşam olup eve geldiğinde zarfı ona uzattım. İyice kontrol etti. Bunu sen aç, bu senin emeklerinin sonucu, dedi. Açtım. Tam da istediğim gibi sonuçlanmıştı sınavım. Gidip fakülteye kayıt yaptırmam gerekiyordu. Babamın yüzünde kocaman ama bir o kadar da kederli bir tebessüm belirdi.
Yemek var mı diye sordu. Yüzüm önüme düştü. İkimiz da yataklarımıza aç girdik. Bir ara uyur gibi oldum. Tüyleri yerde sürüklenen pençeleri çelik gibi sivri dişleri keskin elmas gibi parlayan bir canavar üstüme atladı. Uyandım. Bir daha gözüme uyku girmedi. Saatin kaç olduğundan haberim yoktu. Yan odadan büyük bir gürültüyle bir şeyin düştüğünü duydum. Baba, diye çağırdım. Ses vermedi. Giyinip odasının kapısını çaldım. Yine ses vermedi. Oysa uykusu çok hafifti. Yatağımda dönsem uyanır gelir üstümü örterdi. Kapıyı zorladım. Ahşap kapının kilidi yerinden söküldü. Kapı kendiliğinden açıldı. Işığı açtım. Babam boynunda bir iple yerdeydi. Yüzü mosmor, gözbebekleri kaybolmuş sadece beyazı görünüyordu.
Koşup boğazındaki ipi gevşetmeye çalıştım. Tavana astığı ipi kopmuştu ama bu ne zaman olmuştu bilmiyordum. İpi açtığımda boğazındaki kaslar iyice içe doğru çökmüştü. Kolunu kavradım kaskatıydı. Sırtüstü çevirmeye çalıştım. Kuru bir tahta parçası gibi yüzüstü kapaklandı. Tekrar sırtüstü kaldırdım. Ağzında köpükler birikmişti. Bağırabildiğim kadar bağırdım. Dışarı koşup yardım istedim. Komşuların lambaları birer birer yandı. Çok geçti her şey için çok geç… Muhtarın evinden ambulansa haber verildi. Ambulansla beraber savcı ve görevli memurlar geldi. Odasına şerit çekildi.
Cenaze ambulansa kondu. Komşulardan birkaçı ambulansın peşinden gitti. Memurlardan birinin aklına bazı sorular takılmıştı.
– Babanın ne sorunu vardı?
– Sol bacağı kısaydı.
– Peki, bu ölmesi için yeterli bir sebep mi sence?
– Bilmiyorum ama babam öldü.
– Biliyorum herhalde.
– Ama babam akşam yemeği yiyemeden öldü. Belki de öğle yemeği de yiyememiştir.
– Bundan bana ne sen sorduğum sorulara cevap ver.
Sustum.
– Baban ne iş yapardı.
– Babamın bir işi yoktu.
– Ev sizin mi?
– Evet.
– Babanın düşmanları var mıydı?
– Hayır, yoktu.
– Sen ne iş yapıyorsun.
– Öğrenciyim.
– Sana söylediklerimi aynen şu kâğıda yaz.
“Kızım okuyup iyi bir yerlere gelmeni ben istedim. Gel gör ki kader beni seni o okulda okutma imkânından yoksun bıraktı. Senin hayallerini gerçekleştiremeyecek olmanı görmek istemediğim için ölüyorum. Suçlu aramayın.”
Babamın intihar notunda yazdıklarının aynısını bana da yazdırdı. Kâğıdı elimden alıp iki kâğıdı karşılaştırdı. Babamın yazısı daha okunaklıydı. Benimki ise daha karışıktı. Bunları bana yazdırırken beni de babamla beraber öldürdüğünün farkında değildi. Yazdığım her sözcükte öldüm öldüm dirildim. Nefes alan, bakan, konuşan bir ölüydüm. Babamın ölümünden sonraki her dakika benim için ateşle sınanmış bir ömür gibi geçiyordu. Bu ateş beni yakıyor ama ne alevi ne de kokusu başka insanlara ulaşmıyordu. Kimse görmüyordu bu yangını. Ben nefes alırken alev ciğerimden çıkıp boğazıma kadar geliyor sonra tekrar ciğerlerime iniyordu. Babamın duyguları yani babamı ölüme götüren kelimeler beni de mezarın içine hapsediyor ama içinden çıkamadığım mezar bütün bir dünyaymış gibi görünüyordu. Her bir kelime kurşun olup kalbime işliyor, ip olup boğazımı sıkıyordu. Ne kaçabiliyordum ne de nefes alabiliyordum. Binlerce fırtınayı ve çıldırmış girdabı içinde ehlileştiren volkan yürekli babam beni yalnız bırakmıştı. Fırtınada kimin gölgesine sığınacaktım.
Zamanın ve zamansızlığın tam ortasında, yaşamla ölüm arasında, varlık ile yokluk arasında kimliksiz ve kimsesiz kalmıştım. Kimseyi tanıyamıyordum. Bu dünyada tanıdığım kimse kalmadı. Ölüm çelikten pençeleriyle yaşamın bağrını delmişken bu kuru coğrafyada çaresizliğime gölgesinde dinlenecek bir ağaç bulamıyorum. Bütün mevsimler yalnızlığa akarken ve yitirilmiş umutların takviminden birer birer dökülürken günler ben, aforoz edilmiş hayallerin vatansız şarkılarında kendime bir ezgi arıyorum. Kulaklarımı sağır eden cızırtılar ölüm meleğinin sesi gibi geliyor. Kaçsam ölüm dursam ölüm… Bu korkunç kelime beni, dizlerinde güç kalmamış yaşlı bir insanın gözlerinden çekilmiş fer gibi ürkütüyor. İnsan kalabalığının içindeyim ama korkuyorum.
İklimsiz coğrafyaların tekinsiz tenhalığında kendine yabancı bir rüzgâr gibi dolanıyorum. Dolandıkça uçuruma sürüklenen kuru bir ot gibiyim. Attığım her adım boşluğa denk geliyor. Olduğum yerde kalakalıyorum. Uçurumlar çağırıyor beni. Kanayan ayaklarla mabetleri kirleten aforoz bir avareyim şimdi. Her yerden taşlanıyorum. Günahı yalnızlık olan Meryem misaliyim. Anlayanım yok. Kekeme girdaplar dolanıyor dilime. Duyguları donmuş varlık deryasıyım. Her şeyin içinde ama her şeyden uzak… Neye dokunsam avuçlarım yanacakmış gibi bir hisse kapılıyorum. Ağlamayı unuttum. İçimden geçen çağlar beni Hititli bir tarih yazıcısı gibi korkutuyor. Tanrılara hesap verme sırası bana gelmiş gibi…






