Çürük Elma
16 Ağustos 2019 Öykü

Çürük Elma


Twitter'da Paylaş
1

Başımı insanı iştahlandıran sesten yana çeviriyorum. Ses biraz gerimde, tekli koltukta oturan konuğumuz, eşimin kuzeni Sevinç Abla’dan geliyor. Isırdığı parçayla şişen sol yanağını ve dudağının kıyısına bulaşan suyu silerken utangaç bir kahkaha atıyor. Yanakları elindeki elma gibi gergin, al al parlıyor. Erkeksi, kalın, iri hatlı, majör bir yüze sahip. Kocasından ayrıldıktan sonra geliniyle üç yıl zor geçindi. Aklımdan geçenleri yüzüne de söylüyorum. “Meyveyi çok yediğin için cildin kırışmıyor, ne güzel. Hâlâ gepegençsin.” Eşim uzandığı kanepeden başını çevirip anlamlı bir bakış atarak, “Sigara içeceğine bir tane de sen ye, püf püf şu hale bak, yüzünde meymenet kalmadı, kara sarı bir renk aldın,” diyor. Sevdiğini biliyorum aslında, kendince sevdiğini, art niyetsiz söylediğini. Ben de kızıyorum kendime, canım sıkılıyor, bir sigara daha yakıyorum. Berikinin yüzünden bir gurur dalgası geçiyor sanki. Sen istediğin kadar oku yaz, gez toz, bak, senden on beş yaş büyüğüm ama daha gencim n’aber, diye mi düşünüyor acaba? Aman, ne düşünürse düşünsün, haklı da üstelik. Uzun süredir kendimle ilgilendiğim mi var? Tembelleştim iyice, yaşamımda bir şeyler eksiliyor ama ne?

Sevinç Abla yemeklerden sonra her zaman bir tabak elma getirir, birkaçını iştahla yer, bana da arada bir soyarak verir. “Elmaa yemediğim gün kendimi kötü hissediyorum,” der, a’sını uzatarak. Elmadan anlar, dişine uygun buluncaya değin pazarın altını üstüne getirir. Organiktir diye lekeli, yamuk yumuk olanları almasını öneririm ama dinlemez. Kıymalı elma yemek istemezmiş, şöyle ikirciksiz, gönül rahatlığıyla ısırmak istermiş. Haksız da sayılmaz hani. Kaygısızlık ne güzel, ne rahat.

Sigaramı söndürüp tabağa bakıyorum. Gözlerim kendimce en güzelini arıyor. Hemen hepsini de yeşillerle doldurmuş. Sevmem. Elma dediğin biraz kırmızı, biraz yeşil, biraz da alacalı, bir yeri dolu değmiş de kabuk tutmuş gibi yaralı olmalı. O yarasını hafifçe sıyırdığında altından sağlıklı, sulu beyazı çıkmalı. Mis gibi kokusunu duymalısın, çocukluğumuzdaki gibi. Eve alınan elmalar tükeninceye kadar kiler kapısından yayılan o koku hiç gitmezdi. Sadece elma mı? O zamanlar her meyvenin, sebzenin kendine özgü yoğun kokusu, ağızda hoşluk bırakan lezzeti vardı.

Tabaktakilerden birini alıp onun gibi ses çıkarmaya çalışarak ısırıyorum. Sert, çok ekşi, ağzımın suları çenemden süzülüyor. Birbirimize bakıp gülüşüyoruz. Yüzümü buruşturup bıçağı elime alıyorum. Isırdığım tarafı kesip gerisini ona uzatıyorum. “Yiyemeyeceğim.” Eşim ne halin varsa gör diyen bir ifadeyle bakıyor yine. Sevinç Abla iskeletini çıkardığı elmadan kalanı dizinin kaşınan yerine sürtüyor. “İyi gelmediği şey yok, belki kaşıntıya da iyi gelir,” diyor gülerek. Oysa ben o sırada, televizyonda “Dance Me to the End of Love” şarkısını dinlerken insana müziğin, dokunmanın iyi geleceğini düşünüyorum. Leonard Cohen’in o yaşında böylesi bilge, kibar, içten duruşu karşısında büyüleniyorum. Hep de uzaklarda, ulaşılmaz olur böyleleri zaten. 

“Hadi, sen de ince ince, zar gibi kes de yüzüne yapıştır, beş on dakika kalsın, geçenlerde bir doktor önerdi,” diyor. Cohen’li hayalimin ortasına düşürdüğü konuya bak! Sen ne anlarsın müzikten, diye düşünürken yakalıyorum kendimi. “Valla rahatladı, biraz söndü sanki, baksana kızarıklık azaldı,” diye şortunu iyice yukarı çekip sütbeyazı dolgun bacağını görmemiz için öne doğru uzatıyor. Bizi ikna etmek için gösterdiği yere bakıyoruz ikimiz de. Eşim ilgisiz, başını televizyona çeviriyor. Ben “hı-hıı” diye geçiştiriyorum ama kızarıklık azalmış gibi de. “Yapış yapış oldu, yıkayayım artık,” diyerek ayağa kalkıyor, sehpayla koltuğun arasından yan yan geçerken bacağı eşimin koluna değiyor. Sevinç Abla bana dönüp, “Çay getireyim mi,” diye soruyor. 

Kapıyı açtığımda fırından yeni çıkmış kek kokusu karşılıyor beni. İris biraz ileride yattığı yerden kalkıp öndeki iki patisi yerde, poposuyla kuyruğu yukarıda esniyor. En sevdiğim hallerinden biri, şımarık ve umursamaz. Kucaklayayım diye yanımda bitiyor, ayakkabımın diğer tekini o kollarımdayken çıkarıyorum. Bir iki oynaştıktan sonra üzerime tüylerini bırakarak atlıyor. Sevinç Abla, “İş çıkışı doğrudan eve geliyorsun ha! Unutma, geç kalmak yok,” diye tembihlemişti. Şimdi anlaşıldı. Doğum günümmüş. Nasıl bir yaşama hevesi var, her ânı iştahla içiyor, hiçbir şeyi unutmuyor. Bu kadın, diyorum bazen, okula devam etseydi ya da çalışıyor olsaydı yaşama dair hiçbir şeyi kaçırmazdı. “Hoş geldiin!” diyerek karşılıyor beni, capcanlı. Ellerimi yıkarken içeriden müziğin sesi yükseliyor. 

Masada yok yok, ışıl ışıl. Eşimle birlikte alkışlayarak, “İyi ki doğdun!” diyorlar. İris oradan oraya koşturuyor, bir şeyler olduğunun farkında. Pastanın üzerindeki mum ışığı titreşirken şaşkın bakışlarla miyavlıyor. Şaşırmakta haklı belki de... Kedilerin öyle “Eyvah, bir yıl daha geçti” kaygısı yok ki. Zamana yenik düşüp gafil avlanan biziz. Zamanın akışı nasıl da korkutuyor bizi. İnsanların yaşlanma korkusundan şimdiki zamanı yaşayamadıklarını söyleyen Jung muydu? Yarım nefesle mumu üflüyorum. Sevinç Abla sanki onun doğum günüymüş gibi hafif makyaj yapmış, siyah eteğinin üzerine yeşil bir gömlek giymiş, geçen yıl hediye ettiğim kolye ve küpeleri takmış. “Senin için süslendik, hadi şerefe!” diye şarap kadehini tutuşturuyor elime. Elmalı pastayı dikkatle kesip önce benim tabağıma koyuyor, eşime daha iri parça, sonra da kendi tabağına alıp sandalyesine yaslanıyor. Başıyla işaret ederek, “Eskiden abim hep bu pastadan yapmamı isterdi,” diyor. “O zaman da güzel yapıyordun,” diye lafa giriyor eşim, “ama şimdi daha iyi oluyor, daha lezzetli.” Kıkırdayarak, “Zamanla formülümü geliştirdim tabii,” diyor, “hangi meyveyle yapacaksam aromasını ayrı hazırlıyorum. Hem meyve hem de onun özünü kullanınca buram buram kokusuyla ağızda ayrı bir lezzet bırakıyor. Bir koku varsa orada gerçek olan bir şey var demektir.” Sonra bir kahkaha atıp, “Bak, ben de senin gibi laflar etmeye başladım,” diyor. Hep birlikte gülüşüyoruz. 

Şarabı biraz fazla kaçırdım, sıcak basıyor. Üzerimdekileri değiştirmek için kalkıyorum. Sigara dumanından rahatsız olan İris yatağın üstünde. Beni görünce koşup bacaklarıma sürtünüyor. Bugün sırtını taramadım, beni banyoya götürmek ister gibi kapıda bekliyor. “Hadi!” deyince tin tin doğrudan paspasın üstüne uzanıyor. Fırçasını görünce daha çok miyavlıyor. Kafayı bulan Sevinç Abla’nın sesi banyoya kadar geliyor. Gençken en sevdiği şarkıymış. Tarama işi bitince kucağımda İris’le, “Biz yatıyoruz,” diyorum. Üst düğmesi açılmış gömleğini iliklerken, “Ben de yatacağım birazdan, masayı topladıktan sonra,” diyor. Eşimse izlediği filmden gözünü ayırmadan iyi geceler diliyor. 

Şarabın etkisi hemen kendini gösteriyor. Deliksiz uykunun içinde dipsiz kuyulara, uçurumlara yuvarlanıp duruyorum. Gecenin bir yarısı ağzım kurumuş. Mutfağa giderken banyoda su sesi duyuyorum. Salon boş, Sevinç Abla’nın kapısı kapalı. Bir soda açıp yatağa dönüyorum. Banyonun kapısı açılıyor. Onun gelmesini bekliyorum. Gelmiyor. Kanepede uyuyup kalmasın? Salona girip ışığı açmadan eğilip dürtüyorum, ses çıkarmıyor. Işığı yakınca gözlerini açıyor. Fanilasıyla uzanmış. “Niye yatağında değilsin, kalk,” diyorum. Dinliyor, “Duş aldım da, seni uyandırmayım diye buraya uzandım,” diyor. O yattığı yerden kalkarken kanepenin çukurundan yeşil düğme yuvarlanıyor. Alıp sehpanın üzerine bırakıyorum. Yatağa uzanırken, “Gecenin üçünde ne duşu böyle, iyi misin?” diyorum. “İyiyim iyiyim, sorun yok,” deyip arkasını dönüyor. İkimiz de sık sık sağa sola dönerek sabahı ediyoruz. 

İşyerimdeyken arkadaşımı arıyorum. Kafamı dağıtmaya ihtiyacım var. Ona bir soru soruyorum: “Akıl koku alır mı?” Muzipçe, “Almaz mı hiç.! Senin sezgin aklının koku alma organı, neyin kokusunu aldın yine, söyle bakalım,” diyor. “Dalga geçme,” diyorum, “hani adını koyamadığın bazı huzursuzluklar olur ya, öyleyim işte.” Oradan buradan konuştuktan sonra bir fıkra anlatarak güldürüyor beni. 

Hafta sonu arkadaşımın şehir dışına çıkma konusunda ayartması iyi oldu. Çok az konuşarak o iki günü hakkını vererek yaşayıp döndük. İrisim özlemiş beni. Sırtüstü yatarken üzerime atlayıp karnımdan göğsüme kadar boylu boyunca uzanıyor. “Sen yokken,” diyor Sevinç Abla sehpaya bir tabak elma ve bıçağı koyarken, “yanımıza hiç gelmedi, hep senin yastığının üstünde yattı.” İris’in mırıl mırıl sesi öyle rahatlatıcı ki... Yere düşen bıçağın sesiyle irkilip kaçıyor. Sevinç Abla eğilip sehpanın altına kayan bıçağı alıyor, yakası bol ve geniş bluzundan dışarı taşan memelerini toparlarken eşime bakıyor. 

Elmalar güzel görünüyor. Alacalısından bir tane alıp bakmadan hırsla ısırıyorum. Çiğnerken ağzıma kum tanesi gibi bir şeyler geliyor. Elimdekine bakıyorum, içi çürük ve kurtlu. Bir peçete alıp tükürüyorum. Ağzımı çalkalamak için banyoya giriyorum. Sevinç Abla arkamdan geliyor, “Kusuyor musun,” diye soruyor, “sen de bula bula çürüğünü buldun.” “Sorun yok, elma bilgi ağacının meyvesiymiş, çürüğü de başka bir şey öğretiyor işte,” diyorum. Gülüyor, “Gene anlamadığım bir laf ettin ya, neyse, hadi gel başkasını soyup vereyim,” diyor.


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Kevser Sonat
Senin sezgin aklının koku alma organı.. Ne kadar özce. Kaleminizin mürekkebi hiç bitmesin. Okurken hissettiğim duygular sığmaz satırlara. 🍀
1:57 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR