Edebiyatın meşrulaştırılmasının kaynağıyla kastettiği alanı, dolayısıyla birincil dereceden siyaseti ilgilendirdiğidir. Buradan itibaren ne kadar edebiyat o kadar demokrasi diyebilmek mümkündür.
P. Burcu Yalım
Edebi bir problem nedir ya da hangi koşullar altında bir edebi problemden bahsedebiliriz? Edebiyatın ifadeyle, dile getirmeyle, dile getirmenin ya da sözcelemenin koşullarıyla nasıl bir ilişkisi vardır ve sözgelimi, edebiyatın varlığı ne dereceye kadar dile getirmenin koşullarına –bunların varlığına veya yokluğuna– bağlıdır? Edebiyattan, Derrida’nın anımsattığı gibi, modern bir kurum olarak edebiyatı anlıyorsak, ona nereye kadar yaşamsal bir işlev biçebiliriz? Burada bu soruların hiçbirine yanıt vermeyi ummuyorum, ancak felsefeye yaklaşımının da bizzat edebi olduğu söylenebilecek ve çalışmalarının büyük bir bölümünde edebiyat konusunu doğrudan veya dolaylı olarak ele almış olan Derrida’nın bu konudaki bazı düşüncelerini, söz konusu olan inceliklerin hakkını vermekten uzak da olsa, özetlemekle yetineceğim. Özet niteliğindeki bu metin, büyük ölçüde Derrida’nın edebiyat üzerine yazılarından bir derleme sunan Acts of Literature1 kitabı ile J. Hillis Miller’ın “Derrida ve Edebiyat”2 başlıklı makalesine dayanmaktadır.
Edebi bir metni edebi kılan şey, anlamdan tamamen soyutlanmış olması ya da mutlak surette aşkın okumaya direnmesi değil, bu göndergeselliği müzakere etme tarzıdır.
Genellikle “postmodern” tabiri altında aynı kefeye konan Foucault, Deleuze ve Guattari, Barthes gibi düşünürlerle birlikte, Derrida da edebi metinlerle yoruma dayalı bir ilişki kurmaz veya edebi bir yapıtın/metnin/söylemin ne anlama geldiği sorusuyla ilgilenmez. Yoruma dayalı edebiyat anlayışı, Hıristiyan yazın geleneğinin bir uzantısıdır ve metinlerle yoruma dayalı bir ilişkiyi sürdüren edebi değerlendirmeler, kendi tarzlarında da olsa, teolojik modele dayanan aşkın bir okuma pratiğini sürdürür. Aşkın okuma, dilin ve biçimin ötesindeki mana âlemiyle ilgilidir ve gizemli bir öğenin canlandırdığı varsayılan metnin çeşitli anlam düzeylerinde yorumlanmasına dayanır. Teolojik modelin reddi, edebiyatın edebiyat olarak sorunsallaştırılmasını getirmekle beraber, bu sorunsallaştırma her seferinde farklı bahis konularıyla farklı bir düzlemde cereyan eder. Derrida, herhangi bir metnin de aşkın olmayan bir şekilde okunabileceğini ve bu okumanın edebi yapıta has olmadığını söyler. Derrida’ya göre, edebi bir eseri edebi yapan şey, metinle kurulan ilişkinin geleneksel veya kurumsal kuralların dolaylı bir bilincini içermesidir. Fakat bu ilişki sadece okurun tarafında değil, aynı zamanda yapıtın kendisinde aranmalıdır. Diğer bir deyişle, edebi bir edimde bulunduğunu söyleyen kişinin öznelliği, ampirik olmayan, özneler arası ve aşkın kültürel bir topluma bağlı bir öznelliktir. İşlevsellikle ve yönelimle belirlenen bu ilişki dolayısıyla edebiyatın özünden değil, deneyiminden bahsedilebilir. Fakat aşkın okumanın reddi, tek başına bir yapıtın edebi bir metin olarak okunması için yeterli olmadığı gibi, aşkın okumaya mutlak surette direnen bir metinden de bahsedilemez; diğer bir deyişle, sadece ve sadece kendi kendisine gönderecek bir metin kendi kendini iptal eder. Edebi bir metni edebi kılan şey, anlamdan tamamen soyutlanmış olması ya da mutlak surette aşkın okumaya direnmesi değil, bu göndergeselliği müzakere etme tarzıdır. Öte yandan, edebi metnin aslında kendinden başka bir şeye göndermemek suretiyle zaten kendi kendini iptal ettiği ve tam da bu sebeple bir tanımının olmadığını söylemek de mümkündür, der Derrida. Bu durumda edebi deneyim, bu hiçliğin hiçleştirme deneyiminin arzusu olarak anlaşılacak ve tam da bu noktada edebiyatın tekilliğinden bahsedilebilecektir. Bu durumda, edebi bir yapıtın özünün her iki durumda da yatmadığı veya her iki durumda da yattığı, dolayısıyla da edebiyatın tam da bu öz meselesinin kendisi olduğu söylenebilir. Derrida, günümüzde “edebiyat nedir” sorusu takıntı haline geldiyse, bunun sebebi edebi deneyimin günümüzde “nedir” sorusunun sultasını sarsan her şeyi kat etmesidir, der.

Edebiyatın özü olmaması, edebi yapıtın kendi kendisiyle özdeş olmaması demektir. Bunu başka şeyler için söyleyebiliyor olsak da, edebiyatta bunu had safhada deneyimleriz. Bu noktayı Derrida’nın, edebiyatla ilişkisi içerisinde ele aldığı sır kavramıyla biraz daha açabiliriz. Edebi bir yapıtta, ancak bize söylendiği kadarını bilebiliriz; yazılı olmayanlar, yazarın kendisi için de olmak üzere, mutlak bir sır olarak kalır. Edebiyatın yüzeyselliğinden ileri gelen bu sırrın kendisi de bir o kadar derinlikten yoksundur. Derrida, kurgusal karakterlerin edebi fenomenlerinin dışında hiçbir derinliği olmadığını ve dolayısıyla, haiz oldukları sırrın da bu karakterlerin fenomenalliklerinin temel yüzeyselliğinden ileri geldiğini söyler. Bir metnin anlamına dair ya da ne kurgusal karakterlerle ne de bir cümleyle temsil edilebilen yazara dair olabilecek tüm tezleri kabul ettiğimizde, artık metnin altında yatan bir sırra dair karar vermenin bir anlamı dahi olmadığında, herhangi bir şeyin ardında gizlenen bir sır yoksa ve hatta hiç olmamış olsa bile, bu sırra tutuluruz, der Derrida. Bu sır, edebiyatın kendi kendisiyle özdeş olmamasının teminatıdır.
Yazarın ve okurun metinle olan ilişkisini mutlak bir bilinmezlikle mühürleyen sır, bu noktada yapıtın üretiminde belirleyici olan koşulların sunduğu korumaya bağlıdır.
Derrida için edebiyatın bir özden ziyade bir tarihe sahip olması da sır kavramıyla ileri sürdüğü düşünceye sıkı sıkıya bağlıdır. Özneler arası ve belirli bir topluma bağlı bir öznelliğin üretimi olan edebi yapıtın, bu haliyle belirli kurallar, gelenekler ve kurumların çizdiği nesnel çerçeveyle belirlendiğini söylemiştik. Yazarın ve okurun metinle olan ilişkisini mutlak bir bilinmezlikle mühürleyen sır, bu noktada yapıtın üretiminde belirleyici olan koşulların sunduğu korumaya bağlıdır. Derrida, Batı kültürünün modern bir kurumu olarak edebiyatın demokrasiye ve ifade özgürlüğüne bağlı olduğunu söyler. Pratikte ne kadar işlediği tartışılır olsa da prensipte her şeyi söyleme veya yapma özgürlüğüne dayanan bu edebiyatın tarihi, on yedinci yüzyılın ikinci yarısına dayandırılabilir. O halde modern bir icat olarak edebiyatın prensipteki bu her şeyi söyleme hakkı, içinde üretildiği toplumsal kurumlarla ve geleneklerle güvence altına alınmıştır. “Edebiyat olmaksızın demokrasi, demokrasi olmaksızın edebiyat olamaz. Edebiyatın olanağı, toplumun ona bahşettiği meşruiyet, ona yönelik kuşkuların veya terörün giderilmesi, siyaseten, sınırsızca her soruyu sorma .... hakkından ayrı tutulamaz” der Derrida. Edebiyatı böylelikle konumlandırdıktan ve tarihselleştirdikten sonra, bir kez daha neyin edebiyat olarak kabul edildiği ve buna kimin karar verdiği, evrensel bir edebiyattan bahsedebilmenin koşulları gibi sorular kaçınılmaz olur. Öte yandan, Derrida bu her şeyi söyleme hakkının, aynı zamanda yazarın her türlü sorumluluktan muaf olabilmesi anlamına geldiğini ve bu muafiyetin ya da sorumsuzluğun tarihsel olarak belirli bir demokrasi mefhumunun varsaydığı hesaplanabilir, hesap verebilir ve sorumlu, yasanın önünde hakikati söylemesi ve sırrı ifşa etmesi zorunlu olan özneyle çelişkili bir halini ortaya koyduğunu söyler. Burada demokrasiye içsel olan bu çelişkilerin, gerçek demokrasinin fiiliyatta imkânsızlığını ortaya koyan unsurlar olarak değil, demokrasinin bizzat işlediği şekliyle işlemesini sağlayan mekanizmalar olarak düşünülmesi gerektiği notunu düşelim. Demokrasinin bu kendi yarığında hareket eden edebiyat, Derrida’nın gelmekte olan demokrasi düşüncesinin olasılığını içinde barındırır. Burada bir parantez açarak, Derrida’nın düşüncesinde temel bir yeri olan ve burada üzerinde duramayacağımız bu özel demokrasi kavramının asla şimdide mevcut ya da gelecekte mevcut olacak bir demokrasi olmadığını, Derrida’nın anladığı anlamda daima gelmekte olan bir demokrasi olduğunu hatırlamamız gerekir.
Edebi yapıtın kendi kendini ileri sürerken, edebiyatın yasasından bahsedebilmesinin mümkün olduğu yerin basitçe edebiyatın içerisine ait olmadığını belirtir Derrida.
Bir özü olmayan ve göstergesel bir yapıyı başka bir yere göndermeksizin açığa çıkaran yapıt, yine de bu haliyle edebiyata doğru bir hamledir, der Derrida. Edebiyat, bütünüyle tekil bir performansa (edime) dayanır. Bu performansla, edebi metin kendi kendini edebiyat olarak ileri sürerken yasayı ve öncelikle de kendi yasasını tesis eder. Fakat bunu ancak başka ve daha güçlü bir yasanın huzurunda yapabilir. Bir edebi yapıt kendi kendisiyle özdeş olmamasına rağmen, her türlü okumaya direnen sır unsuruna rağmen, metindeki tek bir kelime değişikliği veya kötü bir çeviri dahi yasanın huzurunda hesap vermeyi gerektirir. Derrida, bunun aynı zamanda okurun, eleştirmenin, yayıncının, çevirmenin, hocaların ve vârislerin meselesi olduğunu söyler. Bu durumda bunların hepsi hem yasanın muhafızlarıdır hem de yasaya tabidir. Fakat bunlarla korunan metnin kendi yasasını tesis edebilmesi de, hepsini birden meşru kılan toplumsal geleneklerin ve yasaların teşkil ettiği daha da güçlü bir yasa sisteminin güvencesi altında mümkündür ancak. Edebi yapıtın kendi kendini ileri sürerken, edebiyatın yasasından bahsedebilmesinin mümkün olduğu yerin basitçe edebiyatın içerisine ait olmadığını belirtir Derrida. Edebiyatın yasayla ilişkisini irdelediği en güzel yazılarından birinde Kafka’nın “Yasanın Önünde” metnine ilişkin olarak, Avrupa hukuk tarihinin başka bir döneminde yazılmış olsaydı, bu metnin bambaşka koruma mekanizmalarına bağlı olarak bambaşka bir işleyişe sahip olmuş olacağını söyler. Fakat yapıtı güvenceye alan yasal ve dolayısıyla siyasi kurumun yapısı ne olursa olsun, yapıtın kendisi daima yasanın huzurunda olacaktır. Yasadan bahsederken, kendi yasasını kuran ve aynı hamleyle edebiyata ve edebi bir etki olarak kendi kendisine gönderen metin, böylelikle edebiyatın sınırlarını aşar. Her halükârda, kendisiyle özdeş bir edebiyat, edebiyattan başka bir şey olmayan edebiyat, edebiyat olamaz, der Derrida. Yapıt edebiyatın alanına ait değildir; bu alanı dönüştürendir. Edebiyatın bu özelliği, kendi kendisiyle özdeş olmaması, edebiyatın kendi tabi olduğu yasanın yanı sıra, bizzat edebiyat yasasını da edimsel olarak üretebileceği anlamına gelir. Birtakım belirli koşullar altında, edebiyat yasayı tekrarlarken farklılaştırmak suretiyle, yasayı oynarken yasayla oynayabilir. Böylelikle Derrida’nın provokasyonlarla örülü edebiyat düşüncesinin girift yollarında kendimizi kaybederek, edebiyatın dilbilimdeki edimselliğe dair olduğunu söylediği yasa koyucu gücüne dek ulaşırız.
Bu çok hızlı ve her halükârda eksik olan özetten sonra, Derrida’nın edebiyat ve demokrasi arasında kurduğu dolaysız ilişkiye dönmemiz gerekiyor. Buna göre, edebiyatın içerisine ve dışarısına ait iki tür demokrasiden bahsedebiliriz. Bunlardan ilki edebiyatın edebiyat olmasının teminatı olan ve edebiyatın dışarısında yer aldığını söyleyebileceğimiz demokrasi, diğeriyse edebi metnin edimselliğinin çağırdığı, daima gelmekte olan demokrasidir. Derrida düşüncesi uyarınca, edebiyatın içeri ile dışarının birbirini dışlamadığı saf bir alana gönderdiğini teslim ettikten sonra, edebi metinle olan ilişkiyi belirleyen işlevselliğe ve yönelime siyasi bir nitelik biçen bu kavramlaştırmanın her daim güncel olan sonuçlarını düşünmek gerekir. Buna göre, ne kadar demokrasi o kadar edebiyat şeklindeki olası kıssadan hisseleri bertaraf etmek için, bu kavramlaştırmayı burada ne olduğunu tanımlamadığımız bir edebi problemin çözümünden ziyade sorunsallaştırma çabası olarak okumak gerekir. Bu her koşulda, düşüncede direnme çabası ve çağrısıdır. Fakat kesin olarak söyleyebileceğimiz bir şey varsa, o da edebiyatın (günümüzde) ne işe yaradığı sorusunun bizzat Derrida’nın edebiyatın meşrulaştırılmasının kaynağıyla kastettiği alanı, dolayısıyla birincil dereceden siyaseti ilgilendirdiğidir. Buradan itibaren ne kadar edebiyat o kadar demokrasi diyebilmek mümkündür.
1 Jacques Derrida, Acts of Literature, ed. Derek Attridge, Londra: Routledge, 1992.
2 J. Hillis Miller, “Derrida and Literature”, Jacques Derrida and the Humanities: A Critical Reader içinde, ed. Tom Cohen, Cambridge: Cambridge University Press, 2001.
Desenler: Folon