Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

17 Nisan 2017

Öykü

Edna O'Brien • Günahkârlar

Oggito

Paylaş

30

0


İçerideydiler. Karıkoca, bir de kızları. Delia geldiklerini duyabilmek için sabahlamıştı; oysa nasılsa uyanık olacaktı, yıllar geçtikçe başı yastık yüzü görmemeye başlamıştı çünkü. Farkına bile varmadan içi geçerdi bazen; şafak sökmeden önceki o sevimsiz vakitte uyanır, pencereye yönelir, dışarı bakardı; evdeki ilk sese kulaklarını diken, çıt çıksa seğirtip gelen köpeği çitin altından görünür, Delia’yı tanıdık gözlerle süzerdi; ondan aşağıya gelip arka kapıyı açmasını, her sabah gördüğü o çay tabağı içinde sütünü vermesini isterdi bu gözler. Ara sıra bazı haplar içerdi Delia, ama ilaca muhtaç olacak diye yüreği ağzına gelirdi. Bir başka korkusu da günün birinde bu ilaç masraflarını karşılayamamaktı. Uyku tutmayıp kendini ibadete verdiği gecelerde dua eder, daha doğrusu dua etmeye çalışırdı; yalnız, dua da uyku gibiydi şimdi, tam da Delia’nın kendisini yaratan Tanrı’ya daha yakın olması gereken bir zamanda azaldıkça azalıyordu. İçinden gelerek dua etmiyordu artık Delia, yakarışları dilindeydi sadece. Tanrı’yla arasındaki o güçlü gönül bağı kopmuştu bile. İşte bu yüzden Delia, geceleri uyanıkken evin dört bir yanını gözünün önüne getirir, zamanla yapacağı değişiklikleri, evini nasıl güzelleştireceğini düşünürdü. Büyük odaya yeni bir duvar kâğıdı şarttı; şimdiki kâğıdın pembesi duvara sinen rutubetten pas rengine dönmüştü, pencere pervazlarının çevresi de kir içindeydi. Elma yığdığı boş odadaki duvar kâğıdı da ters yapıştırılmıştı; yıllar geçmiş ama o odada kalan hiç kimse meşe palamutlarıyla sinekkuşlarının tepetaklak olduğunu fark etmemişti. Delia duvar kâğıdını ters yapıştıran o densizlere inat olsun diye, sırf bunun için bile yenileyebilirdi kâğıdı. Hep haklı çıkmak isteyen kadınlardandı o. Ama gülünç bir şey gelmişti başına: duvarları kâğıtla kaplatıyorken bir konuda akıl danışmak için şehirdeki bir falcıya gitmiş, falcı da ona eve dönünce meşe palamutlarıyla kuşları baş aşağı bulacağını söylemiş, Delia’nın korktuğu başına gelmişti. Evin öteki odalarında sadelikten yanaydı Delia; gelen gidenler döşemeleri demir ökçeli kışlık ayakkabılarıyla, çizmeleriyle çiğnemesin diye kapı aralığına yeni bir muşamba sererim belki diye düşünüyordu. Yer silerken basbayağı zorlanıyordu şimdi, beli bükülüyordu âdeta. Havlu, elbezi, bulaşık bezi gibi ufak tefek eksiği de vardı evin. Delia bulaşık bezlerini ne kadar yıkarsa yıkasın, ne kadar kaynatırsa kaynatsın üstlerine sinen süt kokusunu bir türlü çıkaramazdı. Kesilmiş süt gibi ekşi ekşi kokardı bu bezler. Koku alma Delia’nın beş duyusu içinde en keskin olanıydı, o sabah da yeni müşteriler içeri girince kadınla kızının kokusu hemen gelmişti burnuna; bu ana kızın, parfümlerinden başka hiçbir şeyi benzemiyordu birbirine. Fındık rengi saçlı Samantha adındaki kız kendini beğenmişin tekiydi, bir şey hesap ediyormuş gibi gözlerini kısıp duruyordu; oysaki aklında tek şey vardı: “Bana bakın, pervane olun etrafımda.” Samantha’nın asıl silahı uzun saçlarıydı; masanın üstünden uzanıp duvar kâğıdını, saatin üstündeki ıvır zıvırları, akreple yelkovanı yemek vaktine yaklaştırmaya çalışan o mırnav kedilerin hareketlerini dikkatle seyrederken savurdukça savuruyordu saçlarını. Annesiyle babasına kremalı kekin çok lezzetli olduğunu, bir tadına bakmalarını söylüyordu habire. Delia, pansiyonuna gelenlerden sadece kaldıkları oda ve kahvaltı hizmeti için para alırdı; yine de geldikleri zaman onlara birer fincan çay, kap kacakta kalan keklerden bir iki dilim ikram etmekten hoşlanırdı. Samantha’nın eteği öyle kısaydı ki, uylukları görünüyordu; dantelli ten rengi çoraplarının altında kozhelvası kıvamında sütun gibi bacakları vardı. Düğmeli alacalı ayakkabılar giyiyordu. Annesi esmer, etine dolgun bir kadındı; Samantha’nın sevinçten havalara uçtuğu anlarda onu tutmayı âdet edinmişti bu kadın. Kocası pipo içiyordu. Uzun boylu, mesafeli, eli yüzü düzgün bir adamdı; hali tavrıyla bir üniversite hocasına benziyordu. Çaylarını içip keklerini yedikten sonra, çıkacakları tekne gezisi için bir yemek sepeti hazırlar mı diye sordular Delia’ya; lop yumurtayla ekmek arası bir şeyler götürmek istiyorlardı. Delia sadece odayla kahvaltı ücretini aldığını, akşam yemeği için başlarının çaresine bakmalarını söyledi onlara. Aile gece yarısından sonra döndü pansiyona; Delia seslerini duydu, merdivenden çıkarlarken habire, “Hişş, hişş, hişş!” diye fısıldıyorlardı. Sırayla ayakyoluna girdiler. Ayak seslerinden anlamıştı Delia; gürültü etmemek için çok uğraşıyor olacaklardı ki evde çıt çıkmıyordu doğrusu, ta ki bir şey şangır şungur kırılıncaya kadar. “Diş macunumla fırçamı koyduğum porselen bardak herhalde,” diye düşündü Delia. Balköpüğü renkli yeşil yivli bir bardaktı bu, üstünde küçük küçük yonca çelenkleri vardı; ne çok severdi bu bardağı, kalkıp o aileden hesap sormak istedi, ama nedense kımıldayamadı yerinden. Zaten bir sabahlığı bile yoktu giyecek. Onların üstünde var mıydı acaba? Kadın giyiyordur herhalde, ama kocasının sırtında sadece gömleği vardır. Çok arayacaktı o bardağı Delia, üzüm üzüm üzülecekti kırıldı diye. Evden göçüp gidenlerden, oraya buraya dağılıp savrulanlardan sonra eşyalar onun hakikatli dostları olmuştu. Pekâlâ biliyordu ki, çoluk çocuğun sevgisi zamanla azalır, kesintiye uğrardı; rengi büsbütün soluncaya kadar tekrar tekrar yıkanan bir çamaşırdan farksızdı. Çok geçmeyecek, onların da kızlarının sevgisi solacaktı; biricik Samantha’ları kendisine başka meşgaleler, sevgililer bulur bulmaz kaçıp gidecekti. Adamla kadın mavi badanalı odada kalıyordu; Delia evlendiği zaman gelin odasıydı orası, çocuklarını doğurduğu, yıllar geçtikçe mümkün mertebe az uyuduğu yerdi; orada yatan kocasının koynuna sadece mecbur kalınca girer, sonra iyice yıkanıp kurulanırdı. Beş çocuk bir kadına yeter de artardı bile. Çocuklarından biri ölmüş, ötekiler başka yerlere dağılmıştı; bir de gelini vardı, bu kadın yüzünden biricik oğlu, evladı açgözlünün açgözlüsü olup çıkmıştı. Yine de peşin hükümler vermemeli, onlara bu kadar kızmamalıydı. Kızları akıllarına esince annelerini hatırlar, en başta da küçük kızı ona hediyeler gönderirdi. Bir dahaki sefere doğum günü için ne istediğini sorduklarında sabahlık diyecekti ki, lazım olunca pansiyondakilerin karşısına çıkabilsin. Delia sadece yazın kiraya verirdi odaları, turistler bu mevsimde gelirdi çünkü, bir de kışın mazot ateş pahası olduğu için evin her tarafını ısıtmak pahalıya patlardı ona. Kimseyi iki üç geceden fazla tutmazdı pansiyonunda; müşterilerin ileri gidip kendi evlerindeymiş gibi davranacaklarını, çekmeceleri dolapları karıştırıp sakladığı hatıralıkları –üstlerine birtakım sözler işlenmiş mendilleri, menekşerengi abiyeyle kısa mantoyu, kumaşı kuzguni, sapı zifiri siyah yelpazeyi– bulacaklarını sanırdı hep. Uzun süre kalacak olanları sevmemesinin ikinci sebebi daha bir gizli kapaklıydı. Müşterilerine alışacak, yalnızlığına ortak olmaları için onlardan biraz daha kalmalarını isteyecek diye korkardı. Yazın gelenlerden kazandıklarıyla hem eve hem de evin etrafına bir çekidüzen vermişti; tek lüksü koca bir kutu dolusu ahududulu kremalı bisküviydi, bunlardan yemeye doyamazdı Delia. İşte şimdi o karıkoca, Delia’nın karyolasında yatıyordu; gülkurusu yorganla örtülü, meşeden başlığı tıkırdayan kocaman bir yataktı bu. Yorganı Delia nişanlıyken dikmiş, hayallerini üstüne nakış gibi işlemişti. Üniversite hocasına benzeyen adamla etine dolgun karısını getirdi gözünün önüne; yan yana uzanmış yatıyorlardır, onlar nefes alıp verdikçe yorganın dört köşe dilimleri de inip kalkıyordur. Delia, kocasıyla sevişirken bu gülkurusu yorgana nasıl sıkı sıkı tutunduğunu, onun o burnundan soluyan duygusuz halini hatırladı. Yıllar geçtikçe daha bir kibarlaşmış, Delia’nın başından beri istediği hayat arkadaşına dönüşmüştü bu adam; elli beşinden sonra içkiyi hepten bırakınca da Delia kocasının bir dediğini iki etmeyip gece gündüz demeden saat başı çay demlemeye başlamıştı ona. Samantha daha yatmamıştır, ya kaşlarını düzeltiyor ya da aheste aheste uzun saçlarını tarıyordur şimdi; belki de dolabın aynasından kendisini süzüyor, kısacık geceliği içindeki ufak tefek ama dolgun vücudunu, sımsıkı tenini hayranlıkla seyrediyordur. Müşterileri akşam yemeği için dışarı çıkınca odalarını tek tek kolaçan etmişti Delia. Kendisine yediremediği için bavullarını açmamış, birkaç parça eşyaya –kadının inci kolyesine, makyaj malzemesine, adamın renk renk ahşap pipolarına, bu pipoların yanında zorlukla seçilebilen koyu kahverengi saç filesine, bir de adamın tabakasındaki tavlanmış tütüne– bakmıştı uzun uzun. Paraları, İngiliz liraları düzgünce dizilmiş, iki küçük tomara ayrılmıştı; biri adamın, öteki kadının diye aklından geçirdi Delia. Kızın makyaj masasında ise sadece bir saç fırçası, birkaç pamuklu çubuk, bir şişe de bebe yağı vardı. Zar gibi pembe geceliği yastığının üstüne serilmişti; oyuncak bir bebek vardı sanki bu geceliğin altında, ete kemiğe bürünmüş gibiydi yastık. Uykusuz gecelerden biriydi. Delia kırılan bardağına bakmak için yerinden kalktı, ama tam kapıya varmıştı ki bir şey alıkoydu onu oraya gitmekten. Kalktığını duyarlar da ayıp olur diye korktu, kendi evinde değil de o ailenin evindeydi sanki. İçine sinmeyen bir şey, bir tuhaflık vardı bu yeni müşterilerde, fazla sıkı fıkıydılar, o şahane tatillerini dillerinden düşürmüyor, ballandıra ballandıra anlatıyorlardı; besbelli bir tuhaflık, Delia’yı huzursuz eden bir şey vardı hallerinde. Delia fır dönüyordu odasında. Her zamanki gibi koridorda volta atamaz, Meryem Ana’nın buz gibi alçı heykelini tutup şefaat dileyemezdi. Herkes odasına çekildikten tam yarım saat sonra olan oldu. Bir gıcırtı duydu Delia, kızın kaldığı odanın kapısı açıldı yavaşça; ayakyoluna gidiyor herhalde diye düşündü önce, ama anladı ki, kız, ayaklarının ucuna basa basa annesiyle babasının odasına doğru yürüyor. Sonra hafifçe birkaç kere kapıları vuruldu, oyunbaz birinin vuruşlarıydı bunlar; ne hasta, ne telaşlı ne de karanlıktan korkmuş bir çocuk böyle çalardı kapıyı, hele hele bacaya konmuş bir karganın verdiği rahatsızlık olamazdı bu gelişin nedeni. Çok geçmeden anladı Delia. İçi öyle kalktı ki, vücudu tepeden tırnağa kaskatı kesildi. Kızın odaya girdiğini duyunca yataktan fırladı, kapı tokmağına yapışıp usulca kapıyı açtı, ne yapacağını bilemeden onların odasına doğru sahanlıkta yalınayak ilerledi. Bütün ev kulak kesilmişti âdeta. Kimse konuşmuyordu, ama korkunç bir şey oluyordu o odada, fısıldaşmalardan, kıkır kıkır gülüşmelerden belliydi. Hiçbir şey göremese bile üçünü de gözünün önüne getirebiliyordu Delia; tablalı kapı cam gibiydi sanki, birbirlerine uzanan eller, kollar, bacaklar, ağızlar gözünde canlanıyordu. Işığı yakmaya cesaret edememişlerdi. Belki de kız çırılçıplaktı, adamın kendisini sevip okşamasına izin veriyor, karşı koymuyordu; bir yandan adam, öbür yandan kadın okşuyordu kızı, birazdan bu odada iğrenç bir âlem başlayacaktı, biliyordu Delia. İçeri girip suçüstü yakalamalıydı hepsini; kızın babası falan olamazdı odadaki o harem efendisi, üstüne çıkmıştır kızın şimdi, kadın da el veriyordur kocasına, onu elde tutabilmesinin en iyi yolu bu olsa gerekti. Bu kız onların kızı mızı değildi. Yolda görüp arabalarına aldıkları bir otostopçuydu belki; belki de karıkoca oturdukları yerde, daha doğrusu oturduklarını söyledikleri Orta İngiltere’nin yerel gazetelerine ilan vermişler, kullandıkları her kelimeyi kurnazca seçmişlerdi. Odadaki kömür kovasının içinde bir karağı vardı, Delia beşinci çocuğunu doğurduğundan beri, yani tam otuz yıldır yerli yerinde duruyordu bu demir çubuk; içeri girip karağıyı aldığını düşündü, yataktakilerin oynaşan çıplak vücutlarına vura vura kıracaktı bu demiri. Ama dillendiremediği bir şey yolundan çevirdi Delia’yı. Odaya girmemesi için hiçbir sebep yoktu aslında, yine de tereddüt etti. Sonra iniltileri, birbirine hiç mi hiç benzemeyen o üç ayrı sesi duydu: zevkten kendinden geçmiş kadının bağırışını, kızın ağlayacak gibi çaresizce inleyişini, kadınlarıyla yatağa giren adamın bir orman hayvanının homurdanışını andıran sesini. Koşar adım odasına dönüp yatağının kenarına oturdu, tir tir titriyordu. Komodinin çekmecesindeki küçük yuvarlak kutudan firuze mavisi uyku hapını el yordamıyla bulup çıkardı; en küçük kızının bir zamanlar ona Riviera’dan gönderdiği kartpostaldaki deniz de bu renkteydi. İsraf etmeyeyim diye hapı ikiye böldü, hep böyle bölerdi haplarını. Dilinde zift gibi zehir zemberek bir tat bırakan bu uyku hapını yutacak bir bardak suyu bile yoktu. Uyku bastırınca rüyalara daldı Delia. Bir grup kadının arasındaydı; didişmelerinden, birbirlerini def etmeye çalışmalarından rekabet ettikleri anlaşılan iki adam bu kadınların fotoğrafını çekecekti birazdan. Asıl fotoğraf için soyunmalarını söylediler kadınlara, ama Delia soyunamadı, soyunamazdı. Ağartılmamış ham ketenden kaşkorsesini çıkarmamak için var gücüyle direndi. Yanındaki kadın ise soyunup bir aşüfte gibi kırıta kırıta yürümeye başladı, Delia pansiyonunun civarında oturan terzi Ellie’ye benzetti bu kadını. Sonra aniden başka bir rüyada buldu kendisini. Görkemli kocaman bir kilisede yapayalnızdı, öyle bir yerdi ki burası, mabet demeye bin şahit lazımdı. İsa’nın narin çiçeği Azize Teresa’nın, Aziz Antuan’ın, Yahuda ile Yusuf’un sırtlarından cübbeleri çıkarılarak dine küfredilmişti âdeta; bu yetmezmiş gibi bir de papaz avazı çıktığı kadar bağırırcasına şarkı söyledi, tıpkı meyhanedeymiş gibi. Derken papaza yardım eden vişneçürüğü giysilere bürünmüş küçük bir çocuk hoplayıp zıplamaya, tastaki şaraptan içmeye başladı. Delia rüya gördüğüne inanmıyordu hâlâ, oysa rüyadan başka bir şey değildi bütün bunlar. Birden uyandı, uyanır uyanmaz da müşterilerini, onların o nefes nefese hallerini, olup bitenlerin iğrençliğini hatırladı; zıkkımlanacakları kahvaltılarını hazırlamak, domuz pastırması kesip yumurta kırmak, sosis kızartmak zorunda kalacaktı onlara. Bir çırpıda üstünü giydi, çoraplarını her zamanki gibi çarçabuk yukarı çekemese de sonunda ayağına geçirdi, sonra saçlarını hışımla arkaya atıp taraklı tokalarını taktı. Sofraya oturduklarında kahvaltıları hazırdı; kızartmalar, yumurta, bir demlik çay, bir de bir sürahi sıcak suyla hazır kahve vardı. Küçük bir tabağa mandalina da koymuştu Delia. Canları çekerse alıp yerlerdi. Müşterileri kahvaltı ederken Delia çoğu zaman onların yanında oyalanır, uzak diyarları –mercan kayalıklarını, Avustralya’nın değişik bölgelerindeki bambaşka iklimleri ya da Cape Town’daki Masa Dağı’nı, havadaki nemin yoğunlaşmasıyla dümdüz yaylanın bulutlarla örtülmüş gibi göründüğü o yeri– onlara sorup öğrenirdi. Ama bu aileyle hiç konuşmadı, başını kapıdan uzatıp biraz daha kahve ya da kızarmış ekmek isterler mi diye bile sormadı. Müşterileri tam gidiyordu ki, Delia intikamını aldı. Aslında görünüşleriyle zararsız bir aile tablosu çiziyordu bu üçlü: kadın siyah elyaftan çantasını, kocası kahverengi deriden evrak çantasını almış, kız da mavi çantasını sırtlamıştı. Delia sadece bir odanın ücretini alacağını, yanılmıyorsa hepsinin aynı odada kaldığını söyledi onlara. Ne demek istediğini anladılar, Delia da anlaşıldığını anladı, ama insanı çileden çıkarırcasına hiç karşılık vermediler. Adam, Delia’ya beş sterlin, gümüş paralar, bir de bir sterlinlik kâğıt paralardan uzatıp iki oda ücreti ödemek istedi. Delia paranın birazını geri alsınlar diye ısrar ettiyse de, ne adam ne karısı kabul etti. Sinirler büsbütün gerildi sonra. Adam dişini gösterip kızgınlığını iyice belli etti; karısı da ayakyolundaki havluların yetmediğini, çekince kopup düşecekmiş gibi sarsılan sifonun Nuh Nebi’den kalma pek antika bir şey olduğunu söyledi. Kızları bir yandan küçücük mandalina dilimlerini emiyor, bir yandan da pişmiş kelle gibi sırıtıyordu. Sonunda adam, Delia’nın önlüğünün ağzı açık duran cebine üç kâğıt parayla birkaç bozukluk soktu; altta kalmamaya kararlıydı Delia, paraları kement atar gibi attı çakıl taşlı yola. Sabahın parlak güneşi altında ışıl ışıl parıldadı bozukluklar. Müşteriler bahçe kapısından çıkmışlardı çoktan, karıkoca bavulları bagaja koyarken kız da bir koşu geri dönüp yerdeki paraları topladı, sonra hiç utanmadan dil çıkardı Delia’ya meydan okurcasına. Araba gözden kayboluncaya kadar Delia arkalarından baktı. Çimenlerin üstüne yığıldı sonra, ağlamaya başladı. Sarsıla sarsıla ağlıyordu. Niye ağlıyordu peki? “Niye ağlıyorum ki?” diye sordu sesini yükselterek. Ne o aile ne de dün geceki rezalet yüzündendi ağlayışı. Kendisiyle ilgiliydi bu. Uzun zaman önce kilit vurmuştu kalbine; ufak tefek şeyleri, küçük zevkleri, al gülüm ver gülümden ibaret hayatı unutmuştu. Kendi günahlarını bile unutmuştu.

Yağmurla, gün ışığıyla canlanan çimenler iyice kurumamıştı daha, ipek gibi yumuşaktı.

İngilizceden çeviren: Ezgi Yıldırım

Edna O’Brien (1930) İrlandalı. Romanlarında ve öykülerinde çoğunlukla kadınların duygularına ve sorunlarına eğildi. İrlanda PEN Ödülü başta olmak üzere birçok ödüle değer görüldü. Romanlarının yanı sıra şiirler ve oyunlar da yazan O’Brien, İngiltere’de yaşıyor. Başlıca kitapları: Country Girl, Girl with Green Eyes, Saints and Sinners.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Bir Resmin Düşündürdükleri: “Uygarlığı..Sennur Karanlık
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

13 Temmuz 2025

Mutlaka Görülmeye Değer 5 Otantik İsta..

İstanbul denince akla hep aynı rotalar gelir: Sultanahmet, Galata, Kapalıçarşı, Ortaköy... Oysa bu şehir, kalabalıkların dışında kalmış, kendi hikâyesini hâlâ sakince anlatan mahalleleriyle bambaşka bir yüzünü sunuyor. Eğer İstanbul’da daha yerel, ..

Devamı..

İmdat

Ayzer Bilgiç

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024