Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

19 Mart 2017

Öykü

Erdal Öz • Babamdı

Oggito

Paylaş

25

0


Elim yüzüm kanlar içinde bahçe kapısını açıp taşlığa girdiğimde annem salata yapıyordu. Gevrek, üstüne tuz dökülünce sulanan, hıyırtılı bir bıçak sesi içinde yemyeşil bir hıyar kokusunun taşlığı doldurduğunu bildim. İçeriye, annemin yanına girmedim. Kırık camlı kapının hemen dibindeki kesmetaşın üstüne çöktüm. Yüzüm gözüm yapışık kanla sıcaktı, şişti, sancılıydı. Kan içindeydim ve aylardan nisandı. Tek gözümle görebildiğim bir akşam güneşi, koyulaşmış leylaklarının hemen ötesinde yitti yitecekti. İnadıma ağlamıyordum.

   Kubi'lerin bahçesindeydik. Ceplerim tıka basa erikle doluydu. O yosunlu havuzun yanındaki büyük erik ağacının tepesinde büyük acı erikleri düşürmeye çalışan Kubi'yi gözlüyordum. Kubi, küreği dallara savurdukça; yemyeşil yeni bitmiş pırıl pırıl yaprakların arasından parça parça bir günışığı, uzandığım yerde yüzüme gözüme dökülüyordu. Altımdaki ıslak otların yumuşak serinliği terli etime sokuldukça, bir tatlı uykudan uyanır gibi Kubi'yi görüyor, Kubi'yi seviyordum: Bütün oyunlarda beni hep yenen, daha ablası gibi yüzü sivilcelenmemiş, sarı saçlı bir Kubi'ydi. Havuza düşünce küçük sarı sesler çıkaran yeşil eriklerin ara sıra yüzüme sıçrattığı küçücük su damlacıklarına bile aldırmıyor, biraz da, eriklerden bir tanesinin, ansızın, yüzümün hiç ummadığım bir yerine pat diye düşmesini bekliyordum. Kubi'nin savurduğu kürek, üstüme kırık yapraklar düşürüyordu. Yapraklar döne döne üstüme konuyordu. Ama yüzüme, bekledim, tek erik bile düşmedi.

   Akşamüstü, taşlıkta, hanımellerinin altında, babam, leylaklara karşı o her akşamki yoksul, avuntulu rakısını içerken, tabağına, ceplerimden çıkarıp bir avuç yeşil erik koyacağıma düşündüm. Şaşıracaktı babam. Belki de ak çiceklerden daha yeni soyunan eriklerin bu kadar tez, göz açıp kapayıncaya böylesine büyüyüverdiğine şaşacaktı. Alıp bir tane atacaktı ağzına. Yüzünü nasıl olsa ekşitecekti. Ama gülecek miydi, bilemem. Gülmesini ne kadar isterdim. Gülünce burnunun kocaman olacağını düşündüm. Ama hiç gülmezdi ki babam. Her zaman tertemiz, ama yakaları, kolağızları aşınık, bildim bileli sırtından çıkarmadığı sarkık ceketinin altında, yuvarlak kalın gözlüklerinin ötesindeki etli gözleriyle, kırışık, asık çizgili yüzüyle, kendi akşamında, kendi karanlığında sürekli düşünen, kim bilir neler düşünen, yapayalnızlığıyla sanki övünen, durmadan sigaralar içen bir garip adamdı babam. O yoksulluğu, savrukluğu içinde neden bana her akşam o biçimsiz, kabarıp şişmiş ayakkabılarını parlattırdığını hiç anlayamadım. Babam, tabağındaki peynir diliminin yanına bıraktığım bir avuç yeşil eriği kütür kütür yerken, ben gidip kapı önündeki soluk aydınlıkta onun o her akşamki biçimsiz ayakkabılarını parlatacaktım. Her akşam babamın ayakkabılarını ben parlatırdım. Her akşam içerdi o da. Gazete kâğıdına sarılı bir rakı şişesini koltuğunun altına sıkıştırır, ancak sabahları yüzünü sabunlarken görebildiğim kanlı, etli gözlerini, çirkin gözlerini, kalın camlı gözlüklerinin ardına saklar, taş gibi sesler çıkaran, eskimesin diye altları kabaralı o biçimsiz ağır ayakkabılarıyla bahçe kapısında görünüverirdi. O daha gelmeden annem sofrayı kurardı. Kışsa turşular çıkarır, yazsa salatalar yapardı. Suda bekletilmiş, olanca tuzu giderilmiş bir dilim beyaz peynir hep o küçük porselen beyaz tabağın ortasında olurdu. Bir keresinde tatmış, hiç sevmemiştim o tuzsuz peyniri. Ama  babam öyle severdi. Babam, ayakkabılarını çıkarır, eskimiş, kuruyup eğrilmiş terliklerini ayaklarına geçirir, masanın başına geçer, bacak bacak üstüne atar, rakı şişesini iki bacağının arasına başaşağı sıkıştırır, büyük mendilini kat kat edip şişenin dibine özenle yerleştirir, elinin ayasıyla vura vura şişenin mantarını çıkarırdı. Babamın her vuruşunda, o dolu şişe hıçkırır gibi bir ses çıkarırdı. Kötü bir şeyler olacakmış gibi korkardım, beklerdim. Ama korktuğum olmazdı.

   Niye bilmem ama, hiç konuşmazdı babam.

   O içerken, ben gider boya kutusunu, fırçayı, o eski kadife parçasını alır, kapının önündeki soluk aydınlıkta onun ayakkabılarını boyar, parlatırdım.

   Hiç konuşmazdık. Gariptir ama biz evde hiç konuşmazdık. Gülmezdik de. Neden böyleydik. Bilmiyorum. Belki de sevmezdi babam bizi. O kendisini de sevmezdi, bilirim bunu.  Babam hiçbir şeyi sevmezdi. Ama erikleri sevsin istedim o akşam; şaşkınlıkla da olsa bir kerecik olsun gülsün istedim.

   Bir büyük karaltının ansızın birdenbire büyüdüğünü, kıpırdamaya, bir şey anlamaya vakit kalmadan sol kaşımın üstünde patladığını bilmiyorum. Kürekti düşen yüzüme, Kubi'nin savururken elinden kaçırdığı o büyük bahçıvan küreği; sapıydı çarpan yüzüme. Demir kısmı gelseydi ne olurdu bilmiyorum, ama yüzüme götürdüğüm ellerimin sıcak gür bir kana bulandığı aklımda. Kubi'nin ağaçtan atlayıp sapsarı bir yüzle kanayan yüzüme baka baka sessizce ağladığı da aklımda. Neden ağlamadın orada, Kubi'nin, sızlanıp yalvarmalarına neden kayıtsız kaldım, neden aldırmadım, neden kalan gücümle kaçıp gittim oradan, bilmiyorum.

   Annem kırık camlı kapıyı aralayıp küçük tahta masayı taşlığa çıkardığında güneş daha yeni batmıştı. Güneş, leylakların hemen ötesinde batmıştı. Gömleğim kan içindeydi ve aylardan nisandı. Kör olmayacağımı, kan bulaşığı tek gözümü aralayıp bakınca anlamıştım. Ah, kör olmayı nasıl da istemiştim orada. Gidip yüzümün kanlarını silebilirdim, ama silmemiştim işte. Kaşımın üstünde bir yerimdi patlayan; bunu büyüyen, zonklayan sıcak etimden biliyordum; ama silmemiştim kanları, gidip yıkamamıştım. Beni öylece, o korkunç durumunda görsünler diye gömleğime de bulaştırmıştım kanları.

   Annem önce görmedi beni. Görmedi diye neredeyse hıncımdan bağıra bağıra ağlayacaktım. Kocasından, babam olacak o asık yüzlü bıkkın adamdan başkasını gördüğü yoktu ki. Ne varsa hep onaydı. Yıllar boyu o sonu gelmez rakı masalarını hazırlamaktan bir gün olsun vazgeçmemişti. Kaç kez gelip geçti yanımdan. Sonunda içerinin ışığını yaktı; leylaklar yeniden morarıp aydınlandı ışıkta. İçinde suda ıslatılıp tuzu alınmış bir dilim beyaz peynir olan küçük porselen tabakla gelirken birden gördü beni. Şaşkınlık dolu bir sesle adımı sesledi. Sustum. Koştu geldi yanıma. Deli gibi oldu. Sevdim onu orada, nasıl sevdim nasıl. Peynir tabağını şaşkınca yere bırakıverdi. Kolumdan tutup kaldırdı, kucaklayıp içeri götürdü, yatırdı, sularla pamuklarla sildi yıkadı yüzümü. Sordu durdu. Ağladım sonunda. O kadar sordu ki, sonunda kavga ettiğimi söyledim.

   ''Kubilay'la mı? '' dedi

   '' Yok,'' dedim.

   Söylemedim Kubi'nin yüzüme kürek düşürdüğünü. Bir büyük sarı bezle sardı başımı annem; sarmadan önce de bir koşu gidip Aliy'anım Teyzelerden alıp getirdiği renkli acı pamukları bastı başımın üstüne. Öldüm de ses etmedim. Tentürdiyotla pamuğa her basışında, solgun, biraz da yıpranmış bir anne yüzüyle uzun uzun üflüyordu yanan yerine. İyot kokularının acılaştırdığı küçük odada üstümdekileri değiştirdi. Üstüne bulamaç pekmez sürdüğü bir dilim ekmeği getirip tutuşturdu elime. O bayıldığım ekmeğe ağzımı bile sürmedim, koydum bir yana. Bir şey demedi annem. Sonra da götürüp yatırdı. Üstümü örterken, onu en çok annem yapan yumuşak, keder yüklü dudaklarıyla eğilip öptü saçlarımdan. Annemdi, ne güzel annemdi; uyumak bile istemedim.

   Neler düşündüm orada, bilmiyorum.

   Cam açıktı. Leylaklarının, hanımellerinin kokusuna karışan, ıslatılmış bir taşlıktaki rakı masasını süsleyen turfanda hıyar kokusu, annemin ılık, ağlatan dudaklarıyla öptüğü yerde başlayan saçlarıma, o alabildiğine keder yüklü nisan sonu akşamını bir ıslak bez gibi getirip örtüyordu. Zonklayan yerimin acısını bile duymuyordum.

   Babamın öksürüğüydü. Beklediğimdi. Boğulur gibi oldum. Soluk bile almadım. Annemin dışarıda ona birşeyler anlattığını duydum. Beni anlatıyor olmalıydı.

   Babamın ayaklarını bu akşam parlatamayacaktım. Ama sabaha ilk bu işi yapardım.

   Az sonra kapının açılacağını, babamın kapıda görüneceğini, belki de annem gibi, ama daha ilk olarak yanıma gelip beni saçlarımdan öpeceğini bekledim. Hiç gülmeyendi, hiç konuşmayandı, babamdı; bunca yıldır babamdı, ama bu kez, gülmese de, konuşmasa da , gelip yaralı gözüme, sarılı başıma, biraz babam olan gözleriyle bakabilirdi, eğilip öpebilirdi de, annem gibi; niye olmasındı.

   Birden taşlıktaki kesmetaşın üstüne çöküp kaldığım o en kanlı durumunu özledim. Babamın beni o durumumda görmüş olmasını istedim. Olmazdı ki artık. Olsun varsındı, annem anlatırdı ona, belki anlatmıştı bile.

   Birden babamın kahkahasıyla titredim, dondum, taş kesildim Sanırım ilk olarak gülüyordu babam. Uzun uzun güldü. Babam mıydı bu adam? bu gülen o muydu? O hiç gülmeyen, asık yüzlü, bıkkın adam mıydı bu gülen? Yüreğimde, tam şuramda bir şey  'çıt' etti Kulaklarımı tıkadım.

   Gülünce, sandığım gibi, burnunun büyüdüğünü, kocaman olduğunu bütün çirkinliği içinde düşündüm durdum.

   Yarın ayakkabılarını parlatmamak için yataktan inadıma geç kalkacaktım. Kalktığımda o çoktan işine gitmiş olacaktı.

   O gece babam odama gelmedi, beni görmedi.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Öne Çıkanlar

Malala Yusufzay ile Kitaplar Üstüne: “..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Halil Yörükoğlu

24 Ağustos 2025

Banu Yıldıran Genç: “Okur problemimiz ..

Edebiyatta yeteneğe çok inanmam ama dilde sanırım biraz inanıyorum.Halil Yörükoğlu: Sevgili Banu,klasik bir girişle yani nasılsın demekle başlayacaktım ama hemen aklımdaki soruya geçmek istedim. Dünyanın herhangi bir yerinde..

Devamı..

Evlilik Hakkında Konuşmalıyız

B. Y. Genç

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024