Romanın iki “tarafı” arasındaki pek çok tematik bağlantı içinde en barizi Levin ve Kiti’nin mesut evliliği ile Anna ve Vronski’nin trajik ilişkisi arasındaki zıtlıktır. Arka planda kalansa yalnızca bir defa buluşan Anna ve Levin arasındaki bağdır.
Başkalarıyla tartışmamızdan
doğan retorik,
kendimizle tartışmamızdan
doğansa şiirdir.
– W.B. Yeats
I
11 Mayıs 1873 günü Tolstoy, edebiyat eleştirmeni arkadaşı Nikolay Strahov’a, en nihayetinde Anna Karenina olacak kitabı kast ederek, “Bir roman yazıyorum” malumatında bulunmuştu: “Bir ayı aşkın süredir bu kitap üstünde çalışıyorum ve ana hatları ortaya çıktı. Bu gerçek bir roman olacak. Benim için bu bir ilk...” Tolstoy o vakitler kırk beş yaşındaydı. Yirmi yılı aşkın süredir yazdıkları yayımlanıyordu. “Tipi”, “İki Süvari Subayı”, “Üç Ölüm”, “Ormanın Kesimi”, “Sivastopol” ve “Aile Saadeti” gibi hatırı sayılır kısa eserlerin yanı sıra kendisi tarafından da roman olarak adlandırılan daha uzun eserler ortaya koymuştu. Örneğin, 1852 yılında Sovremennik (Çağdaş) dergisinin editörü Nikolay Nekrasov’a Çocukluk, İlk Gençlik ve Gençlik’ten oluşan üçlemenin giriş kısmını, Çocukluk’un metnini, “bir romanın ilk bölümü” diyerek yollamıştı. Bundan on yıl sonra, bin ruble avans karşılığında teslim edeceği kitabın henüz ortada olmaması sebebiyle editör Mihail Katkov’dan özür dilemek için şöyle yazmıştı: “Size haklarını sattığım romanı yazmaya ancak başlayabildim. Daha önce mümkün olmadı.” Söz konusu kitap Kazaklar’dı ve yazmaya 1857’de başladığı bu metni dura kalka kaleme alıp nihayet 1862’de “kan ter içinde” tamamlayacaktı. 1864’te yine Katkov’a, mektubun yazıldığı sırada “1805 Senesi” adıyla anılan ama daha sonra Savaş ve Barış adını alacak olan eserini kast ederek, “Aleksandr ve Napoléon savaşları dönemini anlatan romanımın ilk kısmı bitmek üzere” demişti Tolstoy. Peki o halde neden Anna Karenina için ilk romanım diyordu? Erken dönem eserleri arasında yer alan üçleme ve Kazaklar gerçekten de yarı kurgusal otobiyografilerdi ve Tolstoy geriye dönüp baktığında bunların tam olarak roman sayılamayacağına kanaat getirmiş olabilir. Peki ya Savaş ve Barış? Bu kitap romanların hası, türünün en mükemmel örneği değil miydi? Yazarına soracak olursanız, hayır. İlk üç cilt çıktıktan sonra yayımlanan bir açıklamasında, kafalarda soru işaretleri oluşmasına yol açacak şekilde şöyle diyordu: “Savaş ve Barış nedir? Roman değil. Şiir hiç değil. Hele ki bir vakayiname hiç, hiç değil. Savaş ve Barış, yazarının dilediği ve ifade ettiği biçimde ortaya koyabildiği bir eser.” Belli ki Tolstoy için “gerçek roman” kayda değer uzunlukta nesir anlatı gibi bir tanımın ötesinde, çok daha spesifik bir şeydi. Esasen 19. yüzyılın Rus nesir ustalarının, bir ihtimal Turgenyev dışında, hiçbiri tür olarak roman olgusuyla barışık değildi. Gogol, roman uzunluğundaki tek eseri Ölü Canlar’ı şiir addediyordu. Bu sıra dışı “şiir” örneğini tanımlayabilmek için destan ile roman arası karma bir tür icat edip adına da “küçük destan” demişti. Gogol’e göre roman fazlasıyla sabit bir yapıya sahip, basmakalıp bir gerçekliğe mahkûm bir türdü, zira içerdiği karakterlerin eserin başında tek tek tanıtılması ve her birinin kahramanın kaderinde rol oynaması gerekiyor, bu sınırlı etkileşim de yazarın yaratıcı yeteneklerine ket vuruyordu. Romanın yapısı sıradan ev hayatını anlatmaya uygundu ve Gogol sıradan ev hayatıyla zerre kadar ilgilenmiyordu. Eserlerini “şiir” olarak adlandıran bir başka isim, Dostoyevski de romanı kimi eleştirmenlerin “roman-tragedya” kimilerininse “polifonik roman” dediği farklı bir karma türe dönüştürmüştü. Rusya sınırları dışında pek tanınmasa da Dostoyevski ve Tolstoy’la aynı düzeyde itibar sahibi bir sanatçı diyebileceğimiz Nikolay Leskov, vakayiname, efsane, masal, aziz menkıbeleri, hatta yerel fıkralar ve gazete makaleleri gibi formları ustalıkla kullanmış olmasına rağmen romanda aynı mahareti gösterememişti. Çehov ise defalarca kalkışmasına rağmen roman alanında konuşturamamıştı dehasını.
Tolstoy Anna Karenina için ilk romanım derken roman türünün Gogol’e ziyadesiyle tatsız gelen o dar tanımı vardı kafasında. Yaptığı şey, bu türün geleneksel sınırlarına kasıtlı olarak bağlı kalmaktı. Bu eser romanın şahikası olacak, az sayıda ana karakter içerecek (son versiyonda birbiriyle kan bağıyla ya da evlilik yoluyla ilintili yedi karakter bulunur), yazıldığı dönemde geçecek ve üst sınıf bir ailenin şahsi meseleleriyle ilgili olacaktı. Gerçekten de Anna Karenina bizi sıradan gündelik işlerle meşgul, sıradan davranışlar sergileyen, sıradan sevinçlere ve dertlere gark olan 1870’lerin en tipik Rus aristokratlarının dünyasına taşır. Romanın sıra dışı görünebilecek tek karakteri Konstantin Levin bile Dostoyevski’nin Bir Yazarın Günlüğü’nde (Şubat 1877, II, 2) belirttiği gibi, esasen son derece aleladedir: “Levinlere gelince, bu tiplerden Rusya’da en az Oblonskiler kadar bol bulunur.” Yazarın vazifesi bizi yedi yüz sekiz yüz sayfa boyunca insanların ve olup bitenlerin sıradanlığı arasında dolandırıp durmaktır. Tolstoy bunu sıradan hayata bayıldığı için yapmaz. 1883’te, Anna Karenina tamamlandıktan altı yıl sonra, meşhur kısa romanının ikinci bölümüne şu cümleyle başlayacaktır: “İvan İlyiç’in hayatı alabildiğine sıradan, o sebeple de alabildiğine korkunçtu.” Kısa romanda nasılsa uzun romanda da öyledir: Anna Karenina polemiği karakterlerin sıradanlığına dayanır.
Anna Karenina öncelikle tür açısından tartışmalıdır. 1870’te böyle bir kitap yayımlamak bir başkaldırı girişimidir ve Tolstoy da işe bu düşünceyle koyulmuştur. O yıllarda aile romanlarının pabucu çoktan dama atılmıştır. Hiciv üstadı Saltıkov-Şçedrin, aileyi kastederek, “Bir zamanlar romanın içeriğini belirleyen, insanın içini ısıtan o samimi unsur tedavülden kalktı... Çağdaş insanı anlatan romanın çözümü sokaklarda, halkın arasında, ev dışında her yerdedir” demiştir. Radikal aydın kesim on yılı aşkın süredir aile “kurumuna” saldırmaktadır. Gazeteler, broşürler, Çernişevski’nin Nasıl Yapmalı? eseri gibi ideolojik roman-risaleler cinsel özgürlüğü, komün yaşamını ve çocukların toplum tarafından yetiştirilmesini salık vermektedir. Kadınların eğitilmesi, kadınların oy hakkı, kadınların toplum içindeki rolü gibi sorular basında ateşli biçimde tartışılmaktadır. Tüm bu konulara istinaden Tolstoy’un tutucu görüşleri vardır. Onun nazarında evlilik ve çocuk yetiştirmek kadınların asli görevidir ve aile saadeti insanoğlunun en yüce ülküsüdür. Nabokov, Anna Karenina üzerine hazırladığı ders notlarında, “Tolstoy evlenip çocuk sahibi olmuş iki insanı, ilahi kanunun sonsuza dek birbirine bağladığına inanır” tespitinde bulunur. Kasten anakronizme kaçan bu roman, Rus nihilistlerinin hem sanatsal hem de ideolojik yaklaşımlarına meydan okuma olarak tasarlanmıştır.
Tolstoy’un dehası her daim provokasyon unsuru barındırmış ve onu yazmaya iten de çoğunlukla bu kışkırtma isteği olmuştur. Anna Karenina aristokratların doldurduğu salonlarda ve gazetelerde tartışılan bütün konular üzerine kurulu bir polemik yumağıdır ve Konstantin Levin de yaratıcısının sözcülüğünü yapmaktadır. Roman karşıt hiziplere ve görüşlere karşı çok sayıda tartışma ortaya koyar: “Kadın sorunsalı”ında nihilistlere karşı olduğu kadar aristokratlara da karşı; “halka inme” sorunsalında ve Rus ruhunun tam olarak hangi coğrafi lokasyonda bulunduğu konusunda muhafazakâr Slavcılara karşı olduğu kadar kökten halkçılara da karşı; çiftlik idaresine ilişkin sorunlarda hem toprak sahiplerine hem de köylülere karşı; yerel konseylerin yanı sıra soylular arasında düzenlenen vilayet seçimleri gibi siyasi temsil meseleleri ile açık mahkemeler ve taşradaki sulh hâkimleri gibi hukuki kurumlar konusunda eski veya yeni yöntemleri savunan taraflara karşı; çocukların ve çiftçilerin eğitimine dair ortaya atılan yeni fikirlere karşı; sanat ve müzik alanlarındaki yeni akımlara karşı; aristokrat camiada yeni yeni moda olan spiritüalizm, ruh çağırma, sofuluk, kilise dışı mistisizme olduğu kadar “resmi” kilise öğretileri ve uygulamalarına da karşı; yoz ve beceriksiz bürokratlara ve avukatlara, iç ve dış kapitalist mihraklara karşı; “Doğu sorunsalı” taraftarlarına, Türklerle savaşan Sırp ve Karadağlılara yardıma giden gönüllülerin destekçilerine karşı tartışmalar sunar (Tolstoy bu son meseleyi öyle ateşli şekilde ele almıştır ki yayıncısı romanın son kısmını basmayı reddetmiş, Tolstoy bu kısmı kendi imkânlarıyla ayrıca bastırmak zorunda kalmıştır).
Bir başka deyişle Tolstoy’un romanında tarafsız bölge diye bir şey yoktur. Mihail Bahtin’in dediği gibi, Tolstoy yazını “keskin bir iç diyalojizm vasfı taşır.” Bu şu anlama gelmektedir: Tolstoy her aşamada hem ortaya koyduğunun ne olduğunun, hem bahsi geçen konudaki şahsi tutumunun hem de karakterlerin ve okurların kafasında oluşabilecek olası tüm tutumların bilincinde yazar. Tasvir ettiği dünyayla, bu dünyayı tasvir ettiği okur kitlesiyle daima iç münakaşa içindedir. Bahtin’in ifadesiyle, “Bu (çoğunlukla kışkırtıcı tona sahip) iki diyalojik izlek üslupla iç içe geçmiştir” ve bu durum “en ‘lirik’ ifadelerde ve en ‘destansı’ tasvirlerde bile kendini gösterir.” Tolstoy’un yazınının bizi hemencecik esir almasına sebep olan da böylesi bir metne içkin karşıt görüşler çatışmasıdır. Mesafeli durmamıza izin vermeyen metinlerdir bunlar. Fakat işin ilginç yanı, bu durum provokatör Tolstoy’un sanatçı Tolstoy’u tahakküm altına almasına da yol açmaz. Yazarın çelişkili yargıları karakterlerine onu şaşırtabilme imkânı sağlar, onlara nihayete erdirilmemiş ve hesaplanmamış olasılıklar bahşeder. Puşkin, Yevgeni Onegin karakterinden bahsederken Prenses Meşçerski’ye şöyle der: “Tatyana ne yaptı dersiniz? Kalkıp Onegin’i reddetti... Bunu ondan hiç beklemezdim!” Tolstoy, bizzat prensesin ağzından dinlediği bu anekdotu alıntılamayı çok severdi.

II
Tolstoy, Strahov’a Anna Kareni-na’nın ana hatlarının ortaya çıkmış olduğunu söylerken yanılıyordu. Daha önce, 25 Mart 1873’te yazdığı ama yollamadığı bir mektupta kitabı kısa zamanda bitirmek konusunda daha da iyimser konuşuyordu. Söz konusu mektup bu kitabı yazmasına neyin sebep olduğunu anlatması bakımından ilgi çekici. Bir yılı aşkın süredir 18. yüzyılın başında, I. Petro döneminde geçen bir roman yazmak için, kendi deyimiyle, “dönemin ruhunu ortaya koyan” materyaller topluyormuş. O yılın bahar mevsiminde karısı, oğulları Sergey’in Puşkin okuyacak yaşa geldiği düşüncesiyle kitaplıktan Puşkin’in düzyazılarını içeren bir kitap çıkarmış. Tolstoy şöyle anlatıyor:
"Geçen gün işim bittikten sonra bu Puşkin derlemesini (yanılmıyorsam yedinci kere) açtım ve sanki ilk defa okuyormuşum gibi kendimi alamayıp baştan sona okudum. Dahası bütün şüphelerim uçup gitti. Puşkin’e hiç bu denli hayran kalmamıştım. Ne de bir başkasına. “Atış”, “Mısır geceleri”, Yüzbaşının Kızı!!! “Misafirler yazlık eve vardı” diye başlayan fragman bile vardı. Nasıl oldu anlamadım ama nereye varacağını ya da ortaya ne çıkacağını bilmeden kafamda karakterler, olaylar canlanmaya başladı ve bunları geliştirip doğal bir akış içinde düzenledim. Sonra birden her şey elle tutulur bir hal alıp yerli yerine oturdu ve bir romana dönüştü. İlk taslak kısa sürede tamamlandı. Oldukça hareketli, merak uyandırıcı, bütünlüklü bir roman olacağı fikrindeyim. Ortaya çıkan şeyden son derece hoşnutum ve Tanrı’nın inayetiyle on beş gün içinde hazır olacağını düşünüyorum. Bir yıldır üzerinde çalışıp didindiğim şeyle uzaktan yakından alakası yok."
Romanı yazmak Tolstoy’un on beş gününü değil dört yıldan fazla zamanını aldı. Bu süre zarfında “ilahi Puşkin” vasıtasıyla birdenbire vuku bulan şeyin büyük bir kısmı ya değişti ya da saf dışı kaldı ve metne, o ilk ilham ânında aklına gelmeyen pek çok şey eklendi.
Anna Karenina’nın konusundan ilk söz eden, Tolstoy’un kendisi değil karısı Sofya Andreyevna. Andreyevna’nın 23 Şubat 1870’te günlüğüne yazdığına göre, kocası, “hayatını mahveden üst tabakadan evli bir kadın tipi tasarladığından” söz etmiş, “bu kadını suçlu değil de acınmayı hak eder şekilde tasvir etmeye çalıştığını ve bu kadın tipi zihninde oluştuktan sonra daha önceden kurguladığı tüm karakterlerin ve erkek tiplemelerin yerli yerine oturup onun etrafında vücut bulduklarını” söylemiş, son olarak da, “artık her şey açıklığa kavuştu” demiş. Tolstoy, ilk başta yarattığı kocasını aldatan masum kadın imgesine, üç yıl sonra romanı yazmaya başladığında sadık kalmamış ama yazma sürecinde bu kadın tekrar ortaya çıkmış ve sonunda Tolstoy tarafından mahkûm edildiği sert ahlaki yargıyı alt etmiştir.
Tolstoy’un kadın kahramanının kaderini belirleyen, 1873’ün Ocak ayında Tolstoy’un yaşadığı yerin birkaç kilometre yakınında cereyan etmiş gerçek bir olay. Tolstoyların komşusu ve arkadaşı olan bir toprak sahibinin sevgilisi olan Anna Stepanovna Pirogov adında genç bir kadın, adam tarafından terk edilince kendini yük treninin önüne atıp intihar etmiş. Tolstoy istasyona gidip ezilmiş bedene bakmış ve bu görüntü kalıcı bir şekilde aklına kazınmış.
Dolayısıyla 1873 baharında ilham gelmeden çok önce Tolstoy’un kafasında genel bir Anna “tipolojisi” ve Anna’nın feci sonu fikri bulunuyordu. Ancak yazma aşamasına geldiğinde, Puşkin’in sanatsız aktarımına (“Misafirler yazlık eve vardı”) duyduğu hayranlığa rağmen önce fikirlerini kâğıda dökmeye başladı. Ve esas mesele, en keskin biçimde boğuştuğu ve bir türlü çözüme ulaştıramadığı fikir de Anna’nın intiharının kocasını aldatmasının cezası olduğuydu. Kadın kahramanının şiirselliği yazarın bu anlamda kendiyle boğuşmasının eseridir.
İlk versiyonlarda Anna (adı Tatiana, Anastasia ve Nana olarak değişir) bir partide yakışıklı genç bir subayla utanmazca münasebetlerde bulunup davetlileri şaşırtan şişmanca ve kaba saba evli bir kadın olarak resmediliyordu. Yüksek sesle kahkahalar atıp bağıra çağıra konuşuyor, sergilediği zarafet yoksunu hareketler ve yersiz davranışlarla büsbütün çirkin görünüyordu: “Dar bir alın, küçük gözler, patlak dudaklar ve şekilsiz bir burun...” Soyadı Stavroviç olan (Yunanca “stavros”, haç, kelimesinden geliyor) akıllı, kibar, mütevazı ve gerçek bir Hıristiyan olan kocasıysa nihayetinde karısını, sonradan Vronski’ye dönüşecek olan rakibi Gagin’e bırakıyordu. Bu eskizlerde Tolstoy rakibin yakışıklılığını, gençliğini ve etkileyiciliğini vurguluyor ve hatta bir aşamada bu adamı şair olarak kurguluyordu. Bu ilk versiyonlarda odak noktası hep klasik aldatma romanlarının karı, koca ve sevgili üçgeniydi. Tolstoy neredeyse son aşamaya kadar kocanın boşanmayı kabul etmesini, kadınla sevgilisinin evlenmesini planlamıştı. Sonuçta, yoldan çıkmış ikili, toplum tarafından reddedilip bir tek nihilistler tarafından kabul görüyordu. Romanın diğer kısmı, Levin ve Kiti’nin hikâyesi önceki versiyonların hiçbirinde yer almıyor, Şçerbatskiler hiç ortada yokken Oblonski ailesinin öylesine bahsi geçiyor ve önce Ordintsev, sonra da Lenin olarak anılan Levin önemsiz bir karakter olarak kalıyordu.
Önceki versiyonlarda Tolstoy açık biçimde kocanın tarafını tutup aldatan kadını hor görüyordu. Ancak romanın yazılma sürecinde Anna figürü ahlaki bağlamda gitgide genişlerken koca figürü arka plana itildi; günahkâr kadın güzellik ve doğalıkla donanırken aziz adam gitgide daha ikiyüzlü bir hal aldı. Genç subay da gençliğini, tazeliğini ve şairaneliğini kaybedip Nabokov’un deyimiyle, “ortalama zekâya sahip anlayışsız bir adam” oldu çıktı. Fakat en çarpıcı fark Şçerbatskilerin (Kiti ve Anna’nın erkek kardeşi Stiva Oblonski’yle evli kız kardeş Dolli’nin) işin içine girmesi ve Levin’in ikinci baş karakter mertebesine yükselmesidir. Bu eklemelerle romanın tematik olanakları muazzam ölçüde artmış, kent ve kırsal yaşam farklarının yanı sıra Stiva ve Dolli, Anna ve Karenin, Kiti ve Vronski, Anna ve Vronski, Kiti ve Levin arasında aşk ve aile saadetine dair tüm çeşitlemeler örneklenebilmiştir. Bu yedi ana karakter dinamik bir dengesizlik yaratır; her zaman dışarda kalan bir karakter olur ve bu karakter çiftler arasında dolanıp onları birleştirir veya ayırır, Petersburg’tan Moskova’ya, Rusya’dan Almanya’ya, başkentlerden vilayetlere taşınılırken mizanseni değiştirir. Yedi karakterin her biri bir aşamada bu mekik dokuma rolünü üstlenir. Hep beraber dokudukları roman da Tolstoy’un 1873 baharında yazmaya başladığı aldatma romanının fersah fersah ötesindedir.
III
Sofya Andreyevna, “Levin senin yeteneksiz halin Lyova” demişti kocasına Anna Karenina’nın ilk bölümünü okuduktan sonra (ve “Levin imkânsız bir adam!” diye eklemişti). Gerçekten de Tolstoy, kahramanlarına sık sık kendinden bir şeyler katardı ama Levin kendisinin birebir otoportresidir. Yaratıcısıyla aynı toplumsal konuma, aynı “yaban” tabiata, aynı fikir ve görüşlere, aynı avcılık tutkusuna, Rus köylüsüne aynı fizikselliğin sınırında sevgiye sahiptir. Tolstoy gibi, onun da en sevdiği eleştiri yöntemi bilip de bilmezlikten gelmedir ve romanda bunun uygulaması devlet bürokrasisi, yerel seçimler ve müzikteki son akımlar gibi konularda sergilenir. (Bu yöntemin en gelişmiş halini Tolstoy’un 1898 tarihli Sanat Nedir? eserinde, özellikle de Wagner operalarını ruhsuz bir şekilde ele alışında görürüz.) Levin’in yaşadığı yer Tolstoy’un Yasnaya Polyana’sının yansımasıdır, Levin’in Kiti’yle evliliği Tolstoy’un Sofya Andreyevna’yla evliliğinin en ufak detaylarına kadar suretidir; alışılmışın dışında evlilik teklifi, günlüklerini teslim etmesi, seremoni öncesinde günah çıkardığına pişman olması, düğün günü Şçerbatskileri ziyaret etmesi ve hatta unutulan gömlek dahil. Levin’in abisi Nikolay’ın ölümü Tolstoy’un kendi abisi Nikolay’ın yine ince hastalıktan ölümüne dayanır. Esasen, romandaki ana karakterlerin hemen hemen hepsi ve hizmetçiler dahil yan karakterlerin çoğu Tolstoy’un hayatındaki insanlarla eşleştirilebilir. İlginçtir, dikkate değer tek istisna Anna ve Vronski’dir.
Levin de Tolstoy’un romanı yazarken düştüğü dinsel buhrana kapılır ve sonunda aynı şekilde şaibeli bir dini dönüşüm geçirir. Şu iki pasaj Tolstoy’un Levin’in manevi mücadelesini ne denli kendi üzerinden şekillendirdiğini örnekliyor. İlki Anna Karenina’nın Sekizinci Bölüm’ünden:
“'Ne olduğumu ve niye burada olduğumu bilmeden yaşamam imkânsız. Ve bunu bilemeyeceğime göre yaşayamayacağım,' diyordu Levin kendi kendine... Bu erkten kurtulmak şarttı. Ve kurtulmak herkesin elindeydi. Bu kötülüğe tabi olma halinden kurtulmak şarttı. Ve bunun tek yolu vardı – ölüm."
Ailesiyle yaşamaktan memnun, sağlıklı bir adam olan Levin defalarca intiharın eşiğine gelir, kendini asma ihtimaline karşı halatları saklar, kendini vurma ihtimaline karşı silah taşıyamaz.
İkinci pasaj, Tolstoy’un Anna Karenina’nın nihai hali yayımlandıktan yalnızca bir yıl sonra, 1879’da yazmaya başladığı İtiraflarım’dan. Burada Tolstoy, hayatın anlamını ararken çektiği ıstırabı doğrudan ortaya koyuyor:
Mutlu ve sağlıklı olmama rağmen daha fazla yaşayamayacağıma kanaat getirdim... Ve mutlu olmama rağmen her gün giyinirken yalnız başıma kaldığım yatak odamdaki dolapların arasına denk düşen kirişe bağlayıp kendimi asarım diye en ufak bir urgan parçasından imtina eder oldum ve varlığıma son vermenin bu son derece kolay yolu aklımı çeler diye tüfeğimi alıp avlanmaya çıkmaya son verdim.
Anna Karenina Tolstoy’un hayatındaki en önemli dönüm noktasında kaleme alınmıştır. O vakte kadar Tolstoy’un içindeki sanatçı ahlakçı tarafını dengelemiş, Anna’dan sonra baskın çıkan ahlakçı olmuştur. Tolstoy için bu dengeyi korumanın ne denli zor olduğunu Anna’yı resmediş şekline bakarak anlayabiliriz. Anna’nın muğlaklığı romanın kalbini oluşturur. İlk taslaklarda bütünüyle anlatılıp açıklanmıştır. Tolstoy başta Anna’nın geçmişini, toplumda bir yer edinme arzusunu aşk zannederek on sekiz yaşında kendinden yirmi yaş büyük bir adamla nasıl evlendiğini, kadınlığının ayırdına ancak otuz yaşına gelince varmasını tek tek anlatmıştır. “Şeytanın Anna’nın ruhunu ele geçirdiği” ve bu “şeytani içgüdülere” daha önceden de sahip olduğu gibi bir sürü şeyi açıkça belirtmiştir. Anna portresinde son kertede bu yorum bolluğundan geriye pek az şey kalmıştır. Tolstoy yazma sürecinde geçmişe dair ayrıntıların neredeyse tamamını, tüm izahatları, Anna’nın gerekçelerine ilişkin tüm tartışmaları çıkarıp yerlerine ipuçları, imalar, yarım ağızla söylenmiş sözler ve belli belirsiz eskizler koymuştur. Birinci Bölüm’deki baloda, Anna’nın karanlık tarafı Vronski’yi Kiti’den uzaklaştırdığı sahnede bir anlığına görünür ama bu Anna’yı bile şaşırtan bir davranış olur. Yabancı bir güç tarafından “ele geçirilmiş” gibi göründüğü anlar olur ama bunların üzerinde durulmaz. Tolstoy kadın kahramanını analiz etmek konusunda günbegün daha çekimser olmuştur, bunun sonucunda nihai versiyonda Anna’nın iç dünyasındaki değişimler sanki bir ön hazırlık olmaksızın ortaya çıkar ve okuru merakta bırakır. Anna’nın ortaya çıkan son portresi, John Bayley’nin incelikli tabiriyle, “canlı bir gerçekdışılık” taşır ve bu Tolstoy’un yazdığı başka bir eserde karşımıza çıkan bir şey değildir. Bir anlamda Tolstoy Anna’ya yakınlaştıkça Anna Tolstoy’un görüş açısından çıkmış ve sonunda ikisi bir olmuştur. Anna’nın son saatlerinin anlatıldığı bilinçakışı kısmı hiç şüphesiz romanın en harikulade sayfalarıdır ve yazılagelmiş en harikulade cümleler arasında yer aldıkları da söylenebilir.
Tolstoy’un editör ve eğitimci arkadaşı S.A. Raçinski, Anna Kareni-na’nın mimarisi olmadığı ve iki “temanın” muhteşem ama bağlantısız bir biçimde yan yana ilerlediğinden dem vurmuştu. Tolstoy bu eleştiriye 27 Ocak 1878’de ilginç bir şekilde cevap veriyor:
"Anna Karenina hakkındaki yorumun bana doğru gelmedi. Aksine oluşturduğum mimariyle gurur duyuyorum. Ama tonozlarım öyle bir yerleştirilmiş ki kilit taşı gözükmüyor. Beni en çok uğraştıran şey buydu. Yapının bağıntısı olay örgüsü ya da karakterlerin ilişkilerinde (buluşmalarında) yatmıyor; içsel bir bağıntı söz konusu... dikkatli bak, göreceksin."
Tolstoy iki yıl kadar önce Strahov’a yazdığı bir mektupta da bu gizli bağıntı konusunu gündeme getirmişti:
"Kendimi ifade edebilmek için, yazdığım her şeyde, ya da hemen hemen her şeyde, fikirleri sıkı sıkı iç içe geçmiş bir şekilde ortaya koyma ihtiyacıyla hareket ettim ama münferit kelimelerle ifade edilen her fikir anlamını yitirip kendilerini çevreleyen ağdan koparılınca güçlerini yitiriyor. Bu ağ (bana kalırsa) fikirlerden değil de başka bir şeyden müteşekkil ve bu ağın özünü doğrudan kelimelerle ifade etmek kesinlikle mümkün değil; sadece dolaylı yoldan, karakterleri, eylemleri ve durumları kelimelerle betimleyerek yapılabilir bu."
Tolstoy’un sanatsal edimini en mükemmel tasviri budur diyebiliriz. Romanın iki “tarafı” arasındaki pek çok tematik bağlantı içinde en barizi Levin ve Kiti’nin mesut evliliği ile Anna ve Vronski’nin trajik ilişkisi arasındaki zıtlıktır. Daha arka planda kalansa yalnızca bir defa buluşan Anna ve Levin arasındaki bağdır. Tolstoy’un başlangıç noktası olan aldatmaya dair ahlaki sorunsalın ardında Tolstoy’un en saplantılı “sorunu” ölüm yatar. Ölüm ve Anna romana aynı anda dahil olur: Ölüm Anna’nın Vronski’yle ilk buluşmasında hazır ve nazırdır; ilk kucaklaşmalarında ve esrarengiz bir şekilde aynı rüyayı görmelerinde de mevcuttur ölüm; birlikte geçirdikleri kısacık zaman da baştan sona ölümün gölgesindedir. Ancak ölüm, Levin’in en mutlu ânında gelip hayatını karartır. Ölüm bütün romanda başlığı olan tek kısmın, Levin’in abisi Nikolay’ın can çekişmesini anlatan Beşinci Bölüm’ün XX. Kısmının sert başlığıdır. Anna ölüme teslim olur. Levin ölümle mücadele edip bir anlığına da olsa kazanır. Ama kendi evinde, ailesi ve himayesindekilerle çevrili olduğu bu zafer ânında bile son nefesini veren Anna denli yalnızdır. Bu iki karakter arasındaki bağ metafizik yalnızlıktır ve onları yazarlarına bağlayan da yine aynı şeydir.
* Richard Pevear ve Larissa Volokhonsky’nin İngilizce Anna Karenina çevirisine Richard Pevear’ın önsözü
İngilizceden çeviren: Selin Siral






