***
Akabi Hikâyesi 1851 yılında İstanbul’da basılmıştır. Kitabın yazarı Vartan Paşa ile ilgili kaynaklar oldukça kısıtlıdır. 26 Eylül 1816’da İstanbul’da doğmuş ve gene İstanbul’da 1879 senesinde ölmüş bir Osmanlı Ermenisi olan Hovsep Vartan tahsilini tamamladıktan sonra öğretmenlik ve yirmi beş yıl Bahriye Nezaretinde çevirmenlik yapmıştır. Paşa rütbesine de bu sayede yükselmiştir zaten. Tam anlamıyla bir Tanzimat aydını olarak tanımlanabilecek Vartan Paşa, dönemin pek çok edebi siması gibi halkı eğitmeyi düstur edinmiş, gazete ve dergiler çıkarmak suretiyle siyasi, ahlaki görüşlerini yaymıştır. Eserinin önemli bir özelliği, dönemi hakkında ipuçları da veren dilidir. Vartan Paşa, Akabi Hikâyesi’ni Osmanlıca, yani o zamanki Türkçe ile, ancak Ermeni Cemaati Arap harflerini ya hiç bilmediği ya da güçlükle sökebildiği için, eserinin hedef kitlesi tarafından daha kolay anlaşılması için Ermeni harfleri ile yazmıştır. Yazarın dil seçimi, Osmanlıca konuşan ama Arap harflerini iyi bilmeyen bir cemaate işaret etmektedir. Ancak eserin konusu daha da çarpıcıdır. Roman, 19. yüzyılda iktidar mücadeleleri içinde debelenen Ermeni Cemaatinin dinsel ayrışmasından yola çıkarak, aileleri ve din adamları tarafından ayırılan iki sevgilinin, Hagop ve Akabi’nin hikâyesini anlatır. 1991 yılında kitabı Latin harflerine çevirip basan Andreas Tietze, o dönemki dinsel, siyasal karmaşayı şöyle özetler: “Daha evvel ananevi Ermeni Gregoryen Kilisesi’nde birleşmiş olan Osmanlı Ermenileri, 18. yüzyıldan beri Katolik ve daha sonra Protestan kiliselerinin propagandasına maruz kaldı ve bunun neticesi olarak cemaatin bir kısmı bu kiliselere geçti. Eski kilise tabii bundan memnun olmadı, yeni türeyen Ermeni Katolik (Protestanlardan romanımızda bahsedilmiyor) kilisesine düşman kesildi ve bu ‘mürtet’leri ihbar ederek onların 1827 senesinde takiplere ve sürgünlere uğramalarına sebep oldu. Avrupa devletlerinin müdahalesiyle üç sene sonra Ermeni Katolik kilisesi Osmanlı hükümeti tarafından tanındı. Ondan önce İmparatorlukta yaşayan bütün Ermenilerin mümessili münhasıran Ermeni Gregoryen Kilisesi’ydi, ondan sonra ise resmen tanınmış iki ayrı cemaat vardı (bunlara 20 sene sonra Ermeni Protestan kilisesi de ilave oldu).” Cemaat içi çekişmeler ve iktidar mücadeleleri kuru bir fon olarak kalmaz eserde. Romanın başkarakterleri olan Hagop ile Akabi’nin mutluluklarına mani olur. Her ne kadar romanın sonunda birbirlerine kavuşsalar da bu kavuşmanın bir adım sonrası ölüm olacaktır. Zehir içerek kendisini denize atan Akabi, Hagop’un kollarında, kederinden yatağa düşen Hagop ise yirmi bir gün sonra ölür. Eserde iki farklı cemaat, Gregoryen ve Katolik Ermeni Cemaatleri yer alır. Katolikler, Gregoryenleri “Ermeni” olarak aşağılarken kendilerini Batılı ve Frenk olarak tanımlamaktadır. Hagop’un arkadaşı ve Tanzimat romanlarında hicvedilen ilk alafranga tip olarak okunabilecek Rupenig, Akabi’nin Gregoryen, yani “Ermeni” olduğunu öğrenince, “Öyle ise kim olduğunu anlamağa hiç merak etmem,” der. “Niçin?” “Bizimkilerin hali başka.” “Ne gibi?” “Nezaket zarafet bizde ziyade değil mi?” Hagop karşı çıkar hemen: “Boş lakırdı, bizde de bulunabilir, onlarda da.” Rupenig’in bu ayrımcı tavrı iki cemaatin ileri gelenlerinde de görülecektir romanın ilerleyen bölümlerinde. İki cemaat birbirine düşmandır. Ve bu düşmanlık birbirini seven iki genç insanın hayatına mal olacaktır. Tietze yazısının bir yerinde, “Bu romanın yaygın bir muhitte bilinmemesinin ve edebiyat çevrelerinde bir tesir yapmamasının sebebi Ermeni harfleriyle basılmış olmasıdır. Arap harfleriyle basılsaydı acaba Türk edebiyat tarihinde ne gibi bir mevkii olurdu diye sorabiliriz. Yeni bir devrin kapısını mı açacaktı yoksa henüz Fransız romanlarının tercümeleriyle bu janra alışmamış olan okuyucular tarafından bir nevi ucube addedilerek ret mi edilecekti?” diye sorar. Eserin Ermeni okullarında okutuluyor oluşuna karşın, Türk edebiyat tarihi kitaplarında yok sayılması, Latin harflerine çevirisinin bile 1991 yılında yapılmış olması gerçekten kitaba karşı ayrımcı bir tavra işaret ediyor olabilir. Kitap, Osmanlıyı, etnik çeşitliliği ve konu ettiği dönem içindeki tüm folklorik renkleriyle ele alıyor. Ayrıca Batılılaşma sorunsalı, kitap okumanın ve eğitimin öneminin vurgulanması ve müdahil anlatıcı gibi, pek çok açıdan, pek çok Tanzimat romanıyla ortak tematik ve biçimsel özellikler sergilemektedir Akabi Hikâyesi. Bu açıdan Türkçe edebiyat içerisinde değerlendirilmesi uygun görünüyor. Zaten Tietze de, böyle düşünmüş olacaktır ki, 1991 yılında eseri yayına hazırlarken, edebiyat tarihlerinde “ilk roman” olarak nitelenen Şemsettin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat romanından yirmi bir yıl önce yayımlanmış kitabın kapağına “İlk Türkçe Roman” ibaresini eklemiştir. Edebiyat tarihimizdeki yeri ve önemi bir yana, 1851 yılından okuyucusunu selamlayan Akabi Hikâyesi, Ermeni cemaatinin dinsel çeşitliliğini ortaya koyar. Ama bağnaz, ötekine yaşam hakkı tanımayan kimlik politikalarından doğan ayrılık ve acıları anlatır. Büyük bir imparatorluğun yavaş yavaş, kimlik kimlik, ulus ulus ayrıştığı bir dönemde kaleme alınmıştır eser. Ancak bugünün ayırıcı, ötekileştirici ve yok sayıcı düşünüşünü de 156 yıl önceden imler. 1 Tietze’nin metninde “Gregoryen” kelimesi yerine “Ortodoks” kelimesi geçmektedir ki Gregoryenlik, Ortodoks mezhebiyle tam olarak örtüşmediğinden “Ortodoks” kelimeleri “Gregoryen” ile değiştirilmiştir. 2 Vartan Paşa, Akabi Hikâyesi (İlk Türkçe Roman), Haz: Andreas Tietze, İstanbul: Eren Yayıncılık, 1991, s. XII. 3 Selin Tunçboyacı, “Akabi Hikâyesi, Boşboğaz Bir Âdem ve Temaşa-ı Dünya romanları çerçevesinde 19. yüzyıl Osmanlı modernleşmesi” (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi, 2001, s. 73. 4 Vartan Paşa, s. 59. 5 Vartan Paşa, s. IX. 6 2004 yılında bir akşam yemeğinde rastlaştığımız Ermeni asıllı bir aile dostumuz bu kitabı orta öğretimi sırasında okuduğunu söylemişti.





