Acaba zihinde de, bedendekine tekabül eden iki cinsiyet var mı? Acaba tam bir tatmin ve mutluluk için onların da birleşmeleri gerekmez mi? Belki de salt eril bir zihin, yaratamaz; salt dişil bir zihin için de geçerli bu.
Virginia WoolfCaddenin bir tarafından cilalı deri botlarıyla bir kız ile bordo paltolu genç bir adam, diğer tarafından bir taksi geliyordu, sonra üçü birden tam penceremin önünde bir noktada buluştu, taksi durdu, kız ve genç adam durdu, taksiye bindi ve taksi akıntıyla başka bir yere sürüklenir gibi uçup gitti. Sahne oldukça sıradandı, ama tuhaf olan hayal gücümün bu sahneye izafe ettiği ritmik düzendi; bir de, taksiye binen iki insanın sıradan görüntüsünün, o an duydukları memnuniyeti aktarma gücünün olmasıydı. Caddeden aşağı inip köşede buluşan iki insanın görüntüsü, zihindeki bir tür gerginliği gevşetiyordu sanki, diye düşündüm, taksi dönüp oradan ayrılırken. Belki de bir cinsi diğerinden ayrı düşünmek, ki son iki gündür bunu düşünüyordum, zorlama bir şeydir. Zihnin birliğine aykırıdır. Şimdi bu zorlama son buldu ve iki insanın bir araya gelip taksiye binmesini görmek, birliği yeniden sağladı. Zihin kuşkusuz çok gizemli bir organ, diye düşünmeye daldım, başımı pencereden içeri çekerken, zihin hakkında hiçbir şey bilinmiyor, oysa her şeyimizle zihne öyle çok bağlıyız ki. Bariz nedenlerden kaynaklanan bedendeki kasılmalarda olduğu gibi, neden zihinde de bölünmeler ve karşıtlıklar olduğunu hissediyorum? “Zihnin birliği” ne demek, diye kafa yordum, zira kuşkusuz, zihnin herhangi bir yerde herhangi bir zamanda öyle büyük bir yoğunlaşma gücü var ki sanki tek bir varoluş hali yok. Kendini sokaktaki insanlardan ayırabiliyor örneğin, kendini onlardan ayrı düşünebiliyor yukarıdaki bir pencereden onlara tepeden bakarken. Ya da spontane bir şekilde diğer insanlarla birlikte düşünebiliyor, mesela kalabalık içinde bir haberin yüksek sesle okunmasını beklerken olabiliyor bu. Anneleri ve babaları yoluyla geriye doğru düşünebiliyor; keza daha önce dediğim gibi, yazan kadın anneleri kanalıyla geriye doğru düşünür. Üstelik kişi kadınsa, ani bir bilinç yarılmasıyla şaşkına dönüyor çoğu kez, sözgelimi Whitehall Caddesi’nden aşağı inerken o medeniyetin doğal bir vârisi olması gerekirken, kadın tam tersine o medeniyetin dışarısı haline geliyor, o medeniyete yabancı ve eleştirel bir konumdan bakıyor. Belli ki zihin odaklanmasını sürekli değiştiriyor ve dünyayı farklı perspektiflere oturtuyor. Fakat bu zihin hallerinin bazıları, spontane bir şekilde gelse de, sanki diğer zihin hallerinden daha az huzurlu. İnsan bu zihin hallerinde kalmak için bilinçdışı bir şekilde bir şeyleri saklı tutuyor ve bastırma giderek daha zor hale geliyor. Fakat insanın zorlanmadan koruyabileceği bazı zihin halleri olması da mümkündür, çünkü hiçbir şeyin illa saklı tutulması gerekmez. Bu da belki, diye düşündüm, pencereden başımı içeri çekerken, onlardan biri. Zira kuşkusuz, çiftin taksiye bindiğini gördüğümde, bölünmüş zihin sanki doğal bir kaynaşmayla bir araya geldi. Bunun en bariz nedeni, iki cinsin işbirliği yapmasının doğal bir şey olması olabilir. En büyük tatminin, en mükemmel mutluluğun erkek ve kadının birlikteliğinden doğduğuna dair teori lehine insanın içinde derin, belki de irrasyonel bir içgüdü var. Öte yandan taksiye binen iki insanın görüntüsü ve verdiği memnuniyet bana aynı zamanda şunu sordurdu: Acaba zihinde de, bedendekine tekabül eden iki cinsiyet var mı? Acaba tam bir tatmin ve mutluluk için onların da birleşmeleri gerekmez mi? Sonra herkeste bir eril, bir dişil olmak üzere iki gücün üstün geldiği amatörce bir ruh planı çizmeye koyuldum; erkeğin beyninde erkek kadına üstün gelir, kadının beyninde kadın erkeğe üstün gelir. Normal ve rahat bir mevcudiyet hali, ikisi birlikte ruhsal anlamda işbirliğiyle uyum içinde yaşadığında mümkün olur. Kişi erkekse, beyninin kadın tarafı etkili olmalı; keza kadın da içindeki erkekle ilişkiye girmeli. Coleridge, büyük zihinler androjendir,1 derken belki de bunu kastetmişti. İşte bu kaynaşma gerçekleştiğinde zihin tam olarak verimli hale gelir ve tüm yetilerini kullanır. Belki de salt eril bir zihin, yaratamaz; salt dişil bir zihin için de geçerli bu, diye düşündüm. Durup da bir iki kitaba bakarak, “kadınsı erkek” ya da tam tersine “erkeksi kadın” derken ne kastedildiğini sınamak iyi olurdu.
Coleridge, büyük zihinler androjendir, derken, kadınlara özel bir sempati duyan bir zihni ya da kadınların davasını üstlenen veya kendini kadınları yorumlamaya adayan bir zihni kastetmemişti kuşkusuz. Belki de androjen zihin bu tür ayrımlar yapmaya tek cinsiyetli zihinden daha az yatkındır. Belki de şunu kastetmişti: Androjen zihin çınlamalı ve geçirgendir, duyguları engele takılmadan iletir, doğası itibariyle yaratıcı, akkor ve bölünmemiştir. Doğrusu kadın-erkek cinsten androjen zihin deyince insanın aklı hemen Shakespeare’in zihnine gidiyor, gerçi Shakespeare’in kadınlara dair ne düşündüğünü tam olarak bilmemiz mümkün değil. Eğer tam gelişmiş zihnin alametlerinden biri de cinsiyet ayrımıyla veya ayrıcalığıyla düşünmemesiyse, şimdi bunu başarmak eskiye oranla ne kadar da zor. Yaşayan yazarların kitaplarına baktığımda duraksıyorum ve acaba uzun zamandır kafamı kurcalayan şeyin kökeninde bu olgu mu var diye merak ediyorum. Hiçbir çağ bizimki kadar keskin biçimde cinsiyet-bilinçli değildir herhalde.
Fakat bütün bunlar için illa bir suçlu bulunacaksa, kabahat bir cinste olduğu kadar diğerinde de. Tüm ayartıcılar ve düzelticiler bundan sorumlu. Cinsiyet-bilinçli olmaya yol açan herkesin bunda suçu var, ki bir kitaba zihinsel yetilerimi yönelten, beni yazarın zihninin iki tarafını da eşit kullandığı o mutlu çağda arayışa sevk eden tam da onlar. Demek ki insan Shakespeare’e geri dönmeli, çünkü Shakespeare androjendi; keza Keats, Sterne, Cowper, Lamb ve Coleridge de. Shelley belki de cinsiyetsizdi. Milton ve Ben Jonson’da –Wordsworth ve Tolstoy’da da– erillik bir miktar fazla kaçmıştı. Zamanımızda Proust büsbütün androjendi, hatta belki de biraz fazla kadındı. Ama bu kusur öyle nadide ki şikâyet etmemek gerekir, zira iki özellik birbirine karışmazsa akıl baskın çıkar ve zihnin diğer yetileri katılaşıp kısırlaşır.
Yazan kişinin kendi cinsiyetini düşünmesi ölümcüldür. Sırf kadın veya erkek olmak ölümcüldür; insan erkek-kadın ya da kadın-erkek olmalı. Yaratma sanatının icra edilmesi için zihindeki kadın ile erkek arasında işbirliği olması gerekir. Bir şekilde karşıtların birliğinin tamamına erdirilmesi gerekir. Yazarın deneyimini mükemmel bir bütünlük içinde ilettiği hissini almak istiyorsak, zihnin bütünü gepgeniş açılmalı. Özgürlük olmalı, huzur olmalı. Hiçbir çark gıcırdamamalı, hiçbir ışık titrememeli. Perdeler sıkı sıkıya çekilmeli. Yazar, diye düşündüm, deneyimi sonlandıktan sonra arkasına yaslanmalı ve karanlıkta zihninin düğününü yapmalı. Ne olup bittiğini görmemeli ya da sorgulamamalı. Bunun yerine, bir gülün yapraklarını koparmalı veya kuğuların sakince nehirde aşağı yüzüşünü izlemeli.
Ve tekneyi, üniversite öğrencisini ve ölü yaprakları götüren akıntıyı gördüm tekrar; taksi kadın ve erkeğin yolun karşısında bir araya geldiklerini gördü, diye düşündüm, ve onları aldı; akıntı onları alıp götürdü, diye düşündüm Londra trafiğinin uzaktan gelen uğultusunu duyarken, ve o muazzam akışa kattı.
İngilizceden çeviren: Oğuz Tecimen
1 Androjen sözcüğü “çift cinsiyetli” ya da “erdişi” olarak da çevrilebilirdi, ama bu durumda hermafrodit sözcüğündeki gibi yalnızca biyolojik anlamda cinsiyet söz konusu olurdu. Androjen sözcüğü daha geniş ve çoğul bir anlam yelpazesine evrilmiştir; fiziksel anlamının yanı sıra psikolojik, düşünsel, kültürel anlamda iki cinsiyetin bir insanda birlikteliğine, karışımına, çeşitlemelerine gönderme yapar, ki Woolf sözcüğü bu anlam çoğulluğunda kullanmıştır. Etimolojik olarak Eski Yunanca aner/andr (erkek) ile gyne (kadın) sözcüklerinin bir araya gelmesinden oluşur. * Virginia Woolf’un A Room of One’s Own (Kendine Ait Bir Oda) kitabının altıncı bölümünden kısaltılarak





